Ruhun Yolculuğu 3.Bölüm
Konyalı Hacı Ahmet ağanın hayatını okumanızı ince hikmetleri sezmenizi arzu
ederim. Kendisi aynı zamanda Kore gazisidir. nice hikmetli anılarının birinde şöyle izah ediyor; kendi birliklerini düşman pusuya düşürüyor tüm arkadaşları orada şehit oluyor. kendisi ağır yaralı vaziyette onların arasında öylece bekliyor ne gelen var ne soran ciğeri susuzluktan yanmış ve artık rabbine teslim olmuş kıpırdayacak dermanı da kalmamış. O vaziyette şehir olmak için hakkı gözlerken bir adlının geldiğini nal seslerinden anlıyor.
Düşman sanıp şehit olan arkadaşlarını kendi üzerine son bir gayretle çekiyor düşman göremesin diye.
O arada heyecanla beklerken güzel bir ses tonu ile oğlum Ahmet hitabı gelince bakıyor beyaz at üstünde beyaz giyinmiş bir adam attan inip yanına geliyor ve iç oğlum şu sudan diye su içirip kaldırıp atına bindirip çok uzakta olan Türk birliğine getiriyor.
Şimdi sana inanmazlar oğlum Ahmet diyor gidince komutana bu gece gördüğü rüyayı şu şekilde anlat ve ona de ki onun sana selamı var. İşte o zaman sana inanırlar.
İş de bu mübarek hak insanı Ahmet Ağa bana ne oldu ise o içtiğim sudan sonra oldu demektedir. Kırklardan aleni kerametleri olan hakiki bir erendir.
Tabi yine bu hatıra ile birlikte bir manevi hatıram hafızamda canlandı peşimi bırakmıyor yazalım bakalım ne hikmeti var. Evliyalar hac vazifesinden dönerken birisi rüya görüyor.
Rüyasında başucunda iki melek birbirlerine sorup cevaplıyorlar bunlar kim? diğeri hacılar. Pekiyi bunların hacı kabul oldu mu? Hayır, olmadı lakin bir yerde bir kul var Allah u Rahman onun haccını kabul etti onun hürmetine bu sene ki tüm hacıların haccı kabul oldu. Pekiyi o hacca geldi mi diye sorunca melek hayır diyor.
Rüyadan uyanıyor fakat rengi benzi atmış vaziyette arkadaşlarına durumu anlatıyor ve
ne olur ise olsun bu bize bir işaretti ben onu bulmaya gideceğim diye yola çıkıyor. Rüyada
tarif edilen yere gelip o kişi buluyor.
Terzilik yapan kendi halin de bir kul onunla tanışıyor ve kendisine yaşadıklarını
anlatıyor. Tabi garip terzimiz çok mutlu oluyor oluyor olmasına da bu işe bir anlamda veremiyor.
Gelen dost ise sen ne yaptın da Rabbim bunu sana ikram etti diye sual edince düşünüyor olağan üstü bir
şey hatırına gelmiyor.
Lakin diyor ben yıllardır hacca gitme sevdası ile yanıp tutuşurum ve para
biriktiririm bu sen de param tamam olmuştu. İçimde özlem ve huzur bir aradaydı.
Eşimde hamile idi. Bir akşam çalışmam uzadı eve geç gittim. Bizim komsu da et pişirmiş
hanımın burnuna kokmuş illa git bana o etten getir diye tutturdu. Ben bu saatte olmaz
dedimse de aş erdiği için dayanamadım ve komşunun kapısını çaldım koşumun üç
çocuğu vardı ve yetimdiler. Dedim ki komşu bizim hanım biliyorsun hamile sizde pişen
etin kokusu almış burnumda tütüyor diyor etten biraz olsun istiyor dedim. Komşum
olmaz dedi kapıyı kapattı. Eve geldim ve hanım üzülmesin diye komşu müsait değil
galiba kapıyı çaldım duyan olmadı dedim. Eşim dayanamıyorum ne olursun yine git
dedi. Yine gittim tekrar aynı cevabı aldım fakat hanımdan yine kurtulamadım. Bu sever
kararlı vaziyette biraz da kızarak kapıyı sertçe çaldım ve komşu ben bu eti almadan
gitmem dedim.
Mübarek kadın dedi ki; Komşu biz çoluk çocuk üç gündür açız bugün sabah
erken dışarı çıktım kimseden bir şey isteyemedim Rabbimden utandım. Şehir dışına
doğru çıktığım da bir eşek ölüsü gördüm ve evden bıçak alıp gelip arka budunu kesip
getirdim, ocakta o et pişiyor ve bu et bize caizdir. Fakat sizin durumun iyi olduğu için
size haram olur o yüzden yok olmaz derim dedi. Donup kaldım ve hiçbir şey söylemeden eve geldim biriktirdiğim tüm paramı aldım ve getirip ya Rabbi bu da benim haccım olsun diyerek hepsini verdim.
Evet, bugünkü beşerin hali de kim bilir kaç kez giderler bununla da övünüp
dururlar. Gerisini söylemeye gerek yok sanki her sene giderler ise o seneki günahlar af
ediliyor. Unutmayın ki vazife başkadır hak davası bambaşka.
Kaldığım yurt da az da olsa yemek fişi veriyorlardı onları biriktirip üç günde bir
yemek yiyebiliyordum. Krediyi ise üç ayda bir sıraya girip bankadan alıyorduk o parayı da
üstüme başıma bir şeyler almak için dikkatli harcıyordum. Düzenim oturmaya başlamıştı.
Gençlik yıllarımda çok iyi futbol oynardım emsallerimden kasabamızda beni tanımayan yoktu
mahalle maçlarımız olurdu benim için kavga bile ederlerdi çünkü ben nerede olur isem galip o
olurdu. Amatör ligde şampiyonluğumuz oldu hatta üniversite kazandığım yıl Gençler birliğini
ikinci ligde iken Kadri Aytaç çalıştırıyordu beni beğendi ve takıma antrenmanlara çağırdı
fakat o zaman çok düşündüm fakülteyi tercih etmiştim. İyi futbol oynayışım fakültede de işe
yaradı çevrem ve arkadaşlığım pekişti en çok hali vakti çok iyi olan ismi benimle aynı olan
arkadaşımla samimi idim ve oda benim durumumu bildiği için benimle birlikte okuldaki
yemek sırasına girer yemek alır fakat yemezdi ben benimkini bitirdikten sonra onunkini de
alıp yerdim. İşte o bana bir gün boyunca yetiyor hafta sonlar da biriktirdiğim yurt fişlerini
harcıyordum cüzi irade ile yola çıktık Külli iradenin lütuf una mazhar olduk. Hamt olsun
okulumuzu zamanında bitirip 1987 yılında mezun olduk. İlahi ya Rabbi bu süreçte bende
emeği olan her arkadaşımın günahlarını bağışla haklarını ödemem çok zor.
Yurt arkadaşlarımdan da bahsetmek isterdim fakat bu bahis çok uzayacak Allah u
Teâlâ yerlerde göklerde iyi kullarının sayısını çokça artırsın. İşte böyle nasıl sevinmezdim ki
birbirimizin kadrini yine biz biliriz mübarek Ankara dediğim yerde, hem de önemli bir
görevde ve bir yuva içinde yine Ankara’daydım ömrümüzün şu günlerinde de bir vefa
göstererek beni yedi yıldır bağrına hala basıyor ve yalnızlığımı alıp götürüyor. Rabbim İzzete
şükürler olsun. Burada yine bir celal sardı bizi
SABIR AZIĞIM
Bir derdim var ki bin derman sarılır
Hakikat gömleği sırtıma vurulur
Hasret yüreğimi yaktıkça kavurur
Oldu sabır azığım geçti hayli zaman
Sineme kor yağdırdı vefa dağlarım
Gölüme gam düşürdü bu ahu zarım
Nurundan korundan yaratıldı varım
Oldu sabır azığım geçti hayli zaman
Sitem edip sözlerin çatma bu cana
Sırlar aşikâr oldu çoktandır bana
Umut ruhumda sızlar binlerce yara
Oldu sabır azığım geçti hayli zaman
H.K.
Artık üç mekânım olmuştu iş yerim evim ve Hacı Bayramı Veli makamı ve çevresi,
huzur bulduğum üç yer, hiç bir şey yapmadan mekânda otursam uzaktan tefekkür etsem bile
tüm yorgunluğum çıkıyor manevi duygular beni sarıyordu. Gönlü ve gözü yaşlı idim haktan
başka hiçbir şey konuşmak istemiyordum. Pirim hazreti Veysel Karani olmuş onun yolu da
galiba bizi kendine çekmişti.
