SALÂT 1.Bölüm
Bismillahirrahmanırrahim.
Evet, hiç akıl etmez misiniz?
İlahi hitabı ve akıl ediniz ilahi muradı gereği, ümmi de olsak akıl ruhumuzun
zekâtı ve hakikat arayışımızın hikmeti için niyet ruhumuzda meramımızı kavi
eyleyip cüzi irademizle ilahi vahi ile aydınlanmak hepimiz için olmazsa olmaz gerektir.
Bunun için ilahi kavramların hikmetli mesajları üzerinde düşünce ruhumuzu
harekete geçirip gönül mutmain oluncaya kadar sabır ruhumuzla bu süreçleri
tamamlayıp, dünya ve ahret saadetine kavuşup, rabbimizin rızasına ermemiz
ilahi vahi ile yunup yıkanmamız, huzur bularak hakikatle erimemiz
gerekmektedir.
Aslında bütün bu hikmetleri tefekkür ve güzel niyet bile hakiki kul için bir nevi
görev ve güzel ameldir.
Âlemlerin Rabbine hamt olsun. İhsan ve ikram hak resullerine, Salih ve Saliha
kullarına, insanlığın hak ve hakikat olarak hayatlarına tatbik edecekleri ilahi
nuru tamamlayacakları düzenlerine olsun.
Güzel niyetle yürüyen hakikat yolcularının hamt ve şükrü de Rahman rabbimin
üzerine daim olarak olsun.
Bizim güzel niyetlerimizi âlem işleyişlerinde rızasını kazanacak şekilde tamam
eylememiz için Rabbimiz bize katından ilim vererek bize tüm hayrının kapılarını
açsın. Nimetlerini üzerimizde tamamlasın. Her daim Rabbimiz rahmet
hazinelerinden kanarak hakikat deryasında arınmayı bizlere nasip etsin.
Şimdi burada;
Kur’an –ı Hâkimin oku emrinde ki ilahi muradı gereği…
‘’Yani bir nevi öğren yaşa önce nefsinde onları uygula ruhen ve bedenen ve
eylem ile kendi bilincini hakikatle inşa et ve bataklıkta ki zihinleri temizle ve
onlara bildiğini bıkmadan usanmadan anlatarak yoluna daim devam et et ki
Rabbin sana bilmediklerini de hakkı ile öğretsin. İyiliğin ve sevginin gücünü
yaşa ve yaşat ve kötülüğün sonuçlarını önce idrak et ve korku ruhlarına izah
ederek öğret. Bu tefekkürle dualarını da hiç bırakma ve bunu bir gün değil bir
ömür ve her an böyle yaparak yaşa aydınlan ve aydınlat. Bu ilahi frekanstan
hiçbir zaman ayrılma ta ki can bedenden ayrılıncaya kadar hem nefsine hem
nefislere karşı böyle ol sakın ha bu konuda kimseyi de incitme.’’
İlahi buyruğu gereği bizde pervaneler gibi ötelere çekilip önce bunu vücut
bulmuş halimizde uygulamak için gayret sarf ettik. Ve hala da etmekteyiz çünkü
bu sürecin sonu nedir ancak Âlim ve Ekber olan Allah bilir. O yüzden bize
düşen daima ilahi rızaya talip olup ilahi huzuru aramaktır.
İşte biz haddimiz olmayarak SALAT konusunda vazife şuuru ile önce ümmi kul
olarak en az kendimizin anlayacağı şekilde kaleme almak için karınca kararınca
bir nokta misali bu ilahi buyruğa dâhil olduk. Hatalarımız olur ise Adil olan
Hikmet Rabbimiz den af ve Merhamet dileriz.
Hadis-i Kutsi’de yapılan rivayette;
1-‘’Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o
benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür.
Bugünkü idrakimize göre bir nevi;
Artık o kul Hak görür, Hak işitir, Hak söyler ve eyler.
