Ruhun Yolculuğu 4.Bölüm
Bu arada yaşam yıllarıma devam ederken çok şükür maddi ve manevi imkânlarım da
oluşmaya başlamıştı. Babamı isteğe bağlı sigorta yaptırmıştım fakat geriye doğru hiç
ödenmemişti emeklilik zamanı da geldiği için borçlanarak emekli yaptım. Küçük kardeşim
Emrah liseyi yarım dönem erken bitirmişti. Onu çok severdim halada öyle çünkü o öksüz
büyüdü bizde birçok iz bırakan hatıraları mevcut hatırlarım ilkokul ikinci sınıfa gidiyordu
annemin vefatını okul dönüşü unutur koşarak anne diye eve gelirdi. Sonra bir anda susardı.
Bu hikmet beni hala ağlatır, Rabbim küçük yaşta kimseyi öksüz ve yetim bırakmasın. Bu
vesilemidir bilemedim o yüzden dua eyledim her kim bu öksüz ve yetimlerin hakkını yerse
dünya yaşamı bunlara haram olsun aramızdan çekip gitsinler diye. Dershaneye yazdırmak için
onu da yanıma aldım. Emrah yarım dönemlik dershane bana yeterli gelmez dedi. Ben de sen
çalışmana bak inşallah hayırlısı olur dedim. Üstadım ile tanıştırmış duasını almış idim. Vazife
ye gerek yok o okusun onun vazifesi o demişti.
Ne güzel bir hakikat değilmi okusun hitabı neyi okur ise yeter ki okusun ilk emir ve ilk vazife bu söz üzerine ne denir ki bende işareti almıştım şükürler olsun Rabbime.
Ve Kırıkkale inşat mühendisliğini kazandı yurt ta çıkmış kredide alıyor ve bende
elimden ne gelirse yardımcı oluyordum. Yakın olduğu için çok sık gidip geliyordu. Birinci
sınıf bitiminde sınıf birincisi, bölüm birincisi ve okul birincisi olmuştu. Yatay geçiş için gazi
üniversitesine İngilizce eğitim olan inşaat bölümüne müracaat et dedim. Dedi iki kişi
alacaklarmış torpil olmadan olmaz ki, dedim sen başvurunu yap eğer seni alamazlar ise o
utanç onlara bir ömür boyu yeter ve müracaattan sonra ilk tercih olarak kabul edildi bir sene
İngilizce hazırlığa devam et dedim öyle yaptı. Çok şükür fakülteyi bitirdi.
Tabi ki hayat takvimi bizim içinde yapraklarını çeviriyordu yıl 1998 olmuştu.
Bir zaman bir rüya görmüştüm zikredelim;
Rüyamda bir mahalde bekliyor idik bir ses birazdan Ramazanoğlu Mahmut
Sami geçecek diyordu. Ve bize göre sağdan gelip sola doğru geçiyorlardı doğudan batıya
doğru gidiyorlardı. En önde kendisi siyah giymişti yüzü yandan görünüyordu arkasında
seçkin talebeleri ile birlikte siyah sancak çekilmiş vaziyette gidiyorlardı. Benim
bulunduğum alanda aramızdan katılanlar oldu. Ben içimden bekleyim dedim. Onlar
geçince ses devam etti ve şimdi de Aziz Mahmut Huda-i Hz. geçecek dedi. İlk kez orada
görmüştüm iki mübarek evliyayı Hz. Huda-i uzun boylu, yeşil kaftanlı, yarenleri yeşil
sancak taşıyordu onlarda aynı şekilde doğudan batıya yarenleri ile beraber önümüzden
geçiyordu. Yanımız da bulunanlardan katılanlar oldu ben yine bekledim. Sonra birden
Mehmet Emin hocam yanıma geldi üç kişi daha dört oldular ve demedim mi diyerek
hocam sevinmişti. Benimde peşlerinden gideceğim düşünülmüş sınav halinde olduğumuz
aklıma gelmişti. Uyandım düşündüm bir türlü hikmetini anlayamadım. Fakat bu
rüyada gördüğüm iki evliyanın biri öncekilerden biri son dönemden ve ikisinin adı da
Mahmut. İkisinin hayat hikâyesini iyi bilir ve yaşadıkları hikmetlere ağlardım. Mevla
neyler, neyler ise inşallah güzel eyler.
Bir gün Sami Efendi Ankara’ya geliyor kalabalık bir cemaat kendisini karşılıyor
camide nasihat için toplanan kalabalığın karşısına geçip bir saat kadar sessiz vaziyette
oturuyor. Cemaatte çıt yok sonra bize müsaade biz geri dönelim diyor aman efendim aylar
oldu yolunuzu gözleriz bari bize sohbet edip nasihat etseniz de ders alsak diyorlar. O ise ‘’
Bizim suskunluğumuzdan ders almayanlar konuşmamızdan hiç almazlar diyor’’. İşte
Mahmut Sami hazretleri Hızır’ın ve de Lâdikli hacı Ahmet ağanın dostu idi belki de Ahmet
ağanın bize himmetidir bu gördüklerim kim bilir. Hazreti Huda-i nasıl anlatılır bilemiyorum.
Belirteyim ki onu da hak için seviyorum Mahmut Hüdai Hz. bir şiirin de
Yandı gölüm yandı gölüm
Yanmakta derman buldu gönlüm
Yandı gönlüm yandı gönlüm
Hu hu diye yandı gönlüm
Bunu söyler bende yanarım ağlarım, ağlarım yanarım ama tütmem. Hz Huda-i üstadı
Bursa da Üftade hazretlerine talebe olmaya gelince sırtında kadılık kaftanı duruyor idi. Üstadı
onunla pazara git pazarda ciğer satacaksın diyor.
Tabi oranın kadısı idi bu nedenle bir türlü omuzuna astığı ciğerler ile üzerinde kadı
kaftanı ile pazar yerinde halkın içine giremez iken bir çocuk bakın, bakın kadı deli olmuş diye
taş atınca taş kafasına değiyor. O da o zaman kendine geliyor bağırmaya ciğerlerim var taze
ciğerlerim var diye ve pazarı dolanmaya başlıyor. Bu eğitim faaliyetleri uzun sürüyor aradan
yıllar geçiyor hocası hastalanıyor ve oğlum padişahlar ardın sıra yürüsün diye dua ediyor ve
onu İstanbul a gönderiyor. Hakikatten de padişahlar ardı sıra yürüyor.
İnşallah konu açılır ise bahsederiz. 1998 yılında bende terfi almış ve müfettişlerle
birlikte de şube teftişlerine gidiyordum ve İzmir şubesini de teftiş ediyor idik. Çalışmalarımız
bitirip Ankara’ya döndük. Ankara ya döndüğümüzde bankanın satıldığını genel müdürün
değiştiğini ve genel müdürlüğün Karaköy bankalar caddesine taşınacağı haberini aldık.
Biran donup kaldım birçok düşünceler gözümün önünde canlandı. Kalbime bir sızı düşmüştü
üstadımın işareti ve gördüğüm rüyalar bizi ötelere çekiyordu. Öyle de oldu İstanbul a Mali
işler Müdürlüğün den tüm servislere hâkim olduğum ve kar dağıtım sistemini bildiğim için
benim gitmemi istediler.
Manevi işaretler ile bir nevi üstadımdan çıkan izin sonucunda bize bir hicret yolu
göründü. Bende yanıma yardımcı olsun diye Fatih isminde bir memurum vardı onu da alıp
gurbet yoluna düştüm. Karaköy de göreve başladım. Yeni kadrolar oluşturuluyordu ve bu
arkadaşlar katılım bankacılığını bilmedikleri için hem eğitim faaliyetlerim hem de iş yüküm
fazla idi. Tabiri caiz ise gece gündüz çalışıyordum bir yandan da yeni arkadaşlara işlerli
gösteriyor ve sistemi kuruyordum. İlk etapta sürecin ne olacağını da kestiremediğim için evi de
taşıyamadım. Karaköy de arkadaşla beraber bir otelde kalıyordum aynı zamanda kiralık ev de
arıyordum. Düşündüm hava yağmurlu olunca herkes geç kalıyordu bazen de geç saate kadar
çalışıyordum. Hazine ve Merkez Bankası raporlarını yetiştirmek için bazen sabahladığımda
oluyordu bu nedenle hangi semtten ev tutar isem benim için ve gelen misafirlerim için iyi olur
diyordum. En güvenli ve çabuk yol deniz yolu idi o yüzden Üsküdar semti bana daha uygun
geliyordu.