Hiçbir Allah dostunu ayırt etmezdim. Hiç bir grubu da birbiri ile kıyaslamazdım. Her bir evliya hayatında birçok hikmetler sezer onlar üzerinde tefekkür yapar hak olan yaşantılarına hayran kalır ve dua ederek yeryüzünde gökyüzünde ikisi arasında bulunan âlemlerde ilim ver irfan verdiklerinin sayısını çokça artır Ya Rab bel âlemin derim ve daim dua kılarım.
Ve her daim onlarda birbirlerini gördükçe şükretsinler güzel esmalarının türlü tecellilerini
kendilerinde seyretsinler diye niyaz ederim. Tabi işlerinde özel gönlümden çıkaramadıklarım
elbette vardı bu onların zatına değil yine yapmış oldukları Allah u Rahmanın yardımıyla hak
için bizzat yaşayarak söyledikleri hikmet içeren sözlerinden ve hallerinden kaynaklanıyordu.
Rabbim onlardan daha da iyi ve güzel olanların sayısını çokça artırsın bizi ve sevdiklerinden nicelerini alemlerden eksik etmesin.
Haydi bakalım pirim Yunus Emre yi kim bilmez ki Anadolu’nun yetiştirdiği en büyük veli....
Kudret âlemine dost doğru inip çıkmak her veliye nasip olmaz kolay değildir.
Neyini nasıl anlatsam haddime düşmez çünkü her hali beni alt üst etmiştir.
Rabbimin yardımı olmazsa idi kim bilir ne olur idik.
Yunus hep hak söyler sözü evet bu da kesin böyledir.
Mesneviye bakar kardeşimiz uzun etmiş bunun aslı ete kemiğe büründük yunus diye göründük buyurmuştur.
Yine bizi sardı bir celal
ÂŞIK YUNUS
Kudret âleminde adın yazılı
Gönül diyarında yerin kazılı
Bakma bu sözüme âşık Yunus’um
Hikmet pınarından nice sözün yazılı
Kendin gelmeden önce özün gelir
Hangi makama varsak izin gelir
Kimse bilmez halini âşık Yunus’um
Hakikat âleminden daim hazın gelir
Zaman bağladın emre ovasında
Eğri bulunmaz onun yuvasında
Geldi geçti ömür âşık Yunus’um
Erimezler de erir gönül kovasında
Sezgi ile yazılmış bunca yazını
Mana da anlamaz bazen sözünü
Sırrı muamma bunlar âşık Yunus’um
Hakikat çözer gerçeğin özünü
Âlemi irfana niyazla vardık
Subhan dan marifet hakikat aldık
Hür Rahman dan bunlar aşık Yunus’um
Açıldı perdeler ummana daldık
Hür kulum kırk idik üçle bir olduk
Geçti hayli zaman kutupla dolduk
Murat hâsıl oldu âşık Yunus’um
Kudreti alada biz bizi bulduk.
H.K.
Bizde gayret içinde arıyorduk amma neyi aradığımızı bilemiyorduk ve üzülüyordum
hakikat nehrine yaklaştıkça geçen günlerimi düşünüp sanki bomboş geçmiş gibi ağlıyordum.
Ya Rabbi seni gerçek olarak tanımaya zamanım yetmez sen bana yardım edersen ancak olur bana katından ilim, kudret, hikmet, imkân ve afiyetini ihsan niyaz kılıyor ve ağlıyordum.
Nefsimi de iyi biliyor bu nefsani yük ile nasıl yapacağım ya Rabbi diyerek hüzün içerisinde günlerim geçiyordu.
Bazen ağlamaktan nefes alamıyor idim eşimin evde olmadığı bir hafta sonu nafile
ibadet için kalkıp abdest aldım evde odama çekilip harf sayısı kadar okuyarak Ayet-el Kürsü ile
namaz kıldım maksadım ve niyetim yoktu sadece içime coşkunluk gelmişti, Rabbimin
huzurunda olmak istemiştim. Namaz bitti banada manevi bir huzur geldi ve beni bir uyku bastı bende kendimi yatağa zor attım uyuya kalmışım.
Gündüz idi bir rüya görmeye başladım rüyamda tanımadığım bom boş
ve düz bir arazide toprak duvar üstünde oturuyordum. Sabaha karşı idi üzerimde siyah bir
giyecek vardı. Omuzuma bir el değdi ve güzel bir ses ile bak burası kırkların yeridir dedi.
Dönüp arkama baktım üç adet Kâbe gibi kerpiçten yapılmış fakat üstleri uçmuş yani
harap vaziyette yer gördüm bende gelen sese cevap verdim mübarekler terk etmişler dedim.
Ve geri kendi istikametime döndüm. Aynı ses bak geldiler dedi. Döndüm baktım sanki
yeniden imar olmuş simsiyah fakat üstlerinde hiç yazı yok idi hemen yerimden kalktım o
tarafa doğru yürümeye başladım. O arada hep birlikte çok güzel sesle salavat getiriyorlardı.
Salavatı bende onlar ile birlikte yapıyordum. Görünmüyorlar fakat içeriden sesleri geliyordu
ilk kez duyduğum ve hiçbir yerde görmediğim bir usul ile ilahi gibi hem söylüyorlar hem de
bana öğretmiş oluyorlardı. Salavat şöyle idi; Allahümme sali ala seyidina Muhammedin
(…… ) inne biyü ümmi yuva ala alihi ve sahbihi ve sellim.
O kadar güzel söylüyorlar ki ses adeta bizi içine çekiyordu. Salavatın arasına bir büyük esma ekleyerek okuyorlardı ve bende hem söylüyor hem de onlara doğru yürüyordum.
O arada semadan sabah ezanı okunmaya başladı ezan saba makamında çok güzel bir
sesle okunuyordu. Bu ezan semadan aşağı doğru insanı adeta sarıyor idi o kadar güzeldi ki
anlatmak mümkün değil. Ezan okunmaya başlayınca kırklar meclisi sustular ve bende
olduğum yerde donup kalmış ezanı diliyordum. Ezan bitmeye yakın içimden bir ses namaza
mı gitsem yoksa kırkların yanına mı derken ezan bitti ve içimdeki ses sen namaza git bunları
görüyor isen zaten namaz hürmetine görüyorsundur dedi ve bende geri dönüp gideceğim vakit
bana göre sağ tarafta olan birinci kırklar meclisi açıldı. Siyah gür kısa sakallı genç biri çıkarak
bana seslendi, nereye gidiyorsun abdest mi alacaksın gel burada su var burada alırsın dedi ve
beni yanına çağırdı. Bende yanına varınca gördüm ki orada bir çeşme var maşallah çok gür ve
berrak akıyordu ve onun bulunduğu alanda birçok dolu ibrikler vardı. Aramızda sadece
dizlerimin hizasında bir duvar var birbirimize dokunacak kadar yakındık. Ben oradan abdest
almak niyeti ile uzanıp bir ibrik aldım. Onu bana ver diyerek elimden ibrik i aldı suyunu
boşalttı ve deryadan akan taze sudan doldurdu al bunu bununla abdest alır sonrada suyu
içersin dedi. Ben abdest vazifesi ile meşgul iken semadan uçarak piri fani olmuş ihtiyarlar
geliyor ve o gencin kulağına bir şeyler söylüyorlar karşısına geçip bekliyorlardı sanki rapor
veriyorlardı. Bir iki üç derken çok celallendi ve onlara yüksek bir ses ile halinizden şikâyet
etmeyin diyerek işaret parmağı ile beni gösterdi şunu görüyor musunuz işte biz onu
yetiştiriyoruz dedi. O an dizlerim titredi bir an nutkum tutuldu ve içimden fırtına çıkmış gibi
öyle bir Allah diye haykırışım vardı ki hem de bir değil üç kez üçüncü haykırışımda uyandım.
Uyandım fakat hem sevinçliydim hem de bir anlam verememiştim. Sevincimin nedeni
bir nevi Rabbim benden umudunu sakın kesme ey kulum diyordu ve dua ve niyetlerimin de
isabetli olduğunun gösteriyordu, rüyamız hak rüyası idi bir anlam vermeyişim ben kimim ki
ya Rabbi ben nefsimi iyi bilirim bu hal nedir böyle diye de nefsimi yeriyordum.