2-‘’Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o
bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek
geldiği zaman, ben ona koşarak varırım.
Yine bugünkü idrakimize göre bir nevi;
Kul görev ve sorumluluk bilinci ile her an olup helal ve hakikat dairesi içinde
her türlü pislikten arınmış halde cüzi iradesi ile imkânı ve idraki ölçüsünde ilahi
emir ve yasakları hakkı ile anlayarak ruhen ve vücut bulmuş hali ile Rabbinin
rızasını kazanma vesileleri arar ve yapar. Bu güzel niyet ve samimiyet ve güven
ve eylem karşısında hak onun matlubu ne ise hemen onun içinde tecelli eder.
Diyebiliriz.
Maalesef insanlık bu zaman gelinceye kadar hiçbir dönemde hakiki anlamda şer
olanı nefsinden ve toplumdan at anlamında şeriatı yüzde yüz külli anlamda
hayatlarına tatbik edememiş hikmetlerine de yaklaşamamıştır.
Kimisi bir nebze sadece ahret anlayışı olarak yaklaşıp dünya metaı uğrunda
hayat sürerek sınıfta kalmış. Kimisi bir nebze dünya için yaklaşsa bile hem
dünyasını bataklığa hem ruhlarını çaresizliğe götürmüşlerdir. Azda olsa rızk
olarak karşılığını elbette almışlardır.
Ne ektiler ise onu biçmişler miras olarak ta ileride gelecek olanlara yaşanmaz bir
toplum savaş korku kargaşa ve sefalet bırakmışlardır. Bu sözde taklidi yaşamlarında
insanlık bu zamana kadar resullerin duaları hürmetine yine de dünyalıklarından
nasiplenmiştir.
Eğer hakiki anlamda insan ve aile ve toplum kendini değiştirmez ise böylede
gitmeyeceğini sağırlar duymakta dilsizler söylemekte amalar bile görmektedir.
Amacımız kimseyi eleştirmek değil mümkün olduğunca hikmetleri
sezinlemektir.
Rabbimiz güzel niyetleri asla zayi etmez.
Âlim isminin yüceliğine bizi dâhil eder.
Halim esmasının tecellisiyle bizi sarar korur kollar.
Rahman Rahim Rabbim Fettah isminin hakikat sırları ile bize ihtiyacımız olan
tüm HAYR kapılarını açar.
Hiç unutma ki;
Her şey ALLAH ta hazır ve nazırdır.
Her yerde hazır ve nazır olan ise RAB tir.
Huzurda olmak bir şeyin karşısında olmak / durmak değildir.
Huzura ermek huzur bulmak yani o ilahi murat ne ise onda maddi manevi
erimek demektir.
Farz demek yapılması zorunlu olan şey demek değildir. Farz demek Allah ‘ a
yaklaşma edebi içerisine girmek demektir.
Yani bir nevi bu sizin için en kolay ve en asgari olan ilahi yol demektir. Aslında
bu oluş sürecinin daimide olması murat edilmektedir.
ASR suresini hatırla kısaca ifade edebilir isek;
İyi bilin ki, muhakkak ki bütün insan cinsi hüsrandadır. Ancak ve ancak; Hakkı
ile İman edenler. Salih amel işleyenler. Birbirlerine hakkı tavsiye edip
kötülükten men edenler ve sabredenler müstesna.
‘’Birbirlerinin dertleriyle dertlenip ilim irfan ahlak sevgi adalet merhamet maddi
manevi ne varsa imkânları ölçüsünde destek olanlar. Güzel ahlak üzere dost
doğru yaşayan helal dairesi içinde hakkı gözeterek güzel ameller sergileyen aile
akraba komşu toplum bilinç imarı ve refah saadeti için çaba ve gayret
gösterenler. Daim iyiliği yaşayıp yaymak için hem içsel hem dışsal kötülüğü de
uzak tutmak için hak üzere daim yürüyenler ve bu uğurda hep böyle olup
sabredenler. Bütün bunları hiçbir karşılık beklemeden kibrin ve riyanın
kanatlarını kırarak tevazu ile boyun bükerek rabbin rızasını kazanmak için daim
bu şekilde yaşayanlar müstesna. ‘’
İşte böyle her an ve her daim bir ömür vahi ile aydınlanıp ilahi buyrukları
zamanında ve en güzel olarak yerine getirmek yasaklardan hakkı ile kaçınmak
ve bu hakikatleri gönülden yaşamak ne güzel değil mi?