Ankara’dan gelip gidişlerde harem oto garından olacak olduğu için çok kolaya
olacaktı. Kaç hafta Üsküdar tarafından ev aramaktan yoruldum yine böyle günlerden bir pazar
gününde Üsküdar da dolaşır iken gönlüme düştü ve rüyada gördüğüm Mahmut Huda-i
hazretlerin kabri buralardaymış gelmiş iken ziyaret etmek isterim dedim. Sordum nerede diye
meydana yakın yolun üzerinde tepede bir ara sokaktaydı yokuştan çıkarak türbesinin ön
tarafta ki avlusuna girdim. Türbe girişinde bir levhada şu duası yazıyordu.
Bizi bir kez olsun ziyaret edip Fatiha kılan bizdendir.
Asla denizde boğulmasın
Asla fakirlik yüzü görmesin
Ve imanını kurtarmadıkça ölmesin.
Bende inşallah dedim. Çok kalabalıktı selam vererek türbeye girip biraz hasbihal
ettikten sonra kıbleye döndüm ve duamı bitirdim. Ayrılmadan tekrar kabrine dönüp dedim;
Ya Hazreti Huda-i ben buraya hicret ettim ve vazifeli olarak geldim. Gönlüm ister ki
sana komşu olalım dedim. Fatiha okuyup ruhuna bağışladım. Tekrar ayakucu tarafından
kabrin dışına ve türbeden aşağıya yola indim.
Sordum bu yol sahile gidiyor mu diye evet dediler. Arkadaşa dedim ki yolu
uzatmayalım ana caddeden değil de buradan gidelim dedim. Türbe çıkışından yüz metre ya
gittik ya gitmedik ki boş bir daire gördüm. Beş katlı idi giriş kat camları perdesiz yeni
pencere yapılmış fakat kiralık ilanı yoktu. Ben yanaştım camdan içeri bakarken yukarıdan
başı kapalı bir bayan durun ben size oranın telefonunu yazıp atayım dedi. Öylede yaptı.
Telefonu aldım sahile indik türbe kız kalesi ne de yakındı. Vapur ile Eminönü ye karşıya
geçtik deniz üstünde yolculuk beni çok rahatlatmıştı.
Sabah iş yerinden bana verilen telefonu aradım. Aradığım yer Milli eğitim vakfına
bağış yapılmış bir yermiş telefonda durumu izah ettim. Vakıf başkanı da yerindeymiş birkaç
telefondan sonra bağladılar beni diledi sen bu adresi kimden aldın dedi. Bende bayanı
söyledim şaşırdı. Dedi ki bizim burası altı aydır bekliyordu Cuma günü kira ihalesi yaptık
onlardan birisine kiraya vereceğiz dedi. Sonra biraz durdu dedi ki sen ne iş yapıyorsun. Bende
efendim durum bu diye izah ettim. Dedi ki sen burayı şu fiyata tutar mısın? Tabi ki dedim
tutarım. O zaman bana fiyatı belirterek Cuma tarihini atıp bir dilekçe yaz faks et gel sözleşme
yapalım dedi. Bu olayda en çok zuhur eden hikmetlere sevinmiştim.
Gel de sevinme ta Ankara’dan çekti komşu eyledi bizi. Hem rüya hikmeti çözüldü
hem de dua çünkü hala insanlığa Rabbinin izni ile tasarrufu olduğunun deliliydi. Suphanallah
artık komşu olmuştuk. Huda-i hazretleri ile her fırsatta dertleşir ve halleşir idik. Ayrıca
komşular ve mahalle çok iyi insanlarla doluydu bakkal ile tanışınca daha iyi anladım buranın
bizim için ayrıldığını bakkal orayı gösterip komisyon alıyormuş altı aydır da bir sebepten bir
türlü kira ihalesine çıkamamışlar bize ne komisyon ödettiler ne de ihale telaşı ile uğraştırdılar.
Hayatımın en mutlu günlerinin ikinci bölümünü orada yaşamaya başlamıştım ve
manevi çalışmalarımda devam ediyordu ayrıca hafta sonları haremden binip çocukları
görmeye geliyordum zaman akıp gidiyordu yıl 1999 gece saat 3 civarı uyandım ne oldu
dercesine çünkü hiç uykum yoktu.
Birden yerden bir ses geldi ki insanın yüreği çatlar sonra sallanmaya başladık
kanepede yatıyordum hemen yere kanepe alt boşluğuna uzandım dedim ki rabbimin ihsanı
olmazsa bundan kurtuluş çok zor. Çünkü çok kötü sallıyordu amma birinci şok dalgadan
sonra ikinci başladı. Gerisi zaten malum bizde ise hiç hasar yoktu çevremizde bizim apartman
diyebilirim. Zengin bir kuyumcunun apartmanıymış kayaların üstüne yapmış komşular
söylemişti. İşte iki hıfz bizi tutmuştu hamt olsun.
Daha sonraları Ankara’dan dönüp geldiğim bir pazartesi sabahı haremden eve erken
gelmiştim biraz uyuyup öyle kalkayım dedim. Rüya gördüm.
Rüyamda iş yeninde çalışıyor idik birde bayan var idi birden bir deprem oldu
dışları kendimizi zor attık yıkılan binalar vardı ve güneş tepede idi dedim bugün tarih
bir ses cevap verdi. Bende kızdım benim İstanbul a geldiğim günümü buldunuz başka
gün yok mu diyerek uyandım.
Evet, benim İstanbul’a geldiğim günü olacak depremi rüyada haber veriyorlardı.
Bunun üzerinde çok düşündüm. Fakat dedim ki bizim serviste kadın çalışan yok o halde bu
rüyam çıkmaz şeklinde bir kanaatim oluştu fakat korkumda vardı gördüğüm rüyaları aynen
yaşadığımı biliyordum.
Sabah işe gidince çalışsan arkadaşlara nasıl olsa çalışan kadın yok diye bu
rüyamı samimi bir şekilde anlattım. Ayrıca dedim ki bizde bayan çalışan yok bu rüya
farklı olsa gerek dedim, dedim ama demez olaydım. Çalışmaya dalmışız vakit öğlen
zamanı olmuştu birden müdür yanında bir bayanla benim masama geldi. Cengiz Bey
size yardımcı olacak ne gerekiyor ise onula irtibata geçersiniz diyerek bizi tanıştırdı.
Daha hoş geldiniz dedim oturmamıştık ki bir sallandık ama evde yaşadığımın sanki iki
katı idi kapılar öyle birbirine çarpıyor ki şaşkın vaziyette kala kalmışız. Evet deprem
olmuştu ama ilkinden daha şiddetli geldi bana bina bir oyana bir bu yana yatıyordu
uzun sürdü kudret Rabbim yine bizi muhafaza eyledi.
Evet, birebir gerçek rüya bunlar güzel fakat gerçek olduğu için gördüğüm tüm rüyaları
hafızamda toplayıp düşünüyordum. Bu rüyamı nereden anlattım bilmiyorum artık ifşa
olmuştuk tüm arkadaşlar her gün bir şeyler soruyorlardı bende tebessüm edip geçiştiriyordum.
Cemil isminde sevdiğim aynı unvan da bir arkadaşım vardı ne olursun kaç senedir şu
açık öğretimden mezun olamıyorum bana bir dua et diye sürekli yalvarıyordu bende ne kadar
söyledimse kardeşim bende öyle bir şey yok ki sana kazandırayım diye bir türlü
inandıramadım.
Burada gönlümüze İbrahim bin Ethem hazretleri düştü tacı tahtı terk edince bir nar
bahçesinde uzun yıllar çalışmış bir gün bahçe sahibinin önemli misafirleri varmış bize nar
getir de yiyelim diyor. Hazrete tam üç gez getiriyor üçünde de ekşi çıkınca bahçe sahibi bunca
yıldır yanımızda çalışıyorsun bir narın ekşimi tatlımı olduğunu bilmiyorsun bu nasıl iş diye
sesini yükseltmiş. Hazret hiç tatmadığım bir şeyin tatlımı ekşimi olduğunu nereden bileyim
demiş. Fakat ifşa olduğu için mecburen yine yollara düşmüş. Bende dedim ki galiba bize ya
yolculuk düşecek ya da delilik.