Yine bizi sardı bir celal
Yeri gelmişken bura bir şiirimi zikretmek isterim 41 adet beyit yazmış idim bir kaçını arz
edeyim
BİZİM
Toprağa yatınca hemen kalkarız
Mahşerde söylenecek sözümüz var bizim
Nefsini satana döner bakarız
Gaflet ile kalanda öcümüz var bizim
Yağmur olur bulutlardan yağarız
Kaynak olur kuyulardan taşarız
Rüzgâr olur yüce dağlar aşarız
Kudreti kadirden de gücümüz var bizim
Kader kalemim inşallah ı yazar
Nazar kalemim Maşallahı yazar
Hak meydanlarında zulüm ne gezer
Uhud eteklerinde tozumuz var bizim
Tevazu’ u muhabbete katarız
Şemsi alır Mevlana ya koşarız
Ayrılık hasretin yıkar atarız
Âlemi berzahlarda şanımız var bizim
Zülkarneyn ile göklere çıkarız
Ak olur kara delikten geçeriz
Yecüc ve Mecüc e zaman biçeriz
Fezanın yollarında izimiz var bizim
Mağaralarda biz mekân tutarız
Kıt mir ile beraber girer yatarız
Zamanın çarkına zaman katarız
Ashabı Kehf te de yerimiz var bizim
Hür kul um ötelerden seni çekerler
Gönlüne hikmetli nurlar ekerler
Hakikat kapısın açar beklerler
Galu belada verilmiş sözümüz var bizim
H.K
İşte böyle yaratıp yaşatıp söyleten Rabbimin şanı yücedir. Hayatımıza devam ediyor idik.
1994 krizi yaşandı ve banka da sıkıntı çektiğimiz gibi hikmeti ilahi Rabbimiz bize
Müslümanların halini öğretiyor idi. Maalesef madde birinci planda yer alıyor mana peşinde
koşanları bile dünya menfaat hırsı sarmıştı kaldı ki hakkın rızasını sen düşün. Zaman geçti
kargaşa ortamı sükûnete ulaşınca bizde biraz olsun rahat ettik. Yine hacı bayram
ziyaretlerimiz başlamıştı ve eski eserler satan kardeşi ilmi havas ile meşgul bir kitapçı vardı
ismi Muhammed idi muhabbeti bol bir insandı ve beni de çok severdi. Kardeşi Alaattin garipti
abisinin yanına Kerkük tarafından çalışmaya gelmiş çok iyi Arapça ve Osmanlıca biliyordu.
Benim merakım doğrultusunda el yazma eserler bulduğunda benim için ayırırdı.
Rabbimin sadık kullarını kitaptan ya da rüya kanalı ile görmüştüm fakat canlı olarak hiç
tecrübe etmemiştim sezdiğim insanlar vardı fakat benim kalbim bir türlü yanaşmak
istemiyordu.
Yeri gelmişken bir hatıram canlandı paylaşmak istiyorum. Henüz Çağrı doğmadan
annem vefat etmişti. O dönemler de ben yine ağlamaklıydım tüm evliyaların yaşadıkları güzel
halleri sanki kendime vazife kılmış gibi öyle yaşamaya çalışıyordum ve anneme alt iki sokak
ötede oğlu arkadaşım olan bir muhtereme gidip annem için 40 gün Yasin okumasını rica
ettim. Bilemedim tabi kendisi şeyh imiş fakat okumamda demedi.
Allah arzı olsun neden çünkü bitirince verecek hiç bir şeyim yoktu parasızdım hanımı
için ne buldum ise bir komşunu yardımı ile götürüp hediye ettim. Almamda demedi fakat ne
hikmettir bilemedim halada bilmiş değilim yıllar içinde o zatı muhteremin olduğu bir rüya
görmüştüm.
Rüyamda doğduğum kasabanın meydanındaydım. Küçük kardeşim Emrah da
yanımdaydı hava güneşli bir yaz günüydü. Gündüz öğle vakti olsa gerek ki güneş tepemizde
idi. Ben rüyada kardeşime Deccal-i anlatıyordum. Deccal ne yapar tarif ediyor özelliklerini
onu tanıyabileceğini söylüyordum. Onun çok güçlü olduğunu taşı bile işareti ile iki ye
ayırabileceğini sakın inanma mümin gerçek olur ise şahadet çekerek o da yapar diyordum.
Onu görünce tanırsın ondan sakın çekinme onunla savaş usulünü anlatıyor nasıl
yenebileceğini tarif ediyordum. Şahadet parmağını kaldırıp ona doğru tutacaksın ve ‘’
Eşhedü en la ilahe illallah Ya Ehad (cc) ve eşhedü en le Muhammeden abduhu ve
resuluhu’’ diyeceksin diyordum ki işte Deccal gidiyor dedim. Arkasından tanımıştım başı
kapalı beyaz örtülü fakat bizi görmüyordu yürüyordu bizi görmedi onun yüzünü de biz
görmemiştik. Bir şeyh gibi olduğu giyimden belli idi yürüyüp gider iken bir anda durdu. Bize
doğru döndü ve uzaktan bakışı sanki yanımda gibi göz göze gelmiştik. Hemen ben bana
öğretildiği şekilde ki kelime-i şahadeti okumaya başladım.
Şahadet parmağımı kaldırdım ona doğru tutup okumaya devam ettim. O da giderek
hem küçüldü hem de uzaklaştı rüyada tamam oldu. Uyanmıştım. Hamt ve şükürler olsun bizi
koruyup kollayan bize hikmet kapılarını açıp öğreten Latif-ül lütuf olan Aziz Allah’ıma.
Bu rüya üzerine çok düşündüm hikmetleri ve tecellisi ve bana olan faydası çok
büyüktü ne zaman cinlilerin saldırısına bir şekilde uğrar isem bu şahadeti getirdiğim anda
ortalık toz duman oluyor saldıranlar perişan oluyordu. Rabbimiz bildirmezse biz nereden
bilirdik. Anlayamadığım şey rüyada gördüğüm deccal in komşumuz ve de anneciğime Yasin
okuyan zatı muhteremin kılığında olmasıydı. Kendisini kasabada muhtelif zamanlarda kaç kez
gördüm ve rüyayı arz etmek istedim ise bir türlü hayâm beni bırakmadı. Nice sonra anladık ki
Rabbim bizi yetiştirirken bazı şeylerden uzak tutuyordu o mübarek insanın bize öyle
görünmesi bir hikmet gereği olsa gerek, Rabbim onu vesile kılarak bizi sözde cemaat ve
yapılanma ile sahte şeyhlerden koruyor idi.
İşte o günden sonra nerede bir cemaat ve şeyh görsem ondan kaçar olmuştum. Çünkü
Rabbimi sevenler o kadar azdı ki ne yapmalıyım diye hep gizli hüzün içinde idim.
İşte tanıştığım kitapçı Muhammet beni iyi analiz etmişti hakiki dostları aradığını
biliyorum benim tanıdığım ve seni tanıştırabileceğim iki âlim var fakat biri tütün tiryakisi
diğeri Ankara ya yenilerde geldi doğulu bir âlim dedi. Bende şeyh değil değimli dedim. Dedi
yok salonu tamamen kitaplar ile dolu. Dünya da ilk on âlim içerisindedir. Beni de çok sever
ismi Mehmet Emin ER dedi kim olduğunu hiç bilmiyordum nasıl tanışabilirim diye sordum
dedi ki bende bir kitap var onu mutlaka görmek ister demet evlerde aynı sitede oturuyoruz
sayılır ben bize davet edeyim sende gel tanıştırayım dedi ve dediğini de yaptı. Bende orada
ilmi ile itikat ve istikamet yolunda yolumu aydınlatacak İmanı İslam ı ihsanı ve takvayı hakkı
ile izah edecek ve yaşayacak bir piri fani bulmuş idim. İlk ilim hocamı bulmuştum kendisine
eğitim ve ilim öğrenme talebimi iletince bana baktı az işitiyor ve az görüyordu ve dedi ki
olmaz. Kendisi şeyhlik yapmıyor ilahiyat talebelerini yetiştiriyor idi. İkinci kez evine gittim
oğlu İbrahim ile de tanıştım tekrar rica ettim olmaz dedi.
Anladım ki ötelerden beni bırakmıyorlar, bende niyet ettim ilahi her ne olursa olsun
bana lütfedeceğin hakikat yolunu hiç bırakmayacağım fakat bu yol öğrendim ki çok çetindir
gerçek erenlerinle kendimi de kontrol etmem gerek bana hak üzere her daim yardım eyle
diyerek ve kalben niyet ederek üçüncü kez gittim. Sitenin içinde cami vardı çıkmasını
bekledim ve evine kadar birlikte yürüdük tekrar talebimi iletince anlıma iyice baktı ve peki
evlat dedi. İçeride bana şeyh seydanın hocasının tarikine yani yoluna girdim diye talim ettirdi
ve günlük bazı vazifeler buyurdu bende sadakatle onları yerine getiriyor manevi vazifelerimi
aksatmamaya çalışıyor ayrıca bıkmadan hakikat arayışlarıma devam ediyordum. Nerede ise
kimsemiz yoktu sanki bir o bir ben vardık. Bizi vefat etmiş hocasına teslim ederek bizi
üveysin edebinin dışına çıkarmadı. Ne zaman hocasından bahsetse gözleri dolar ağlardı. Her
şeyin bir zekâtı var bizde ilmin zekâtını veriyoruz derdi. Dünyanın dört bir yanını emri maruf
için ziyaret eder oralarda ilmi münazaralar yapar idi. Hatta papaz dahi ilimi karşısında
Müslüman olmuştu hiçbir zaman kibirli olmadı bize dahi misafir olduğumuzda kendi hizmet
ederdi. Hatta bir gün bir tepsinin içinde üç meyve suyu getirdi biz içerken dedi ki sünnet olan
herkesin aynı kaptan yemesi değil bir sofra veya masa etrafında yemesidir dedi. Bütün bir
ömür istikametten ayrılmadan hak üzere yaşadı.