Allah-u te alanın zaptiye nazırı Hz. Ömer hançerlenmiş mevta oldu olacak
durumda iken bir sahabeye elbisenin etek boyu çok uzun olmuş onu kısalt der.
Yani her an rabbini hiç unutmadan vazife şuuru ile bu ayetin gereğini yapıyor.
Gel de ağlama.
Sen rabbinin yanında kadir kıymetim nedir diye sorma senin yanında rabbin
kıymeti ne ona bak o zaman ne kadar kıymetin olduğunu da hemen anlarsın.
İnsan vücut bulmuş bu haliyle insandır. Etten kemikten değil aynı zamanda ruh
tanda ibarettir.
Akıl sahibi bir analiz yapar iken bunu asla unutmamalıdır.
Emri ve muradı ilahileri bu noktada iyi düşünüp her iki ilahi pencereden
bunların hakikatini keşfetmek gerekir.
FARZ zorunlu olan değil seni hakka yaklaşma edebine veya frekans yoluna seni
sokan şey ve en asgari ve kolay olandır ifadesinde bulunmuştuk.
Bu ifade sürecini bir hikmetle açmaya çalışalım.
Hz. Ali ye zekâttan sorarlar.
İlmin Kapısı olarak bildiğimiz Hz. Ali sual sorana senin için mi benim için mi
der.
Ya Ali zekât bu senin içini benim içini var mı ki öyle sorayım.
O da var der ve şu cevabı verir. Senin içinse 40 ta bir kâfi benim içinse imkânım
ölçüsünde sınır yok.
Bu hikmetli cevap üzerinde iyi tefekkür etmek gerekir. Gel de sadece şu güzel
niyete bile şapka çıkarma. Hiç kimseyi hor görme Allah dostu deyip de geçme.
Bugünün şeyh vb. demedik sakın karıştırma.
Şimdi burada dikkat edilirse Hz. Ali farz olanı bildirdi. Kendisine ise ilave
olarak sadaka olanı vacip kıldı. Tabi bu hikmetler gönüllerde düşündükçe açılır.
Sadece FARZ olan kısım üzerinde birazda olsa tefekkür edelim.
Zekât fakirin hakkı demişler fakat bunu da ilk anlayışları şeklinde öylece
bırakarak yine öylece aynen tatbik etmeye çalışılmıştır.
Asıl amaç fakir olana vermek değil onu fakirlikten kurtarmak olsa gerek.
Ailede akrabada mahallede toplumda fakir bırakmamak esas olmalıdır.
Bugün ortalık nereye gitsen dilenciden, toplayıcıdan geçilmiyor hırsızlık ise
normal bir durum haline gelmiş.
Oysa Müslüman toplumunda ne fakir olur nede dilenci hele hele nede hırsız
müeyyideler şöyle dursun her şeyden önce bu o İslam toplumuna veya adil bir
topluma günah ve ayıp olarak yeterde artar bile.
Bir toplum zekât malını alıp zekâtları o toplumda ki fakirlere eşitte olarak
paylaştırsa bile onların fakirlikte kalmalarını sanki murat etmiş olur.
Onları bir nevi fakirliğe ve hazır yemeğe alıştırmak yerine, onlara iş uğraş sanat
veya imkân ve kabiliyetleri doğrusunda yapılabilecek çalışma ve üretim alanları
oluşturmak muradı ilahiye daha uygun olsa gerek.