Arkadaşın elinden bir türlü kurtulamadım dedim ki; dediklerimi aynen uygulayacağına
söz ver peki kesin söz dedi. Soruyu bir sefer okuyacaksın kalem nereyi işaretler ise o şıkkı
işaretleyip geçeceksin, düşünme bile yok dedim.
Tamam, nasıl olsa bunca yıldır geçemiyorum dediğini yapacağım dedi. Hafta içi ne
yaptın diye sordum dedi ki sorma ters yola girdim polislerin yardımı ile trafik durdu sınava
zor yetiştim düşünemedim koşturmaktan yorgundum okudum işaretledim. İyi yapmışsın
tamam dedim. Sınavı geçti fakat onun inancıydı bu işe vesile olan biz ise sadece ayna
olmuştuk.
Burada mübarek üveysin veli Ahmet ağa gölümüze düştü. Lâdik ziyareti üç
arkadaş araba ile yola çıkıyorlar biri tanıyor ve arkadaşlarını da tanısınlar dua alsınlar
diye götürüyor. Yolda giderken araba bozuluyor ne yaptıysalar arabayı
çalıştıramıyorlar çaresiz bir yere oturuyorlar. Arkadaşları o kadar bize övüyorsun söyle
hocaya da bizim arabayı tamir etsin diyerek biraz olsun eğleniyorlar. Üşüyünce arabaya
biniyorlar marşa basınca araba çalışıyor. Hemen yola çıkıp köye varınca köyün girişin
de bir çocuk bunları karşılıyor diyor ki Ahmet dede haber verdi aşağı yolda araba batar
yukarıdan dolanıp gelsinler diye. Tabi bunlar unutmuşlar eve gelince Ahmet Ağa
yavrularım niçin böyle yapıyorsunuz ben ne anlarım araba tamirinden de beni burada
dört dolandırıyorsunuz diyor. İşte böyle, ne desek anlamazlar oğul, ne inanırlar ne de
anlarlar bu işler akıl işi değil.
Ankara ya çocukları görmeye genelde Cuma iş çıkışı giderdim fakat o gün ne oldu
bilemedim gün içinde bende bir telaş içim daraldı. Öğleden sonra için güç bela izin aldım
Harem otogarına gittim bilet alıp Ankara ya yola çıktım. Uyumuşum gece düzce tarafına
geldiğimizde yolu kapatmışlar yine bir deprem olmuş deprem de yollar yarılmış. Otobüs
yoluna Eskişehir üzerinden devam edip Ankara ya geldi. Geri dönüşümde arkadaşlar tevafuk
bu ya senin haberin vardı da bize söylemedin diye çok sitem ettiler. Fakat bu meseleyi
kalbimde şöyle yormuştum eğer rüyada görse idim arkadaşlara söyleyecek ve kendimde tedbir
için gidecektim. Allah u âlem.
Fakat rüya yerine bana bir başka tecelli daha oluyordu cem olmuş bu halime tasarruf
ediliyordu anlamıştım. Belki bu hal bende vardı fakat anlayış kavrayış zamanı farklı idi içimi
dinleyip kararımı öyle vermeye başlamanın zamanı gelmişti.
Gelmişti ama her şeyin bir bedeli var. Bundan sonrada aile içinde ki adım kırk fikirliye
çıkmıştı. Eşim halimi hiç bilmediği için bana böyle söyler bende gülerdim. Tabi birde meşhur
bir sözü vardı. Sahtekâr Hoca Kur’an bilmez yazı bilmez kendi kendine söyler durur derdi.
Ben yine tebessüm ederdim.
Böyle devam ederken çok değişik haller yaşar idim. Bahis uzun bir gün ramazandı ve
bende bugün lokantada yeriz diye evde bir şeyler hazırlamamıştım. İftar olmaya az kalmıştı
arkadaşla ana caddeye indik. Üsküdar meydanına doğru yürüyorduk. Arkadaş bir kaç yer
gösteriyor ben ise yürümeye devam ediyordum. İftar oldu olacak baktım ileride bir adam cami
duvarında oturuyor bize doğru yönü dönük gelen geçene bakıyor.
İçimden bu dedim oruç olmaya oruçtur, fakat evi olsa bu saatte evine giderdi
lokantaya da girmiyor nedir bu hal dedim. Anlamıştım yanına yaklaştım selam verdim selamı
aldı. Dedim ki bugün iftar için dışarı çıktık ama yanımızda hiç arkadaş bulamadık bize sen
arkadaş olur musun dedim. Tebessüm etti elbette dedi yanda güzel bir lokanta vardı içeriye
girdik ne canın ister ise söyle çekinme dedim. Beraberce iftarımızı yaptık çay içerken sohbette
beni de tanımış oldu dedi ki ben deminden bu tarafa dua ediyorum oruçtum ve param da
yoktu. Ya Rabbi bana bir dostunu gönder halimi senden iyi kimse bilemez bende kimseye
bildiremem diye işte sen geldin dedi. Fakat doğulu olduğu için hocamı iyi tanıyordu şeyh
Seyda hazretlerini evet gönlüme tecelli edip bizi oraya kadar getiren onun tasarrufu idi. Bende
ona dedim ki bizde bir şey yok seni seven dostların bizi sana göndermiş hepsi bu. Beni her
fırsata aradı hiç unutmadı bir gün telefonda yazdığım bir beyit kendisine okumuştum
Mağaralara çıkar mekân tutarız
Kıtmır ile beraber girer yatarız
Zamanın çarkına zaman katarız
Ashabı kehf de yerimiz var bizim
Birden ses kesildi çocuk telefonu aldı dedi ki babam bayıldı. İyi bir derviş idi.
Buluşturan ve konuşturan Âlim Rabbime şükürler olsun bizim bu yolda yolcu olduğumuzu
bize hatırlatıp umudumuzu daim taze eyledi.
Yine bizi bir celal sardı
İNSAN
İnsan; Seveceksin ama önce Rabbini
İnsan; Bileceksin anma önce Haddini
İnsan; Kıracaksın ama daim Kibrini
İnsan; Yeneceksin ama daim Hırsını
İnsan; Yerecek ama daim Nefsini
İnsan; Bulacaksın ama önce Kendini
İnsan; Gireceksin ama önce Gönül’e
İnsan; Sayacaksın ama öce Kudreti
İnsan; Tadacaksın ama önce İmanı
EY NEFSİM
Gel ey nefsim sakın kalma arda
Nuru iman ile dol öyle gel
Şeytan aklına uyma orada
Hakkın rızasını al öyle gel
Zevki sefa ile coşup durma
Günah işleyip de şaşıp durma
İlahi emirden kaçıp durma
Tövbe i Nasuh la yun öyle gel
Hür Kul
Demişiz de dedirten Rabbime daim şükrederim. Tam işler düzene girdi derken tekrar
bir genel müdür değişti ve genel müdürlüğün Kartal tarafına taşınması kararı alındı eyvah ne
oluyor dedim çünkü uzaktı ve gece gündüz çalışacağımı bildiğim için Hz Huda-i den uzak
kalmak düşüncesi beni üzüyordu.
Fakat bir gün hocama demiştim; büyük âlim imamı Rabbani buyuruyor ki hiç sultanın
hizmetçisi ile sultanın valisi bir olur mu, hizmetlinin yakınlığı sultanın valisinden üstündür.
Bizde sizde sizlerden uzak kalacağız bu durum bizi üzüyor dedim.