Allah ondan daim razı olsun bizi de sevdiklerinin katına ulaştırsın. Bana ismimi sordu
dedim Cengiz efendim yüzüne baktım biraz durgundu dedim ki efendim siz ne buyurursanız o
olsun dedim. Dedi ki senin ismin Abdullah olsun peki efendim dedim. Ve ilk manevi ismim
Abdullah olmuş idi, biz onu sever idik o da bizi sever idi çok şey öğrendim çok şey çünkü o
her bildiğini yaşardı yumuşak huylu geniş gönüllü idi garip ve sade bir yaşam sürerdi
hurafelerden uzaktı ayrıştırıcı değil daim birleştirici idi.
Burada bir hatıram canlandı hocam anlatmıştı tevafuk oldu zamanında bir âlime talebe
olmak isteyen bir genç varmış hali vakti de yerindeymiş. Ne kadar uğraştı ise talebe kabul
etmiyormuş. Arada aracılar çok rica etmişler bunun üzerine gence demiş ki oğlum daim
abdestli ol evden çıkmadan doksan bin adet Ya Latif esmasını zikir eyle ondan sonra yanıma
gel o zaman kararımı vereceğim diyor. Aynen dediği gibi yapıp yanına geliyor efendim bir
rüya gördüm rüyamda katil olmuşum beni idam ediyorlardı. Sonrada uyandım başkada hiç
rüya görmedim. Gel oğlum gel öp elimizi diyor hamt olsun rüyada atlattık. Dedikten sonra
talebesi olarak nice manevi mesafeler kat ediyor.
Mehmet Emin hocam oğul amelini bile mezhep üstü yap. Kimse ben Hanefi, Şafi,
Maliki, Hanbeli denim demeden hepsinin üzerinde amelini yaşamaya çalışsın asıl olan budur
derdi. Örneğin; abdest alır iken her bir görüş başı mesh yaparken farklı yapıyor. Şafi olanlar
parmakları ile başının bir kısmını yaparlar ise abdest tamam oluyor. Fakat Hanbeli ise başın
tamamını şart koşuyor sen tamamını yap oğul o zaman hiçbir imam abdesti tamam olmadı
diyemez derdi.
İtikat konularda ise eğer senin o gün için benimsediğin bir anlayışa göre muhalif
olanların görüşlerinin Kur’an’dan delilleri daha iyi ve kavi ise o görüş konusunda onlara tabi
ol derdi. Unutma ki oğlum büyük insanlar bile ömürlerinin sonunda o kadar mürekkep yalayıp
kitap yazmışlar ama koca karı itikadı ile yani ilk inananların itikadı ile göçüyoruz bu
dünyadan demişlerdir. Örneğin İlk inananlar Allah’ın eli var olduğunu biliriz nasıl olduğuna
karışmayız diyerek bir itikat ortaya koymuşlardır. Sonrakiler ise bu konuda birçok görüş ileri
sürmüşlerdir. Mesela bu el Kudret elidir. İnsanın kine benzemez gibi görüşlerle bu duruma
kıyas ilmi ile cevap bulmaya çalışmışlardır. Bu gibi konular üzerinde nice ayrılıklar
yaşanmıştır. Hepsinin de kurandan delilleri vardır.
Bakın oysa ilk Müslümanlar ne güzel yapmışlar biz eli olduğuna kesin olarak iman
ederiz ama nasıl olduğu kendisinin bileceği bir iştir. Ne güzel bir şekilde konuyu çözmüşler.
Fakat hocam derdi bizler taklit eden bile değiliz herkes birbirinden görerek yaptı dolayısı ile
taklidi imanda muhabbet çok olmaz ise insanın imanı tehlikeye düşebilir. O yüzden tahkik
lazımdır. Geniş gönüllü olasın oğul İslam a girmek çok kolaydır fakat çıkmak o kadar kolay
değildir, herkese kâfir damgası sakın ola ki vurmayasın derdi. İnsan sabah kalkar akşama
kadar, akşam yatar sabaha kadar söylediği sözlerden küfre girebilir derdi. Çok düşünün az
konuşun gönlünüzü yormayın ki hikmetler yeşersin. Nefsinizin hakkını verin hazından men
edin derdi. Ne kadar yaşarsak yaşayalım bir gün mutlaka öleceğiz ne kadar seversek sevelim
bir gün mutlaka ayrılacağız ne yapar isek yapalım bir gün mutlaka hesabını vereceğiz o gün
gelmeden Rabbin rızasını kazanmaya bakın derdi. Bir gün camide namaz kıldık müezzin
arkadan Kur’ an okuyordu sesi de çok güzeldi. Hocam da önde idi baktım oturduğu yönden
geriye döndü müezzine bakıyor tabi ben sandım sesini beğendi kim diye bakıyor koskoca
camide tek hocam geriye dönmüş okuma tamam olunca sonra geriye kıbleye döndü ve dua
ederek ayrıldık sonradan anladım.
Oğlum Allah’ın kelamına sırt dönülmez dedi ondan sonra o camide kuran okunurken
müezzin hocanın yanına gelip oturur öyle okurdu. Oğul ne olur ise olsun parmağa değil
gösterdiği yere bak ilim ehli, şeyhler karanlıkta ışık tutan bir lamba gibidir güneş doğunca o
lambaya ihtiyaç kalmaz derdi. İşte bizde azda olsa bu hatıralar ile onu burada hatırlıyoruz.
Bizi Rabbimize dost doğru yanaşma edebine soktuğu için ne kadar şükretsek azdır.
Yine bir celal sardı bizi.
BİR GÜL’ÜN
Hayret makamını geçtim
Acayiplik sırrın aştım
Aşkın badesinden içtim
SARILDI gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Hiçlik mekânın da hiçtim
Nasip deryasından taştım
Zaman perdesinden geçtim
TAKILDI gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Manalar şaşkın halimden
Amber kokusu kendinden
Şükrün dökülür dilimden
KIVRILDI gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Kudret nişanı verdiler
Yoluma imkân serdiler
Dostu dost ile koydular
AÇILDI gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Titrer vücut ikramından
Umut şaşkın ihsanından
Sukut benim ikrarımdan
KURULDU gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Hür kulum ben beni buldum
Aşkım ile kavil kıldım
Hu diyerek devran döndüm
BAĞLANDI gönlüme bir GÜL’ÜN ey Vallah
Hür Kul
Bizim tayinimiz Ulus şubesinden Necati Bey genel müdürlüğe tekrar ilk çalıştığım
yere çıkmıştı ve artık uğrağımız Kızılay, Demet ve Keçiören olmuştu her ne kadar üstadım
bana bildiğim zikirleri verse de ben yine de kendime vacip kıldığım usullere bir yandan da
devam ediyordum. Bazen rüyalarımda kendisinden icazet aldığım gibi Rabbim hikmet
yaşatarak ta bize müsaade ettiriyor idi. Hocama gitmiştim sadece ben ve oğlu İbrahim vardı
bir telefon geldi telefonun mikronunu açtı bizde dinliyorduk. Kişi imdat istiyor cinlerin
çocuklarını rahatsız ettiği ile ilgili gibi şeyler söylüyordu, hocam bir şey demedi bir isim
söyledi onu ararsan iyi olur bu işleri bilir dedi telefonu kapadı. Bize baktı dedim ki efendim
bu konu şu kitapta var İbrahim o kitap bizde var dedi ve hemen getirip ilgili sayfayı hocama
uzattı okudu ve geriye yaslandı ya bu çok güzelmiş keşke telefon numarasını alsaydık dedi bu
hikmetle tevafukla anlıyorduk ki bize de bu tür dualar için icazet vardı.
Bu arada ağlamalarım yine durmuyor eşim de hamile idi ve tayinim çıkmadan önce
doğum yapmıştı hep derdim Serap benim bir kızım olacak sarışın mavi gözlü olacak diye
inanmazdı mümkün değil sen deli misin ikimizde ne sarışın nede mavi gözlüyüz olmaz derdi.