Maalesef bu meselede bile bilerek veya bilmeyerek asıl amaçtan uzak
kalınmıştır.
Nerede ise fakir ve muhtaçlar san ki sürekli fakir kalınsın diye şeytan buraya da
gizli den gizli elini uzatmıştır.
Fakirler için aş evi açılmış, gıda yardımı, kömür yardımı yapılmış, ölmeyecek
kadar para verilmiş veya eski giyim malzemelerini dağıtılmış, yeşil kart
çıkartılmış, fakir fukara fonu kurulmuş, faaliyet alanları dernekler vakıflar
yardım kuruluşları güya hakikati öğrenmek için ücretsiz kuran kursları gibi
birçok yapılanmalar oluşturulmuştur.
Üstelik bu faaliyetlerine bile haksızlık ve hile karıştırmışlar senin fakirin benim
fakirim diye ayrım yapmışlar. Zavallı insanlar yaşayabilmek için bile torpil arar
olmuşlar maalesef her yönden toplumu çaresiz bırakmışlardır.
Böyle bir toplumda yaşamaktan gerçek müminin utanması lazımdır. Fakir olan
veya bir sanatı icradan yoksun bilim ilim ve sanat sahibi olmayan üretim alanları
ve imkânları bulunmayan toplum İslam toplumu olmaz.
Zekât fonu adalet gereği paylaştırma yapılsa bile böyle bir paylaşım durumu
ancak afetler gibi zaruri durumlarda, toplumsal refaha geçiş süreçlerinde,
bakıma muhtaç yaşlı ve hastalar ile buna benzer durumlarda söz konusu olabilir.
Yine de bu fonun tamamı bu durumlar için harcanmaz bir kısmı ancak
harcanabilir. Diğer kısımları ise çocuk ve gençlerin planlı ve ücretsiz
eğitimlerine destek için, bölgesel faaliyet ve planlama ile üretime dönük alt üst
yapı alanları için, ayrıca onların imalatına yönelik usta kalfa çırak zanaatkâr
sanatçı yetiştirmek ekim dikim dokuma iplik vb. tüm faaliyet alanları için
kullanılır. Yani bir nevi fakir diye tanımlananların refah süreci eylem planına
sadık kalınarak ayağa kaldırılmak toplumsal huzur tüm bireyler ile yaşatmak
için harcanır.
Aynı zamanda unutmamalıdır ki bir doğal afet aynı yerde iki kez yaşanmış ise
ve orada bu sefer büyük yıkım ve felaketler zuhur etmiş ise bunu suçu yine o
toplumunundur. Bu durumda İslam işi değildir.
Hak Teâlâ’nın doğal yaratım düzenini bilimin ışığında dengeleri bozmadan
korumak ve o doğrultu tefekkür ederek hayat nizamı kurmak büyük bir ibadettir
bunu da unutma. Ona göre yaşa ve yaşat.
Ayrıca belirtmek isterim ki bir aile ve akrabalar içinde hatta bir mahallede mal
ve servetçe veya fikir anlamında âlimler ve zenginler var ise oralarda fakir (
Maddi ve cahil bırakılmış ) bulunması bu âlimler ve zenginler için hem dünya
hem ahret anlamında utanç kaynağıdır.
Ailesinde nice zenginler var iken fakülde de okumak için çırpınan karnı
midesine yapışmış eğitim hayatı boyunca tek bir ceketle ve kitabı olmadan bir
defterle idare eden nice garipleri gördüm. Şimdi bunlar neyin kulu dersiniz
acaba bu dünyalıklar ile ebedi gidemeyeceğini hiç mi görmezler. Firavun
mezarlarına ibret almak için değil içindeki değerli metalara sahip olmak için
müzeleri veya internet sitelerini gezer dururlar şimdi hangi putu arayıp
duruyorsun acaba?