Bunu üzerine oğlum bazıları da demiştir ki bizim uzağımız yakınımızdır yakınımızda
uzağımız. Kendisi yakın olup gönlü uzak olan uzak olup gönlü yakın olan çoktur. Önemli
olan gönül yakınlığıdır dedi. Bu söz benliğimi sarmış ve beni teselli etmişti. İstanbul a
geldiğinden beni de yanına alıp Hz. Yuşa peygamberi ziyarete götürmüştü İstanbul da
sevenleri çok idi, el üstünde tutuyorlar yere bastırmıyorlar idi, onların ilim bağı benim gönül
bağım vardı beni yanından ayırmazdı. Huda i hazretlerini de beraber ziyaret etmiştik. Benim
fazla boş zamanım olmazdı çok çalıyor hafta sonu da Ankara ya geliyordum. Bazen eşim
çocukları da alıp yanıma ziyarete gelirdi benden fazla evliya ziyaretleri yapardı nasip işte
nazarı ilahi kim bilir kimlerden oluyor.
Mehmet Emin hocam yine bir sohbetinde kerametten mevzu açılınca, oğlum
kişiden keramet zuhur eder fakat kendisi dahi bilmez. Nice sonra onun keramet olduğu
bilinir. Bir hatırasını paylaştı bir gün ramazan idi ilim öğrenmek için o günkü
konulara dalmışım. İftar vakit gelmiş haberim yok evde de bir şeyler kalmamıştı dışarı
çıkıp almam gerekliydi öylede yaptım iftar olduğu için her yer kapanmış herkes
evlerindeydi. Bende geri eve döndüm. Bugünde su ile devam edelim dedim ki kapı
çalındı. Muhterem bir zat selam verdi bunu (Burada bir isim söylemişti hatırıma
gelmedi ) şu kişi gönderdi dedi ve bırakıp gitti. Baktım bir bohçaya sarılı sıcak ekmek
içinde peynir nevale ne varsa bende iftarı onlar ile yaptım. İbadetler sonrası tekrar ilim
talimi başına oturdum. Ertesi gün oldu bohçayı açtım yine onlar ile iftar yaptım. Ertesi
gün yine ders yine geç saat ben bohçayı açtım karnımı doyurdum. İlim için öyle düşünce
yoğunluğu içindeydim ki zamanın nasıl geçtiğinin de farkında değildim. Birkaç gün aynı
şekilde böyle devam edince iftarda bir anda dikkatimi çekti. Ne ekmek bitiyor idi, ne de
azık dedim ve anladım ki gelen Hızır idi ama ertesi gün onların tamamını bitirmiştim.
Gariptir ama gerçektir evlat üstelik her seferinde daha da güzel geliyor idi her seferinde
de ekmek yine taze idi. Eğer rabbim bize bunu hatırlatmasa idi mevta oluncaya kadar
yesem yine bitmez, ben de yine bıkmaz idim.
İşte böyle keramet kişiden zuhur etse bile kendi de bilmez ne birilerinin kınamasından
çekin nede birilerinin övgüsüyle övün. Hakkın yolu istikamettir oğlum o yoldan ayrılma dedi.
Yine bir hatıra bahşetti. Bir gün bir âlimin oğlu geliyor baba sende âlimsin diğer
komşumuzda âlim onun dergâhı dolup taşıyor bize ise ancak birkaç kişi zor geliyor nedir
bunu hikmeti. Der ki oğlum sadık olanlar bize yeter diyor başka bir şey söylemiyor. Aradan
zaman geçiyor oğlu da dayanamayıp o cemaat’ a gidiyor. Babası yanında kalanlara diyor ki
haydi bizde gidelim o da gidip o kadar kişinin ortasına oturuyor herkes bakıyor ki gördünüz
mü biz ne kadar büyük bir cemaatiz şeyh te artık bize gelmiş derken.
Bu mübarek açık olan camda duran serçe kuşuna sesleniyor; Ey serçe kuşu gel
beride seninle biraz hasbihal edelim diyor herkes pür dikkat buna bakıyor serçe uçarak
geliyor ve o soruyor seçe cevaplıyor seçe soruyor o cevaplıyor sonra serçe diyor ki haydi
kalk gidelim pirim senin oraya sen buralara sığmazsın diyor.
Kalkıyorlar arkasından birkaç sadık talebesi de dönüp giderlerken bir ses yayılıyor
bunca yıldır gelir gideriz bu nasıl şeyhtir bir kerametini görmedik. Bu gidenler ile gidiyorum
biz bu şeyhin değerini bilememişiz diyor bunu üzerine millet öbür tarafa gidiyor. Oğlu çok
mutlu oluyor bu işten aradan zaman geçiyor bunlara namaz kıldırır iken koltuk altından sesler
çıkarıyor. Namaz bitiyor bir ses ey cemaat namazını yenileyin şeyh gördüğünüz bu adam
namaz da boyna gaz çıkardı. Utanmadan bir de namaza devam etti. Çok kızıyorlar terk edip
diğer tarafa gidiyorlar kalan yine sadık olanlar oluyor. Oğluna dönüyor ve koltuk
altındakini çıkarıp gösteriyor işte oğlum serçe kuşu ile gelen cemaat bu gördüğünle
giden cemaattir bize sadık olanlar yeter de artar bile diyor. İşte gördüğün gibi biz de
deriz ki ne arar isen hakkı ara.
Allah en güzelini bilir tabii ki Lâdikli Ahmet ağaya soruyorlar Amerika ya ne kadar
sürede gidersin diye altı dakika diyor aleni halleri var idi hocamdan emir geldi yetişmem
lazım deyip dışarı çıkıp uçar gidermiş. Bir gün bir geline taksicinin gözü düşüyor kaçırıyor
emir gelince hareket halinde ilen kapıyı açıp gelini dışarı çıkarıyor taksiye eliyle arkadan
kaldırıp atıyor kadın kendisini ailesi ile ziyarete bile geliyor. İşte bunları düşünür vazifeli
kulların tasarruf yetkisini kullanmasının başka bir hal olduğunu anlıyorum.
Artık kartal da caddenin yakında idik karşıdan adalar görünüyordu mecburen Üsküdar
a veda edip Kartal da iş yerine çok yakın bir ev tuttum. Arkadaş da Ankara ya tayin oldu.
Yine çok yoğun çalışma içerisinde idim. Yeni yönetimde bizleri pek sevmiyordu onlarda
gelenek ne ise onu takip edip diğer katılım bankalarından transfer yaparak sürekli yeni kadro
oluşturuyorlardı. O dönemde büyük projeler de yer alıyorum ve II. Müdür olarak görevime
devam ediyordum. Benim bulunduğum pozisyona diğer bankadan yeni şef olmuş bir arkadaşı
müdür yardımcısı olarak işe aldılar.
Fakat yine iş yüküm azalmadı gece gündüz çalışıyordum başkaları da konuşuyordu
önemli değil sonuçta işimiz, fakat hiçbir şey yapmadan yapmış gibi görünüp maaş almakta ne
kadar adildi anlamış değilim. O yüzden nerede bir haksızlık varsa biliniz ki orada zulüm
vardır.
Bana da o zaman bank Asya’dan teklif gelmişti. Bende hocamı aradım ne gariptir az
işiten hocam san ki her söylediğimi duyuyordu daha söylemeden cevap veriyordu. Olmaz
dedi. Ben terfi alıyorum maaş durumu bize göre çok iyi dediysem de. Olmaz dedi. Ben ısrarla
iznini almak istiyordum. Dedi ki oğlum sana cemaatçi derler sıkıntı oluştururlar olmaz dedi.
Ne yaptım ise olmaz dedi telefonu kapadı. O arada bende daha önceden bir katılım bankası
şube müdürü olan ve bizim ekibe genel müdür yardımcısı olan Mehmet Ali beye başka yerden
teklif olduğunu iletmiştim. Bana sen yalancısın yalan söylüyorsun deyince hiç tereddüt
etmeden o kadar yıllık emeğimi hiçe sayıp istifa dilekçemi vermiştim. İstifa ettiğim makama
ulaşınca ertesi gün telefonla beni aradı yeter artık sabaha kadar burnum kanadı özür dilerim
dedi ve istifamı kabul etmediler. Bende üstadım istemiyor vardır bunda bir hayır diyerek
işime devam ettim. Yine de düşünceliydim ben oradan ayrılmadan asalakların durumları açığa
çıkmayacaktı.
Yeni evin ev sahipleri çok iyi insanlardı kızları evli idi ve çatı terasları vardı ne zaman
mangal yapsalar beni çağırırlardı bende elimden geldiğince konu açıldıkça iyiliği emir bilip
kötülüğü de anlatmaya çalışırdım. Beni iyice tanıyınca annesi kızının hasta olduğunu ve gece
evi terk edip sokaklarda dolaştığını söyledi.