Evet, kızım oldu sarı saçlı ve mavi gözlü Rabbim onu öyle yarattı sonra gözünü elaya saçını
kumrala çevirdi çok şükür Halik Rahman Rabbimize sözümüzü yere düşürmedi. Hocamda
etlik tarafından ev almış taşınmıştı bende oraya gider idim bir gün gidip kapıyı çaldım
abdestliydim ve kapı açıldı biraz bekledikten sonra içeri girdim hemen salonun kapısını açıp
salona geçtim. Salon uzunlamasına büyüktü her taraf kitaplıktı cam kenarına hocam iki
dizinin üstüne oturmuş kitap yazıyordu benim geldiğimi duymadı ben niçin rahatsız ettim
diye üzülmüştüm sessizce kapı ağzına diz kırıp oturdum. Hiç kıpırdamıyordum ve aksilik ya
tam burnumun içine sinek kondu bende nefsime sana ceza olsun diye onu ellemeyeceğimi ne
kadar ısırırsa ısırsın derken dizlerimin üstünde uyuya kalmışım o halde düşmeden nasıl
uyuduğuma hala hayret ederim.
Uyanınca baktım ki hocam bana dönmüş beni seyreyliyordu hemen gidip elini öptüm
ve bana oğul biz hak için bir şey yazarken önce abdest alıyoruz sonra yazıyoruz eğer araya
dünya kelamı girer ise tekrar abdest alıp yazmaya başlıyoruz dedi. Evet, utanmıştım fakat
anladım ki Rabbim beni onun bu güzel edebini ortaya çıkarmam için vesile kılmıştı sizlerde
öğrenmiş oldunuz. Benim zahiri ilmim yok idi üstadı da rüyada çok görür idim ve onları da
gelip anlatırdım. Sende çok rüya görüyorsun oğul dedi ondan sonra epey bir zaman rüya
göremedim bunu anlatınca da tebessüm etmişti fakat gülünce sadece dişleri görünürdü dilini
göremezdin.
Bir gün rüyamda cinler ile görüşmek için kendisinden izin istedim rüya bu ya
bilemedim olmaz dedi. Bende efendim hocamız seyda onlara ders verirmiş onlar ile görüşür
İslam a davet edermiş dedim. Bana o başka sen başka dedi. Ben ısrar edince, sen bizim
talebemiz değimlisin dedi, bende evet efendim dedim, öyle ise geç otur yerine dedi şahadet
parmağını bana uzattı kendimden geçtim bütün vücudum diken gibi oldu uyandım ama nerede
ise hala o hal içinde idim. Bu rüyamı da anlatınca tebessüm etti.
Bu arada bir yandan kendi kalbi doğrular üzerinde de çalışmalarıma devam ediyordum
ve İskender türenin yazmış olduğu zülkarneyn kitabını beğenmiştim bana nedense daha
gerçekçi geliyordu, çok dikkatimi çekmişti çünkü geleneğin dışında göklere yolculuk
yaptığını söylüyordu. Kitabı alıp hocamın yolunun tuttum yanın da birkaç kişi daha vardı ben
konuyu açmak istedim fakat böyle hurafelere aldanma hep sen böyle soru soruyorsun ayıp
olur diye beni vazgeçirdiler. Biraz zaman geçti otururken oğlum sen hep soru sorardın yok mu
bugün bir şeyler dedi. İşte bana ruhsat dedim ve bende hemen sordum ben anlattıkça yanında
kiler içten içe bana kızıyordu fakat hazret beni iyice dinledi ve ayağa kalktı kütüphanesi çok
büyük ve tamamı kitap dolu idi oradan bir kitap aldı ve açtı ayakta okumaya başladı. Biz ise
yerde büyük ilim taliplerinden fırça yiyorduk. Sonra oturdu dedi ki bu kadar kitapların olduğu
kütüphaneden bir tefsir seçeceksin oradan bir cildini alacaksın ve ortadan bir yer açacaksın
orada da bu konu yazacak bu ne kadar mümkündür dedi ve okudu bak oğul burada Hz. Ali;
Allah onu bir bulut üzerinde göklere çıkardı diyor dedi.
Gönlüm rahatlamıştı adeta bana da Kur’an canlıdır oğul sakın ola ki sadece bir görüşe
takılıp kalmayasın imanını tahkiki yapasın en sağlamına uyup öyle yaşayasın der gibiydi. İşte
böyle anlatacak çok şey var fakat inanın ayrı bir kitap konusu olur çok azını ve birlikte olan
anılarımdan şu an için zikredilmesi gerekenleri arz ediyorum. Bir gün yine gitmiştim ziyaretin
tam ezan vaktine getiriyor idim çünkü mutlaka camiye çıkar idi öylede olmuştu namaz
edasından sonra her zaman yanından ayrılmayan yaveri ile birlikte oğul haydi biraz şöyle
gezelim dedi ve yürümeye başladık. Bir tepe üzerinde yüksek bir yerde park vardı oraya kadar
yürüyor iken oğul bu toprak iyi kula üstümüzden alma, zalim kul için bunu altımıza al ya
rabbi diye dua eder dedi. Parka geldik bir bankta oturduk bana dönerek oğul söyle bakalım şu
otlar mı yüksektir yoksa ağaçlar mı dedi. Tabi oturduğumuz yer bir tepe idi aşağıdan da kavak
ağaçları nere de ise büyümüş tepenin boyu hizasın gelmişti amma otlar yüksekte
görünüyordu, yine de ben cevaben efendim soruyu soran hikmetini daha iyi bilir siz ne
buyurusunuz dedim. Tebessüm etti ve oğul bu otların yüksekliği bulunduğumuz küçükte olsa
dağdandır. Otun kendisi çok küçük ve dayanma gücüde çok azdır. Fakat dağ sayesinde yüksek
görünür. Bu ağaçların yüksekliği ise kendiliğindendir yıllar geçmiş onlar ne kışlar ne fırtınalar
atlatmışlardır.
İşte ilimde böyledir insanın kendi çabası ve gayreti gibisi yoktur dedi. Soruyu bana
sorduğu için bizde gayet iyi anlamıştık. Manevi değil de eğitim ayrılığı yaklaşmış yine bize
çaba ve gayret yolu görünmüştü ve bu uğurda meşakkatli bir yolculuk vakti yaklaştığı
anlaşılmıştı.
Yunus Emre pirim de ille de buğday dedi, kısa yol yerine kavak misali uzun yolu seçti
kendi bile kendini bilemedi Rabbim ona başkaları üzerinde yine kendi halini ve kıymetini
gösterdi onun selamına da bizde selam olsun deriz. Yani üstadım beni bir yere kadar getirmiş
kendisinde olanı bizim alabileceğimiz ölçüde vermiş bize yine yol görünmüştü fakat zamanı
ne zaman olur bilmiyordum. Bu zamanlarıma ne kadar Rabbime şükretsem azdır daim şükür
olsun Rahman rabbime. Rabbim ihsanı ile tecelli etmiş benim ile günahlarım arasına
merhametini katmış bana müjdeyi rüyamda vermişti şahit olarak Rabbimiz bize yeter.
Üstadımla ilk tanışmama müteakip ismimi Abdullah koyduktan sonraları idi bir rüya
gördüm rüyamda nüfus kâğıdının tüm bilgileri silinmiş sadece resmim kalmıştı uyandım ve
gidip üstadıma anlattım. Tebessüm etti sen nasıl yorumladın dedi efendim dedim günahlarım
af olmuş yeniden doğmuşum olarak yorumladım. İsabetli yorumlamışsın dedi. Çok şükür
Rabbime bizi teselli ediyor bize umut verip bizi bırakmıyordu.
Hayat takviminde yıllar geçiyor ve bende işimde terfi alıyordum hem yeni işe alına
alınan personellere eğitmenlik yapıyor hem de yeni açılan şubelere gidip bir ay veya duruma
göre daha az kalıyor şubeler işlemlere alışıncaya kadar yardım ediyordum. Burada bununla
ilgili bir anımı paylaş istiyorum. Konya şubesi açılış hazırlıkları için Konya ya gitmiştim ve
merkez büyük otelde kalıyordum hafta sonları Ankara geliyor hafta içi tekrar gidiyordum her
fırsatta iş çıkışı Hz. Mevlana’yı ziyaret ederdim çok güzel bir koku aldığımda oradaki
ruhaniler ile ruhen iletişimde olduğumu anlardım.
Tevafuk bu ya otelde Konya da ikamet eden ve üstadımın hocasını en küçük talebesi
ile karşılaştım. Bana dedi ki eğitimimin son zamanları idi Seyda rüyamda talebelerini
toplamış masanın üzerine makamları dökmüştü ve kim neyi almak istiyor ise alsın dedi.