Kendine gelinceye kadar çok sıkıntı çektiklerini tıbben çare bulamadıklarını anlattı
benimde eşim aklıma geldi ve bu cin-i mahlûklara ve işbirliği yapıp bir nevi CİNSAN haline
gelen varlıklar işte bunlara iyice kızmaya başlıyordum. Kadının beş yaşında bir oğlu vardı
onu bana getirin dedim. İkinci kez havas ilmine müracaat ettim çocuğun gözleri kapalı olduğu
vaziyette meleği çağırdım. Durumu çocuk kanalı ile arz ettim. Melek bunu biz tedavi
edemeyiz deyince bende kimde o zaman bunu şifası dedim. Dedi ki manevi sultan Ak
Şemsettin dedi.
Bizi ona götür dedim ruhi yolculukla huzura vardık selam verdim. Durumu izah ettim
ve netice istedim. Çocuk sesiz kaldı ne yapıyor diye sorunca kâğıt ile kuş yapıyor dedi. Bu
kuşu havaya atacakmış eğer beyaz güvercin olur ise annem kurtulacak yok siyah karga olur
ise kutulamayacakmış dedi. Bende Ricale kalbimi bağladım himmet isteriz dedim. Çocuk
sevindi beyaz güvercin oldu uçuyor dedi. Bende bu hale sevinmiştim. Teşekkür ederek
huzurdan ayrıldık. Evet, annesi giderek düzeldi Allah u Kudrete Hamt olsun. Bu işte de büyük
sırlar gizli düşünmek gerek.
Evet, bir gün tüm zahiri ilimleri öğrenmiş irfan öğrenmek için yollara düşmüş ilk
niyeti Hacı Bayram olmuş Ankara’ ya gelince ne görsün dedikleri Hacı bayram bu mu tarlada
işçi gibi çalışan nasıl benim bu derdime derman olsun ki diyor ve oradan ayrılarak tekrar yola
düşüyor. O gece konakladığı yerde rüya görüyor. Rüyada boynuna zincir bağlamışlar bu
zincirden bir türlü kurtulamıyor. Acaba bunun ucu nerede diyor ve bakıyor ki zincir Hacı
bayramı velinin elin de. Uyanıyor hatasını anlıyor geri dönüyor.
Geldiği zaman herkes tarlada çalışıyor oda başlıyor onlarla çalışmaya kimse
konuşmuyor ve yüzüne de bakmıyor. Yemek molası olunca herkes halka oluyor bakıyor ki
kendisine yer yok anlıyor gidiyor köpeklerin olduğu yere oturuyor. O zaman Bayramı veli
sesleniyor gel bakalım köse kalbimize çabuk girdin yanıma gel. Yanına varınca lakin
unutmayasın zincir ile gelen misafirin yeri ancak köpeklerin yanıdır diyor. İşte Ak Şemsettin
ve işte hacı bayram anlat ne kadar anlatabilir isen tarihe sığmadılar ki kitaplara sığsınlar.
Bir gün Hacı Bayram-ı veli pazar yerindeymiş onu gören âlimler şunu burada bir sınav
edelimde halk bunun kim olduğunu görsün burada ki itibarını yitirsin demişler. Yanına
gitmişler hocam hazır sizi buralarda bulmuş iken bize Fatiha’nın tefsirini yapsan da hep
birlikte nasip alsak demişler. Halk toplanmış seyrediyormuş büyük veli demiş ki efendiler bu
işi benim yapmamı mı istersiniz yoksa demiş ve orada bulunan bir çocuğun kolundan tutarak
bunun benim adıma yapsın ister misiniz demiş.
Onların canına minnet tam fırsat yakaladık demişler, madem öyle dediniz o zaman
sizin adınıza çocuk yapsın demişler. Hacı Bayram manevi irtibat telsizini kurunca çocuk
başlamış anlatmaya birinci anlamı, ikinci anlamı, üçüncü anlamı, dördüncü anlamı derken
tamam ne olur yeter diye özür dilerler. Unutma ki herkes o anlamlara dayanamaz devam
edemezlerdi onların o manalara dayanması mümkün olmazdı can verirlerdi.
Bir gün gündüz çalışırken bir telefon geldi. Fakat işyerinden arıyorlardı. Bir bayan
arıyordu Maltepe de oturuyormuş. Ankara da benimle tanışmış ve bana senden başkasına
güvenemem bizim bir sorunumuz var lütfen yardım et dedi. Bende pe ki dedim kızının ismi
Hande idi çok güzel 30 yaşlarındaydı. Kız korkuyormuş ve kıza görünüp rahatsız
ediyorlarmış. Bende hafta sonu sözleştiğimiz eve gittim zengin bir aile idiler. Kızı geldi ve
kapa gözlerini dedim okumaya başladım kendisine zarar vereni o âlemden bulduk ve
yakaladık onu daireye aldırdım ve bana öğretilen şahadeti söylettim iyice küçüldü. Allah’ u
Kahharın izni ve şeyh Seyda’nın himmeti ile seni Hindistan a sürgün ettik dedim. Alıp
götürdüler ama üzerinde tesirin gitmesi için de haydi şimdi git deyince Kâbe ye uçarak gitti
tavaf etti sonra peygamberimizi kabrini ziyaret etti. Fazla yaklaşma uzaktan salavat oku
dedim. Allah’ım bu gül kokusu kimden geliyor siz mi döktünüz diyor ağlıyordu sonra
vedalaştık eve gel dedim. Hamt olsun Rabbim izzet bize yardım etmişti bir gömlek hediye
ettiler bende hediyedir diye alıp tekrar onların babalarına hediye ettim. Evet, burada gölümüze
hocamın şeyh i ve tabi benimde Muhammet Seyda cezrî hazretleri düştü Mehmet Emin Er
hocam ne zaman bahsi geçse gözü yaşarırdı.
Çok âlim tanımış fakat demek ki onun gibi görmemiş ben rüyamda görmüştüm fakat
hocam anlatırdı tüm tarikatlar onda cem olmuştu sadece Süryani vb. köylerine gidilir ise
orada ateş yakılıp üzerinde yürümesine izin verirmiş aynı zamanda Müslüman cinlerinde
şeyhi imiş Çarşamba günleri tarikata kimse gelmez sadece cinler toplanırmış. Yani çift kanatlı
gökler yerler tasarrufunu toplamış maşallah bazen oturduğu yerde gözünü kapatır öylece
kalırmış, yemeden içmeden kim bilir nerelerde seyran ediyor. Hayli zaman sonra gözünü açar
hayatına devam edermiş. Hatta vefatında yine öylece kalmış kim bilir ne kadar nice sonra
vefat etmiş. Bu hatıra bana Hz Süleyman ı hatırıma getirdi.
Yine hocamdan işittim dedi ki bir gün biz Seyda’nın huzurunda sohbet için oturuyor
idik fakat evin içinde yukarıdan Seyda’nın yanına taş atılıyordu bir iki üç derken bize dedi ki
yanımda Hıristiyan olan bir cin var. Hanımı Müslüman oldu onu bana getirdi. O soruyor ben
cevaplıyorum. Fakat inadından bir türlü kabul edemiyor. Bunu üzerine eşi kızıp yukarıdan
onu taşlıyor dedi. Evet, ben düşünürdüm acaba ruhen bu nasıl oluyor. Hem insanlarla olurken
hem de nasıl onlar ile vücut bulmuş gibi hayat sürüyor, der tefekkür ederdim evliyanın 360
halde vücut bulabildiği Şahı Nakşibendi Hz. yedi kişiye akşam iftar yemeği sözü verdiğini ve
her birine gittiğini ayrı yemekler yediğini ve her birine başka sohbetler yaptığı rivayet çok
meşhurdur. Ve canlı olarak hocam da bana gerçekleri anlatmaktaydı olduğuna kesin
inanıyordum amma nasıl oluğu da merakım konusu idi yani yaşamak istiyordum.