Herkes bir şey aldı ve masada bana sadece ilmi havas kaldı ve bende onu aldım. Onu
tanıdığıma çok sevindim iyi bir havas ilmi sahibi idi istifade ettim. Tevafuk devam ediyordu
ben bir ilkindi sonrası otel den ayaklarım bugün beni nereye götürecek diye çıktım ve
yürümeye başladım. Yürür iken dalmışım baktım yine Hz Mevlana’ya doğru gidiyorum.
Hemen yolumu ilk sağa dönen sokağa çevirdim ve lokantada karnımı doyurdum. Dışarı
çıkınca gözüm karşıda dini kitaplar satan büyük bir işyerine takıldı, karşıya geçip camdan
içeri bakınca bir masaya oturmuş beyaz örtü giymiş bir zatı gördüm, masanın iki yanında öne
doğru sıra halinde oturanlar onu dinliyordu. İş te oldu demek ayaklarım beni buraya
getirecekti dedim ve içeriye girdim ve hemen en sonda ki sandalyede oturan ben emsal
arkadaş kalktı beni müşteri sandı ve buyurun diyerek karşıladı.
Ben kendisinden özür dileyerek bu zatın kim olduğunu sordum. İslam da evlilik
kitabını gösterdi bunun yazarı Medine de yaşar buraya çok nadir gelir dedi. Kardeş bende
oturup sohbeti dinleye bilir miyim dedim olur dedi ve masaya göre masanın sol tarafı en son
köşeye oturdum.
Fakat mübarek hiç yüzüme bakmıyordu ama manen de beni süzüyordu. Ben içimden
keşke masanın sağ yanında ilk sandalyede oturan kalksa da oraya otursam dedim. Biraz sonra
o kişi uyudu uykudan, Allah diye nara atarak uyandı hemen su içirip kaldırıp götürdüler. Bize
de sohbet fırsatı doğmuştu hemen oraya geçip oturdum ve efendim ben kendimi tanıtayım
faizsiz bankada görevli memurum burada yeni şube açıyoruz o yüzden bulunuyorum büyük
otelde kalıyorum ve otelden çıkmadan niyet ettim bugün ayaklarım beni nereye götürecek
diye o yüzden işte buradayım dedim. Ve tanışmış olduk. Sohbetin bir bölümünde manevi
ilimlerden bahsedince bu uğurda can vermek lazım can ortaya koymadan çok zor dedi. Ben
müsaade alarak efendim peygamberimize sormuşlar, ey Allah’ın Resulü ahrette size komşu
kim olacak, peygamberimiz (sav) beni en çok seven benim komşum olacak buyurunca ey
Allah’ın Resulü herkes sizi sever biz en çok seveni nasıl anlayacağız diye sorarlar. Bunu
üzerine peygamberimiz (sav) de beni en çok seven odur ki dünya gözü ile beni hiç
görmemiştir, fakat çokça da malı vardır ona malın karşılığında dünya gözü ile peygamberini
bir an göreceksin deseler işte o bir an için malını verebilen kişi beni en çok seven kişidir
buyurmuş. Dedim ve ekledim efendim şimdiki beşer can verir mal vermez dedim.
Tebessüm etti konu sevgiden açılınca oda bana bir menkıbe anlattı bu hatırayı da paylaşmak istiyorum.
Uzak bir diyarda kıtlık olmuş halk zor durumda düşmüş oranın ileri gelenleri daha
fazla sıkıntıya düşmeden çare ara olmuşlar. O dönemde İstanbul da yaşayan büyük evliya
varmış ona giden boş dönmezmiş, bunu duymuşlar ve aralarından akıllı birini yardım için
vazifelendirmişler o da azığını alarak uzun bir yoldan sonra örneğin Anakara da büyük bir
handa konaklamış. Dinlendikten sonra tekrar yola çıkmış İstanbul a ulaştıktan sonra
beklemeden mübareğin yolunu tutmuş ve dergâha varmış, karnını doyurup dinlendikten sonra
huzura kabul edilmiş.
Durumunu arz etmiş ve cevabını beklemiş. O büyük veli evladım zahmet etmişsin
lakin bugün san verecek hiçbir şeyimiz yoktur demiş. Gelen kişi bir kez şansı olduğunu
biliyormuş çünkü huzura bir aldığını bir daha almazmış bu durum karşısında sukut etmiş.
Büyük Veli evladım lakin bir çift eski ayakkabılarımız vardır alır mısın demiş.
Gelen şahıs akıllı imiş almam dememiş efendim siz layık gördü iseniz bizde alırız
demiş ve alıp huzurdan ayrılmış. Huzurdan çıkınca yol azığını vererek uğurlamışlar ve oda
yola düşüp Ankara da hana gelmiş handa konaklamış ayakkabıları da atmamış çok eskiymiş
ama inanmazlar bana diye yanında götürmeye karar vermiş. O arada yük de hafif pahada ağır,
baharatlar, ipek kumaşlar enva i çeşit kervan ile İstanbul a giden bir kafilede handa
konaklamış. Fakat her birini bir telaş kaplamış özellikle kervan sahibinin benzi solmuş yemek
bile yiyememiş kâhyasını çağırmış demiş ben burada üstadımın kokusunu hissediyorum nedir
bu durum aradım bulamadım diye ifade edince efendim bizde kokuyu aldık aradık hiçbir
odadan gelmiyor bulamadık derler. Tekrar bakın bakmadık yer bırakmayın ne olur demiş,
gelmişler efendim koku ahırdan geliyor bir kişi parası olmadığı için orada kalıyormuş. Derhal
onu davet ediyor ve güzel bir sofra kurduruyor bizim garip ne olduğunu anlamıyor ama
geliyor karnını doyuruyor. Kendisine nereden gelir nereye gidersin diye sorulunca durumu
açıkça anlatıyor ve eski ayakkabıları çıkarıp gösteriyor.
Bunun üzerine kervan sahibi eski ayakkabılara bir bakıyor ve diyor ki şu gördüğün
şahıslar bana hizmet ederler ve şu kadar atım ve katırlar ahırda şu yüklerim var sayıyor ve
bütün bunları şimdi sana versem o eski ayakkabıları bana verir misin diyor. Derviş sen ciddi
misin evet diyor o zaman verdim gitti ve değiş tokuş tamam olunca ikisi de yolunu tutuyor.
İstanbul a varan sadık ve zengin talip üstadının huzuruna çıkıyor ve efendim siz bunları
emanet vermişsiniz bizde geri aldık buyurun diyor üstat tebessüm ederek soruyor karşılığında
ne verdin. İzah edince üstadı çok ucuza almışsın evlat diyor oda cevaben efendim biliyorum
fakat benden başka bir şey istemedi onlara razı oldu yok tüm malını vereceksin dese yine
verirdim hatta candan bile geçerdim deyince üstadı gel evladım gel diyor sarılıyor sarılınca
mana kapıları açılıyor. Diye anlatmış idi. Evet sohbetten birkaç gün sonra oraya tekrar
uğradım beni oranın sahipleri gençler karşıladı.
Dediler neredesin sen gelirsin diye bekledik, ben ne oldu dedim, dediler ki üstat
babamız o saate kadar asla işyerinde durmaz idi sen gelip ayaklarım beni buraya getirdi
deyince seni beklediğini anladık bizde seni bekliyorduk deyip kendisini çok sevdiğim bir
zatın kitabını hediye ettiler.
Kırklardan Konya Lâdik kasabasından hacı Ahmet ağanın hayat hikâyesi beni
ağlamaya doyurmadı. Hey mübarek hey işte ağladıkça gönlüm genişliyor genişledikçe de
hikmetlerle doluyordum. İşte kulun kula sevgisi böyle ise acaba hakkın kula karşı sevgisi
nasıl olur. Elbette akla sığmaz değil mi?
Bir gün Hz İsa bir beldeye uğradığında bir kişi yalvarıyor ne olursun bana dua et
kalbimde zerre Allah sevgisi olsun diye Hz İsa ısrara dayanamayıp dua ediyor. Bir zaman
sonra o bölgeye geldiğinde o kişi soruyor nerede diye dağa çıktı diyorlar. Gidip dağda onu
bulup sesleniyor fakat kul işitmiyor yanaşıyor ben İsa’yım diyor yine ses yok, melek geliyor
hüzünlenme ey İsa Allah sevgisi ile dolu bir kalp dünya kelamı işitmez ve yemin olsun onun
vücudunu kessen dahi haberi olmaz diyor.
Batini ilimlerde hocam olan Münir Derman hazretlerinden işitmiştim. Hz Musa
zamanında bir bölgede kıtlık başlayacağını Rabbimiz bildiriyor tam yedi sene Musa
peygamber gelip durumu haber verince halk toplanıp fakir hasta ihtiyar sakat çocuk demeden
bunlar bir olup tüm mallar toplanıp bir yerden dağıtılıyor hepsi bir kap çorbaya razı oluyorlar
ve tam altı yıl böyle idare ediyorlar.