Hocam hatıralarına bir yenisini bir başka zaman ekleyerek bana anlatıyordu. Bir gün
Seyda hazretlerine bir aile gelmiş demiş ki; bizim oğlan yazın kış kışın yaz meyveleri
yiyecekleri getiriyor bu ne haldir biz anlamıyoruz. Diye yardım istiyorlar Seyda oğlanı
karşısına alıp aile ye bir Hıristiyan cin âşık olmuş şimdi onların ailesini çağıracağım eğer
Müslüman olur iseler nikâh kıyacağım demiş, cin ailesi kabul etmemiş o zaman bende tüm
sülalenizi buradan Hindistan a sürgün ediyorum artık oradan çıkmanız yasak demiş. İşte ben
bunu üzerine de çok düşündüm. Bunların bir aile ve inanç yaşamları var semalara çıkmaları
yasaklamış. Herhalde mekânları birinci sema dedim ve dokunma kapasiteleri var ki eşya
getiriyorlar ve insan ile evlenebiliyorlar.
Muhammed Seyda hocamın bu özelliklerini bildiğim için işte bende H…. hanımın
tedavisinde musallat olanı yine hocamın himmeti ile Hindistan’a sürgün etmiştim tasarruf
onundu benim değildi.
Yine hocam hocasını bana anlatıyordu kim bilir bu hikmetleri gönlüme yerleştirmek
istiyordu bir gün biri fakir biri zengin iki aşiret anlaşmazlık çıkmış hakem olarak Seyda’nın
huzuruna iki tarafın ileri gelenleri toplanmışlar. Bizde seyrediyorduk konuyu iki grupta kendi
bakış açılarına göre anlattılar o da bir karar verdi.
Kararını zengin ve güçlü olan taraf beğenip itiraz edince Seyda celallenip ayağa kalktı.
Ya Allah diye asasını yere vurdu o anda bir deprem oldu hepimiz korkudan yerlere kapandık.
Vallahi diye bağırdı Allah kudretinden bize güç vermiştir ki dikkat edin dikkat dedi. Hemen
biz kusur ettik diye bu hali görünce ağlamaya başladılar bu gördükleri halden dolayı yaptıkları
edepsizliğe ağlıyorlar idi. Yoksa bir daha Seyda bize yüzünü göstermez diye ağlıyorlardı.
Ben yine düşünürdüm Rabbim insanlara böyle ilim verir de niçin dünya bu halde
neden bu ilimler kullanılmıyor derdim. Fakat anladım ki herkes bir görev üzerinde
onun dışına çıkamıyor ve ilk etapta ilahi takdir gereği o vazifelerini kabul edip en iyi
şekilde yapmak için ömürlerini bu uğurda harcıyorlar. O zaman ben ne yapmalıydım
eğer bir makam sunulsa bile onunla yetinmek doğrul olmazdı daha yok mu yarabbi
demeliydim ki dünyalar âlemler çapında bir faydam dokunsun.
Örneğin havas ilmi merakım vardı ama oraya takılıp kalır isem sadece orada
kalabilirdim bunu yapmadım ilmi havasın tüm inceliklerini kitaplarda olmazsa bile ilham ilmi
ile sezinliyordum. Fakat gönlümü Rabbime bağlamaya çalışıyor hep soruyordum neden, nasıl,
niçin ve ne yapmalı hem peygamberlerin hallerinin incelikleri hem velilerin halleri nasıl olur.
Yani bunların zuhurları nasıl toplanır der manevi niyetlerimi daha fazlası için yapmayı
düşünürdüm. Havas ilmini kim öğrendi ise maddi veya manevi dünya menfaatine takılıp
kadılar. Böyle diyorum fakat hayatın onlar için ne denli zor olduğunu da biliyorum ve asla
kınamıyorum.
Tabi bizim yolumuz görünür yol değil ama Rabbim bizi teselli ediyor. Bir gün
hocamın evine gittim. Hocamı sıkıntılı gördüm musluklar yalama olmuş yenileri yapılacakmış
tesisatçı da gelmemiş. Efendim dedim birde ben bakayım olmaz mı dedim ne yapacaksın
bakıp ta yalama olmuş dişliler yok ki bir faydası olsun dedi. Bende sanki su işinden anlarmış
gibi ısrar etim. Git dedi anahtarlar orada muslukta nasıl istersen dedi yani beni başından savdı.
Geldim İngiliz anahtarı ile inanın yalama olmuş musluk başlarını koyup uğraştım fazla
sürmedi nasıl olduğunu bende bilmiyorum her halde üstadımın sıkıntı çekmesi istenmedi
muslukları açtım sular aktı efendim yaptım dedim.
Salonda oturuyordu diğer uçtan kalktı geldi musluğu açtı kapadı açtı kapadı
suphanallah dedi sukut etti. İşte böyle oğul deve iğne deliğine sığmaz ama bir sığdıran çıkar
her yere giren su girdi kabın şeklini alır.
Babacığım bir gün gece yarısı kamyonla yolda kaldım indim baktım araba bijon
kesmişti yani kış günü dağın başında gece kala kaldık dedim. Dışarıda uğraşırken o
karanlıktan eşek üstünde ihtiyar bir köylü çıktı. Oğlum sen sık onları tutar dedi. Bende amca
hiç olur mu bijon kesti mi mümkün mü tutması. Sen sık oğlu dedi karanlıkta kayboldu gitti.
Bende vardır bunda bir hayır dedim sıktım baktım oldu sok oldum. Sonra çıktım yola yükü
boşalttım iki gün sonra eve geldim arabayı park edip aşağıya indim. Baktım ki bijon kesmiş
araba arza yaptığı eski haline dönmüş. İşte böyle Hızır ile buluşmuş babamız haberi sonradan
olmuş olmazlar da oğlum yeter ki niyetin güzel niyet olsun.
Bizim eski arkadaşlar yani işi cin darlığa ticarete dökenler cinlerle bir olup bize saldırı
yapıyorlarmış. Ben nereden bileceğim kim ne yapıyor. Daha önce bahsetmiştim Rabbim bize
deccal ile nasıl savaşılır rüyada öğretmişti.
Biz saldırı olur ise de rüyada görüyor idik fakat o dönem demek ki çok yoğun olmuş ki
halim vücut bulmuş bana bunu yapanları Kızılay da kovalamışım. Nereye kaçtık isek elinden
kurtulamadık diye arkadaşa söylemişler ne olur bizi rahat bıraksın diye oda bana hoca derdi
niye korkutuyorsun bunları deyince ve de olayı anlatınca benim haberim ancak o gün oldu.
Benim kılığımda gözüküp onları kaçıran melek mi, yoksa Müslüman cinlerin yardımımı,
yoksa kendi halimin birkaç yerde görünmesi mi inanın bilmiyorum. O yüzden bir mana
veremesem de Rabbime hem şükrediyor hem de hamt ediyorum.
Hocam Seyda yüzünden mi bilemedim çit kanatlı olmak istiyordum o yüzden Hz
Zülkarneyni de çok severdim onun da bir çift tarafı var idi. Gökler için ve yerler için yetki
verilmiş imkân sahibi hür bir kul. Tabi anlıyordum ki kişide hangi hak esması hâkim ise veya onu
bir amel veya bir dua veya bir niyet yahut ta bir tefekkürle almış ise galiba tecelliler de
çoğunlukla o esma üzerinden oluyordu.
Bana ta ilk baştalar da verilen esma şahadet olarak teki olmayan tek den direk
geliyordu. İkincisi ise salavat ile öğretilen esma tüm âlemlere şamil idi. Biri geliyor biri
dağlıyor idi sonradan daha birçok esmalar zuhur etti. İnşallah Rabbim bize bu dünyada dünya
gözü ile ilerde bu Esmaların tam tecellilerinin zuhurunu gösterir.
Bu iki esma âlemlerin hak düzenine Allah u Âlem kâfidir. Nasip olur ise daha sonra bu
konu hakkın da inşallah yazarız.
Bütün yaşadıklarım beni dua yapmaya yönlendiriyor hikmetlerde açıldıkça
seviniyordum peki nasıl dua yapmalı idim, evliyaların hayatından Kırklar meclis Yediler,
Beşler, Üçler, Gavs ve Kutup vb. okuyarak ve bazılarını bilerek ve görerek biliyordum.
Bunlara Rabbim nasıl görevler yüklemiş onları da biliyordum. İlmi olarak bana rüyamda
birçok hiçbir kitapta mevcut olmayan dualar öğretiliyordu. Veya beni gönülden seven bana
göre hak aşığı beni az buçuk kendi pencereleri ölçüsünde görenler benden yardım ister bizde
duamızla destekleriz bazen benden haberler onlardan bize ulaşır idi rüyamda bana şöyle zikir
çektirdiler der bize o zikri naklederlerdi. Çok şükür Âlim Rabbimiz biz gözetliyor ve
gözetiyor. İlhamını üstümüzden eksik etmiyor. Konuyu biraz açmak gerekir ise örneğin eğer
ilim istersen şu hem ayettir hem de çok güzel bir duadır.
Taha suresinde ‘’ Rabbim ilmimi çokça artır ‘’ Rabbimiz cenabı peygamberimize emir
veriyor ‘’ Kur’an okumakta acele etme rabbim ilmimi çokça artır de buyuruyor. Bizim Kur’
an ilmimiz yok Arapça da bilmeyiz. Fakat unutmayınız ki büyük velilerde Arapça bilmezdiler
sorduklarında biz Arapça değil de Allah’ça biliriz derlerdi. Rabbim murat eder ise ilhamını
ikramını ve ihsanını sana verir sen istemesen de onlar seni bulur. İşte ilham ile bir anda 41
beyit yazdığımız ilahilerin son kıtasını bir kez daha hatırlayalım.
Hür kulum ötelerden seni çekerler
Gönlüne hikmetli nurlar ekerler
Hakikat kapısını açar beklerler
Galü belada verilmiş sözümüz var bizim.
Hür Kul
Oğul bu beyitler düşünmeden yazıldığı için gönül eseridir. Sadece bunu izah etmeye kalksak
sayfalar sürer bu bizim şanımız mı hayır İzzet-i İkram Latif ‘ul Lütuf Rabbimizin muradı
ihsanıdır. Hür Kul mahlas olarak gönlümüzden dilimize döküldü başına buyruk kul demek
değil unutmayasın eğer Kul isen başına buyruk zaten olamazsın bu isim birçok hikmet
barındırmakla birlikte en başta;
Rabbine bağlı olan kul demektir.
İlahi vahiy le temizlemek yoluna giren kul demektir.
Tesir altında kalmadan, menfaat gözetmeden hakikat yolunda ilahi tecelli ile yürüyen kul
demektir.
Her şeyi nefsine pay çıkarmadan yapan kul demektir.
Tüm insanlığa ve mahlûkata dua eden kul demektir. Sadece bir cemaate ve silsile sayıp ta
kendi hocaları dışında kimseye dua etmeyenler gibi değil.
Allah ı sevdiği gibi Allah-ı sevenleri de çok seven kul demektir.
Rabbini ve Nefsini bilmek için çırpınan kul demektir.
Ahdine vefa gösteren ta evvelki kararından dönmeyen kul demektir.
Verdiği sözden caymayan yalandan kaçınan emanete sahip çıkan kul demektir.
Her yerde hakkı gören hakkı duyan şekerin suda eridiği gibi hak ta eriyen kul demektir.
İbrahim Milletinden Muhammed ümmetinden olan kul demektir.
Ki biz ise bunun ya başlarındayız ya ortalarındayız ya da sonlarında bilmeyiz fakat biliriz ki
illa ki bu yolun yolcusuyuz.
Bir rivayete göre bir veli vefat ediyor rüyada görüyorlar ondan bu hali naklediyorlar
melek gelir söyle bakalım Ya Beyazıt Rabbin kim deyince o da bunu bana değil Âlemlerin
Rabbine sorun söyleyin ki Beyazıt kimdir. Derse ki Beyazıt benim kulum dur ne ala ne hoş
yok kulum demese ben Rabbim desem neye yarar diyor. İşte oğul hak olarak böyle yaşayan
demektir.
Bir gün Hz Ömer’e oğlu gelir baba der Hz. Ali için yeryüzünün aslanı diyorlar bende
senin için bir şey diyemedim sukut ettim deyince, oğul sende Ömer de yer altının aslanıdır
dersin demiş.
Mübarek hocam oğlum nefsinizle uğraşmayın yakışmaz size, onun hakkını verin ve
onu hazından men edin. Helal dairesi insanı ebedi mutluluğa taşır ve nefsinize yeterde artar
bile derdi.
Bir evliya nefisinin isteklerine boyun eğmez sürekli tersini yaparmış. Bir sohbet
esnasında cemaatin işitme derecesinde kendi konuşmaz iken vücudundan yeter artık
ciğer isterim diye ses gelmiş. Bu hali görünce çok utanmış kalkmış pazara gitmiş güzel
bir ciğer almış gelip evde kızartmış sofraya koymuş ve iki elini arkasına bağlayıp ye
bakalım nasıl yiyeceksen demiş. Ve ciğere doğru eğilmiş birde bakmış ki duman gibi
burnundan çıkan şey karga şeklini almış ciğeri yemeye başlamış. Bunu görünce hayrete
kapılıp oradan kalkıp giderken gönlüne bir nida gelmiş geri dön biz seni onunla yaptığın
mücadeleden dolayı seviyoruz diye dönünce bakmış ciğer bitmiş sonra aynı şekilde
burnundan girmiş.
İşte nefis tam anlamıyla bilmek gerekiyor bu menkıbe ne kadar güzel görünse de nefse
zulüm yasaktır. Bu durum genel değil o mübarek evliyanın kendine has bir durumudur. Helal
olanı haram etmemek gerek az yemek az uyumak az konuşmak az eşine yanaşmak. İstikamet
hakkını hak üzere vermek demektir, ancak bir konuda azgın olup çaresizlik içinde olan nefse
o konuda terbiye gerekebilir.
Nefis olmaz ise zaten ne cennet ne cehennem olurdu. Onu sevgi ve akıl ile ikna etmek
oruç ile dizginlemek niyet ve irade ile de Salih amelleri desteklemek gerek. Öteki âlemde
nefis ve beden birlerinden şikâyetçi olurlar beden der ki ben bir cansız idim benim hiç bir
arzum isteğim yok idi ben bir şey yapmadım o yaptı. Bunu üzerine nefis benim elim yok
ayağım yok ben bir şey yapmadım o yaptı der.
Bir nida gelir ki biriniz kör biriniz topal la benzersiniz topal olan nefis kör olan bedene
şurada bir ağaç var gel ben senin sırtına bineyim tarif üzere seni götüreyim sende uzanır
elmayı al bölüşüp birlikte yiyelim dedi. Bedende kabul etti gidip onu alıp yediniz suç ikinizin
kurtuluş yok der. Nefsin tek ilacı açlıktır ancak açlık ile terbiye olur fakat yakışan odur ki ona
bu derece muhalefet değil hem sevap kazanmak hem de onu kararınca teskin etmek için oruç
tutmak daha güzeldir.
Hocam derdi ki oğlum insan her şeyi hakkı ile bilemez. O yüzden sıkışırsan eğer,
günlünü dinle sana bir fırsat getirip önüne koyduğu zaman nefsine sor bunu yapayımı
mı diye derse ki yap, de ki niçin yapayım, bak şimdi iyi olur yapmakla fakirde olmasın
he mi sevindirirsin he mi ihtiyaç görürsün he mi de ecir kazanırsın derse yap. Yok derse
ki bunlar önemli işler senin itibarın yükselir sana saygı duyarlar önünü kesmezler şanın
şerefin artar sözün geçer vb. derse yapma. Yerine göre bazen nefse uyar bazen uymazsın
hakiki gönül süzgecinden geçen işlerde eğrilik bulunmaz.
Zamanımızda insan gibi yaşamak için hem cin şeytanları hem insan şeytanları ayrıca
nefisle mücadele gerek onun içinde hakkı ile bilmek yaşamak ve yaşatmak gerek. İşte Taha
suresinde ki bu duayı talim insana bilmediklerin öğretir. İlim kapılarını açar ayrıca bu ayete
dua olduğu için şunları da ilave etmişlerdir. ‘’ Rabbim ilmimi Fehmi mimi İmanımı ve de
sıdkımı çokça artır’’. Demiştim ya nasıl dua etmeliyiz diye şimdi soruyorum tamam bu
duayı yaptığımızda çok güzel şeyler ile karşılaşırız özellikle dilinden düşürmeyenler için ben
buna başka şeylerde ekliyorum fakat konumuz şimdi o değil.