Fakat tükeniyorlar ve ne olursun ya Musa rabbine yalvar öleceğiz artık kıtlık bitsin
diyorlar. Fakat cevap kıtlık yedi sene af yok. Bu sefer içlerinden bazıları dağlarda yabani
kabaklar var acıda olsa getirip onlar ile çorba yapıp içelim diyorlar yabani kabakları meydan
getirip balta ile kestiklerinde içlerinden buğday çıkıyor çok seviniyorlar. Fakat bu da ancak
altı ay yetiyor artık hiçbir çareleri kalmıyor ve ya Musa ya öleceğiz ya af olacağız Rabbimiz
bize hiç mi acımıyor bir daha yalvar diye çok ısrar ediyorlar. Hz Musa ya yüce Allah ya Musa
onlar birlik oldular ve kanaati tercih ettiler bizde kabak içinde buğday verdik.
Fakat kıtlık yedi sene buyuruyor. Musa ya Rabbi ben geri dönüp bunu söyleyemem
mutlak bir çaresi yok mu diye çok yalvarıyor. Rabbimiz var Ya Musa diyor bir yerde yaşayan
bir kulumuz vardır, bunların o kulumuzdan haberleri bile yoktur ona git deki Rabbimin sana
selamı var ve durumunu izah et eğer sen dua yapar isen Rabbim kıtlığı kaldıracakmış de.
Musa peygamber işaret edilen beldeye varıp o kulu buluyor.
Yaşantısı normal olan bir kul pek bir mana veremese de durumu izah ediyor ve
Rabbinin bildirdiklerini aynen tekrar ediyor. Bunun üzerine yerde oturan o kul kalkıp bir
sümbül çiçeği eşlinde gelip yerine oturuyor, cebinden beyaz bir mendil çıkarıyor sümbül
çiçeğine son bir kez bakıyor gözünden bir iki damla yaş dökülüyor ve sümbülün üzerini
mendil ile kapatıyor. Hadi şimdi git ya Musa duan yapıldı diyor. Musa peygamber oradan
ayrılıyor ve dönünce müjdeyi alıyor. Yağmurlar yağıyor herkeste bir sevinç ve şükür içinde
Musa peygamberin aklı bu işte kalıyor ve Rabbinden bunun iç yüzünü öğrenmeye gidiyor. Ya
Rabbi bu nasıl iş ve bu kulun nasıl bir kul ki hemen yağmurlar yağdı yeryüzü şenlendi diye
sual edince, Rabbimiz Ya Musa o kulumuz dünyada bir sümbülünü severdi birde bizi. Bizden
haber gidince anladı son kez sümbülüne baktı gözyaşı dökerek üzerini örttü artık bunu da
sevmeyeceğim yalnız seni seveceğim dedi. İşte bu hikmetleri çözmek gerek pirim.
Bizim Konya eğitim işlerimiz bitmek üzere idi rüyamda daha önce Kon evi
hazretlerini görmüştüm, cuma günü döneceğim için cuma namazından sonra ziyaret edeyim
son noktayı da onula koruz dedim. Çalışan personele türbesini bilen var mı diye sordum.
Arkadaşlardan birisi bizim evin orada ben götürürüm sizi dedi. Ezandan önce birlikte
yola çıktık beni camiye getirip bıraktı burası dedi. Evi yakın olduğu için evine gitti ben
baktım avluda türbe yoktu herhalde Hz. Şems gibi içerdedir dedim ve içeri girdim. Fakat yine
bir şey göremedim birden gönlüme hüzün düştü anlamıştım ve utancımdan kıp kızarık
olmuştum. Kalbim de şöyle diyordu sen kimsin de son noktayı bizimle koyacaksın.
Hem yandım hem dondum evet bu söz edebe yakışacak söz olmadığı gibi bize hem
ders veriliyor hem de mübareğin tasarruf olduğu öğretiliyordu. Yanlış yere gelmiştim çok
hüzünlendim içim ağlıyordu ne vaaz dinleyebildim nede namazı doğru kılabildim. Aklıma
geldikçe hala utanırım ve ağlarım çünkü gördüğüm rüyada evliyalar listesinin resimleri
gösteriliyordu yukarıdan aşağıya doğru idi ve Kon evi hazretleri Seyda hazretleri ile aynı
karede görmüştüm yani rüyamda görmüştüm. Namaz bitiminden sonra camiden çıktım
kalbimi hakka dayamayı öğrenmiştim daha önceleri de birkaç tecrübe yaşamıştım yine öyle
yaptım.
Üstadın ruhuna bir Fatiha okuyup Rabbimden af diledim. Dönüş yolumu değiştirmiş
başka tanımadığım yerlerden merkeze doğru yürüyordum. Fatiha’yı tamamladım ve başımı
bir an kaldırdım ağaçların arasına gizlenmiş dikkatli bakmaz isen göremeyeceğin bir yerde
levha üzerinde bir yazı gözüme ilişti dünyalar nerede ise benim olmuştu. Kon evi türbesi ne
gider yazıyor ve yönünü işaret ediyordu evet af edilmiştik. Cuma namazını beraber kılamadık
fakat huzura hikmetleri yaşayarak kabul edildik. İşte böyle ne kadar Allah dostu var ise
rabbimin hazineleri kadar onlara selam olsun. Bütün bu hallerimi hep kendi kendime yaşadım
Konya’dan Kon evi Hz. ile vedalaşıp ayrıldık.
Ankara’ya dönmüştüm baldızım da bizimle kalıyordu gazinodan da tepebaşına
taşınmıştık. Oğlumda okul çağlarına gelmiş zaman çabuk akıyor kızımda büyüyordu.
Baldızım çalışmak istiyordu ve caddemizde Ali isminde eşi ve oğlu ile beraber mağaza işleten
bize de yürüme mesafesinde olan bayan çalışmasına uygun büyük sayılabilecek işyeri var idi
onların yanında işe başladı. Bu arada ben ulus şubesine bizim bacanağa vesile olup güvenlik
görevlisi olarak işe aldırmıştım. Baldızım Sultan orada çalışmaya devam ederken mağazada
bir hırsızlık olayı olduğu haberini aldım ve Ali beyde beni mağazaya çağırdı. İş çıkışı gidip
konuştum takım elbise çalınmış iki adet eksikmiş baldızım çaldığını söyledi ben sultan genç
kız ne yapacak takım elbiseyi kimseyi tanımaz ki aslında birine versin deyince hayır o çalıyor
senin bacanağına veriyor oda satıyor dedi. Kameradan mı gördün veya bir şahidin var mı
dedim yok fakat benim içime doğan bu başka türlü mümkün değil dedi. Ali bey bak bu iş
iftiraya girer çok sıkıntı olur iyi düşün dedim. Ben öyle diyorsam doğrudur diyor başka bir
şey söylemiyordu.
O zamana kadar o işyerine hiç uğramayan şeyhleri gelmiş konuşmalara şahit oluyordu
ve Ali beye bu kızımız yapmaz. Adam anlamıyor yok kesin bu yaptı diyor. Bende sultan işten
çıksın eğer bulunmaz ise ben kaç lira ise parasını öderim dedim. Oradan ayrılırken hocalarına
lütfen siz bu işe karışmayınız dedim. Onların hocaları benim ne demek istediğimi gayet iyi
anlamıştı ve oraya gelişi de yine onlar içindi. Bu yaşadıklarım ilahi hikmet gereği yalan ve
iftira yapan insan şeytanlarını halini bize gösterecekti. Hem genç kız olan baldızım hem de
eşim çok üzülmüştü bende bu iftiralar kaşsısında barut gibiydim.
Zorunlu olarak havas ilmini kullanmak için oğlum çağrıya bir uygulama yaptım
gözlerini kapatıp duasını okuyunca oğlum her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hatta alt
katı hiç görmediği halde orayı tarif edip hırsızlığı oğlunun nasıl yaptığını da görerek bize
bildirdi ve detaylı anlattı. Ali beyin oğlu takım elbiseleri aşağı katta yattığı kanepenin altına
saklıyor polis ve memurlara el altından çok ucuza üstelik veresiye satıyormuş. Para bitince bir
daha aynı işleme devam ediyormuş. Manevi olarak bize anlatılan bilgi bu idi. Fakat çocuk
öksüzdü benim daha sonra yeri geldikçe bahis edeceğim arkadaşımın gönül gözü açık olduğu
için bana diyordu ki hiç bir şey yapamıyoruz. Çünkü şeyhleri karşımıza dikiliyor bu çocuk
öksüz elletmem kimseye diyormuş.