Bir piri fani bir mağaraya kapanıyor yetmiş yıl orada ömrünü ibadet yaparak
geçiriyormuş. Yılda bir kez dışarı çıkıyormuş. Halk bunu bildiği için o yılı gözler o gün onu
seyretmeye giderlermiş. Sanki güneş dermiş ben nurluyum o dermiş ben senden nurluyum.
Baktıkça insanlara bir hal olurmuş gün biter tekrar girermiş mekânına işte ömrünü böle
geçirmiş. Bir gün bir rüya görmüş rüyasında mizan kurulmuş hesap sırası buna gelince bu
nurani bir şekilde geliyor. Bakıyorlar hiç günahı yok. Bir nida geliyor ki bu kulumuzu lütuf u
keremimizle cennetimize koyun. Cennete giderken gönlü kırılıyor. Geri gelsin hitabı üzerine
ne istiyorsun söyle bakalım dendiği zaman. Ya Rabbi benim hiç mi hakkım yok diye övgü
istemiş. Bir nida geliyor ki kulum senin ellerin bom boş ne yaptın ise kendin için yapmışın.
Ne getirdin dedik saymadığın amel kalmadı fakat ellerin de hiçbir şey yok bir yetimi doyur
dun mu bir öksüzü yuva kurdun mu çıplağı giydirdin mi misafire yemek ikram ettin mi
dertlilere derman oldun mu halleriyle halleştin mi senin ellerin bom boş nidası ile birlikte
uyanır. Namaz kılar bağışlama ister ve topluma karışır. İşte bu ibretlik hikâye bizim için çok
daha fazla geçerli devir hiç olmaz ise gönülle yapma devri o yüzden duamızı değiştirip şöyle
demeliyiz.
Ya Rabbi İlmini, Fehimini, İmanını artıkların sayısını çok artır. İnanın ki her kim
bu duayı böyle yapar ise birbirlerine yaptığı için kendilerinin ki hemen zuhur etmeye başlar.
İşte hikmet böyle bir şey tarife sığmaz ama yaşanır. Burada bir sır daha vereyim eğer ilk
ayette ki gibi okur isen sen ilim öğrenmek için dolanır durusun yok ikincisi gibi okur isen
herkes sana ilim öğrenmeye gelir.
Hazreti Ali pirimiz ilim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı buyurmuştur. Kulun ilmi
artıkça sukutu ta artıyor, çok düşünür güzel niyet ile dua yapmadan önce yazarak en güzelini
terkip edip kelimelere dökebilirsem işte onunla dua ederim ve o duayı bırakmam bunlar bana
rabbimin ikramıdır, ihsanıdır, keremidir, lütuf u dur şükürler olsun. Yeri gelmişken anlatalım
şükür cennet nimetlerine kavuşturur, hamt cehennem azabından korur, sabah namazı şükür
için akşam namazı hamt içindir. Bir muhteremin evi yanıyor çok şükür diye dua ediyor tam
30 yıl tövbe ediyor oğlum sakın boş konuşma dikkat Rabbini gücendirir isen seni kimse
kurtaramaz. Peki, neden tövbe etmiş bela olduğu için hamt etmesi gerekiyor idi bu ise ya
Rabbi daha yok mu daha yok mu diyormuş oysa yeter ya Rabbi demesi gerekirken.
Tövbe deyince bir menkıbe tuttu bizi yazmadan olmaz büyük bir âlim gerçekten
âlimmiş iyi talebe yetiştirirmiş çünkü aslanın yavrusu da aslandır. Günler geçmiş bizim
talebelerin gönülleri açılmaya başlamış ama sohbete çok az gelen var imiş demiş mübarek
arkadaşlarınıza ne oldu niye gelmiyorlar. Tabi talebeler iki üç kişi ancak kalmış
söyleyememişler. Üstatları ısrar edince birisi efendim kalp gözleri açılınca sizi
cehennemliklerin içinde görmüşler o yüzden terk ettiler demiş. Mübarek tebessüm ederek
bunlara bakmış evlatlarım biz onların gördüğünü kırk sene önce görmüştük lakin Rabbimizin
kapısından başka kapıya gitmeyi de bilmeyiz dermiş. Tabi bunu der demez talebeler
sevinmeye başlamışlar nedeni ise efendim artık orada sizi göremiyoruz demişler. İşte böyle
kimin harcı böyle yaşayabilmek cehennemde olduğunu bildiği halde 40 sene edep ve gayret
üzere yaşamak. İşte bu rızaya teslimiyeti asla kaybetmemek ne olursa olsun haktan
ayrılmamak gerek. Bilirsin ki İslam olmadan önce diri diri toprağa gömülen kız çocukları var
konumuz değil saymakla bitmez fakat iyi bilelim ki hakiki, tahkiki ve samimi İman günahları
yer bitirir.
Tabi bura yine bir hatıra canlandı; Hacı Bektaşi pirimize ziyarete gitmiştim ziyaret
yapıyordum kalabalık kadınlar çoktu küçük ve kalabalık olduğu için adabına ziyaret
yapamadım baktım birde ne göreyim kabrinin başına kadın donunu asmış dedim alıp
kaldırayım çok canım sıkıldı üzüldüm.
Hemen bize bir hal yapıştı sukut ettim gönlümüze bir hatırası canlandı bir hırsız
çaldığı inekleri Konya pazarına götürüyor elinde bir tane kalıyor diyor ki zaten hepsi kar ve
onu Hz. Mevlana dergâhına ötürüyor. Efendim ben bunları çalmıştım yalan olmasın bir tane
besili tosun var onu getirdim size dergâhta yensin deyince derhal huzurdan kovuluyor.
Memleketine döner iken Hünkârı veliye uğruyor efendim diyor hırsızlık yapmıştım diğerlerini
sattım dışarı da çok besili bir tosun var onu size getirdim diyor hünkâr iyi yapmışın oğlum
canlar yesinler deyip alıyor. Diyor ki hırsız efendim ben bunu Mevlana ya götürdüm
almadılar üstelik ellerinde zor kurtuldum bunun üzerine hünkâr veli oğlum onun gönlü süt
gibi bembeyazdır bir damla kara girse belli olur cevabını veriyor. Yolu Konya ya düşünce
ziyarete gidip durumu anlatıp siz almadınız fakat o aldı efendim deyince ada hünkârı veli için
onun gölü derya deniz gibidir ne kadar pislik atsan bile temizler atar diyor. İşte bu hatıra
hatırıma gelince anladım ki sen karışma bu işe onun gönlü o don kirli de olsa alır.
Evet, ne garip değil mi kim olur isen ol yine gel diyen Hz Mevlana, sanki bu
uygulamayı yapanda Hünkârı veli. Biz biliriz ki ve üstadımızdan işittik ki Mevlana
hazretlerinin bu sözde ki maksadı İslam ol öyle gel bu İslam kapsı umutsuzluk kapsı değil
eğer siz hakkı ile bunu yapar iseniz bizim duamız o zaman sizinledir. Manası taşımaktaymış
evet bende aynen bu söze katılıyorum çünkü orasını bir turistlik mekân yapmışlar kim kimdir
belli değil. Rabbim ruhunu bu üzüntüden kurtarsın. Bu Mübarek Anadolu topraklarında
sağlığında nerede ise evet ben veliyim diyen ve öyle anılan kimsenin itiraz edemeyeceği
hayatta iken ilan ettikleri dört büyük veli var. Hacı Bayramı Veli, Beyazıt i Veli (Babası Fatih
Sultan Mehmet ), Hacı Bektaşi Veli, Hacı Şaban ı Veli. Tabii ki Anadolu da çok veli vardı
şimdi azaldı oğul eskinin yükü bir ise şimdinin manevi yükü bindir. Birde tek bir veliyullah
makamı olur ki o da tek kişiye aittir bilinen son sahibi ise Hacı Şaban ı velidir. Tasarrufu ve
maneviyatı devam etmekte inşallah Rabbimin izni ile bizde nasip alırız.