Yani gerçeği biliyorduk fakat işyeri sahibine oğlun yapıyor dersek inanmayacağı
kesindi. Ancak takımların parasını ödemeyip oğlan ile alıcılar arsında kavga olur ise belki
iftiradan kurtuluruz diyordum. Aynı zamanda manevi olarak bu durumun örtbas edilmeye
çalışılması da benim zoruma gidiyordu yani ya rabbi bu nedir ilim irfan sahibi olunca da
manevi âlemlerde böyle haksızlıklara göz mü yumuluyor. Diyor hem şaşırıyor hem
üzülüyordum. Gerçek ortaya çıksa da tek para ödesem önemli değil diyordum. Bir gün
işyerinde çalışırken bana bir telefon geldi Ali- bey arıyordu dedi ki Cengiz bey ne yaptın
bizim takımların işini bende yine bir şey diyemedim inşallah Ali bey yakında çözülür dedim.
Maalesef bana bu iş inşallah ile maşallah ile olmaz sen bul dun bul dun yoksa ben nereye
gideceğimi iyi biliyorum dedi. Polisle beni tehdit etmesi değil de hak sözü alaya alması benim
zoruma gitmişti. Hz. Ali; keşke boynum devenin boynu gibi uzun olsaydı bir söz çıkıncaya
kadar düşünürdüm demiş. Bizim Konya da yaşadığımız misali insan ne kadar az ve yavaş
konuşur ise o kadar isabetli söz dilden değil halden çıkar kendini bilmek lazım.
Yine bizi bir celal sardı
CANIM YANIYOR
Gönül bağlarında talan var bugün
İftiralar açtı yaram var bugün
Ne de hak yoluna gelen var bugün
Dokunsam derdime derman ağlıyor
Yaram çok derindir canım yanıyor
Cümle aşkım ile geldim kapına
Sermayem neyse serdim kapına
Gönül feryadıyla vurdum kapına
Dokunsam derdime derman ağlıyor
Yaram çok derindir canım yanıyor
Hür Kul.
O akşam eve geldim ve hiç konuşmadan odaya gidip yattım gece on iki civarı kalktım
herkes yatmış el ayak çekilmişti abdest aldım ve namaz kıldıktan sonra secdede yaptığım bir
dua vardı en son çare olarak rabbime onunla münacat bulunurdum. Haksız yere okunması
yasaktı uzun bir dua olup sayısı da secdede iken otuz üç kez okunur ve sayısı kadar ya kahhar
zikri tespihin tersine dönük olarak çekilirdi usul böyle idi. Secdeye kapanıp duamı
tamamlayabildim. Secdeden kalktım ve ilahi ya Rabbi ya canımı al ya da bu işimi çöz diye
yalvardım. Çünkü haksızlığa kim olursa olsun dayanamazdım. Senden başka gidecek kapım
yok dedim ve dualarımı okuyarak tam bir teslimiyet ile yattım. Sabah işime gittim. Aradan
birkaç gün geçti hafta sonu oğlumla beraber karşı kaldırımda yürüyor iken işyeri sahibi Ali
beyde karşıdan seslendi. Bende yine bir şey diyecek herhalde diye işyerine gittim. Cengiz
Bey çiğim niçin gelip gitmiyorsun aramızda ne geçerse geçsin biz dostuz lütfen gel her zaman
beklerim gibi sözler söylüyordu. Anlaşılan bir şeyler olmuştu fakat ne bir takım elbise lafı ne
yaptığı iftira bahsi açılmadı. Ortada benim için netice yoktu en çok bu maddi ve manevi
saldırı ve hakkı engellemenin ne sonuç doğuracağının beklentisi içindeydim. Haklı olduğum
için de Rabbim den her an bir şeyler bekliyordum. Aradan bir ay geçmedi beni çağırdı dedi ki
arkadaş gözümün önünde Çingeneler geldi ona yakın takım elbise çalıp götürdüler gözümle
şahit oldum dedi fakat yine bize yaşattığı olaydan hiç bahis yapmıyordu. İkinci eşi bizim
serap hanıma söylemiş oğlunun çaldığını sultanın suçsuz olduğunu daha beni ilk çağırdığında
olay ortaya çıkmış ama Ali beyde bize söylememiş.
Bir düşünün bakalım Hak ta ala hazretleri Kulunu pişman olduğunu bilmiyor mu da
kulunun hal ve dil ile de ikrar etmesini murat ediyor. İnsan da ki kibir in kırılması gerekir.
Sukut edip bu dünyadan öylece göçüp gideceğine kibrin kanatlarını kırda Rabbini
büklüğünü kabul et ve kiminle sabır yarışına girdiğini de unutma. Hz Eyüp (a.s.) sesini hiç
çıkarmasa Allah’ u âlem kurtlar onu belki de tamamen yerdi. Kurtlar diline gelince ya Rabbi
dedi dilimi benden alma. Bir nevi ne oldu ya Eyüp hani sen sabırlı idin. Ya Rabbi dilimi
benden alırsan sana nasıl hamt ederim. Bu sözümde ki muradım ondandır. İşte böyle hem
acizliğini itiraf etti hem de ben böylece bekleyip sabır yarışına girmiyorum seni daim
zikrediyorum dedi. Bunu deyince de kurtuldu.
Hayatımda ne kadar güzel bir şey duydum ise onunla bir kez olsun amel etmişimdir,
eksik kalanlar varsa da mutlaka fırsatını bekliyorumdur. Hocalarımdan öğrendiğim ahlak bana
miras kalmıştır. Fikir anlamında tartışmalı her şey den uzak durup onu birleştirmek gerekli.
Tartışmalı amelleri de örneğin yoktur vardır gibi olanları da ömürde bir sefer olsun genel bir
niyetle yapmak gerekir.
Bugün çıkıp anlatıyorlar kabir azabı var mı yok mu, Oruç cezası var mı yok mu işte
namaz kaç rekât ve kaç vakit, işte kadir gecesi bu gecemi değil mi daha birçok konular burada
zikir edilebilir. Sormak gerekir bunların insana ne gibi bir faydası olacak. Birinin anlayışına
göre hakkın gerçek muradını bunlar ortaya çıkaracak diyebilirsin, tabi onu da sadece hakikatin
bir yüzüne bakarak yüzeysel anlaya bilirsen senin için öyledir diyebiliriz. Diğerinin anlayışına
göre taklidi iman ve amel ile sanki bunlar kesin emir kalıbıymış gibi yapıp bizim düşüncemiz
ve amelimiz haktır diyenlere ne dersin. Gördün mü şimdi şu Müslümanların halini İslam’ı ne
kadar garip bırakmışlar. Her alanda tevhit ten uzaklaşılmış ve vahdaniyet bozulmuş. Şunu iyi
biliniz ki önce Müslüman düzelmeden dünya ve âlemler düzelmeyecek.
Bu yaşadığımız iftira olayının sonunu anlatmayı uygun bulmuyorum ama Kahhar
Rabbim ondan o sözün hakkını almıştır. Pekiyi bu yaşadıklarımın hikmeti neydi dersek,
anladık ki haklı davamızda karşımızda tüm dünya dahi olsa eğer gönülden Rabbine yalvarır
isen Rabbim zere hakkı zayi etmeden bizi asla yalnız bırakmayacaktır. Ve diyoruz ki ya
Kudret il Kahhar Rabbim önce zalimlerin zulmünü yok et ve bu zalimlerin tüm imkânlarını
ellerinden al ve hakiki müminlerin emrine ver. Kendilerini de kendi zulümlerini başlarına bela
ederek onların hesabını çabuk görerek hiç kimseye zararları olmadan içimizden çek al. Aziz.
Ekber. Kahhar Allah’ım.
Yine sardı bizi bir celal
GÖNÜL
Gönül gel seninle hikmet bölüşsek
Elif sende görünsün Mim de bende
Hakikat sırrına daim kavuşsak
Derya sende görünsün damla bende
Hakkın divanında hazır duralım
Gönlümüze nuru iman saralım
Cennet sultanına selam verelim
Aslı sende görünsün nesli bende
Mana denizine dalıp yunalım
Hiçlik deryasından nasip alalım
Gah-ı boşalalım gah-ı dolalım
Batın sende görünsün Zahir bende
Ruhlar âlemine dua salalım
Hakkın fermanını bizde duyalım
Ta evvelden ahit kavil kılalım
Derman sana verilsin ferman bana
Ne olur sorma bana biz neciyiz
Kılıçtan keskin kıldan da inceyiz
Çoklar da arama bil ki tekteyiz
Hak sende görünsün adalet bende
Rahman Nur Rahim den bakar yüzümüz
Kudretinden yazılmıştır yazımız
Hür kulum aşk ile yanar özümüz
Nur’u sende görüsünün Kor’u bende
Hür Kul