Eğer ilk anlaşıl gibi fakirlik bir müessese haline getirilir ve bunda da ısrar
edilerek devam ettirilirse artık orada olan olmuştur ve toplum batış sürecine
girmiştir. Millet ve devlet borç batağına düşmüş çaresizlik içinde bocalar hale
gelmiştir. Üretim olmayan yerde para basılarak dağıtılır ise fakir daha fakir
olduğu gibi fakirlerde giderek artmış olur. Bak boşa dememişler parayla saadet
olmaz diye. Unutma ki Alın teri azığı toplumu esaretten kurtarır herkes karınca
kararınca çalışmak zorundadır. Müslümanın bugünkü anlayış şeklinde emeklisi
olmaz sadece daha bedeni daha çok insani çalışması olur.
İşte öğrenilmiş çaresizlik içindeki insan öğretilmiş çaresizlik içine düşmüş
toplumların dost doğru yürümesi mümkün değildir.
Yeri gelmiş iken izah edelim kamera ve su sistemi olan oda büyüklüğünde bir
kafes içine çift ayaklı tavana ulaşan bir merdiven koyuyorlar tavana da muz
asıyorlar. İçeriye aç bırakılmış dört adet maymun koyuyorlar sonra kamera ile
izlemeye başlıyorlar. Maymunlar ortamı keşif ettikçe muzları görüp
merdivenden çıkarak tam almak isterlerken hemen tazyikli soğuk su ile bunları
püskürtüyorlar. Maymunların dördü de üşüyerek bir kenarda bekliyorlar. Tabi
açlık yine bastırınca dayanmayanlar muz almak için harekete geçince tekrar
soğuk suya maruz kalıyorlar bu süreç böyle devam ederken. İçlerinden birisi
muz almaya hamle yapacağı sırada diğer üçü bir olup bu maymunu dövüyorlar
yani kim yukarı muza çıkmak isterse diğer üçünden dayak yemeye başlıyor.
Tabi soğuk sudan kurtuluyorlar.
Sonra içlerinden bir maymun dışarı çıkarıp yeni bir aç maymun içeri koyuyorlar
yeni maymun bakıyor ki yukarıda muz var hemen merdivene hamle yapınca
diğer üçü bu maymunu dövüyorlar o da neye uğradığını şaşırıyor ama yediği
dayak yanı kar kalıyor. Bir müddet sonra bir daha hamle yapıyor fakat yine
dayak yiyor. O da artık yukarı çıkmaz olunca bu sefer içeriden eski kalan
maymunlardan birini daha çıkarıyorlar yeni bir aç maymun daha içeri
koyuyorlar.
Yeni gelen bakıyor ki yukarıda muz var hemen merdivene gideceği sırada diğer
maymunlar üzerine çullanıp dayak atıyorlar. İşin enteresan yanı hiç soğuk su
görmeyen maymun daha çok dayak atıyor.
İnanın diğerlerini de sırası ile dışarı çıkarıp içeride hepsi yeni maymun yani hiç
soğuk su görmeyen malumunlar kalıyor fakat her hamlede yine birbirlerine
dayak atıp duruyorlar dayak atan niye attığını bilmiyor dayak yiyen niye
yediğini bilmiyor. Yani hepsi öğretilmiş bir çaresizlik içinde bocalayıp
duruyorlar gülerimsin ağlarımsın? Biz ise bunlara ve bu hale gelmiş insanlığın
da bugünkü daha nice öğretilmiş çaresizliklerine de ağlar dururuz.
Böyle çaresizlik girdabına düşmüş toplumlar geriye doğru yürümekten ve daim
ancak başkalarının kölesi ve kuklası olmaktan asla kurtulamazlar buna öncü
olanların vay haline böyle yaşamak ise ne İslam işi nede insanlık işidir.
Eğer dersen ki ben fakirin babasıyım onlar benim gölgemde yaşarlar onların
yaşam teminatı benim onları hiçbir güce ezdirmem ne faiz tanırım ne enflasyon
tanırım onları yaşatmak benim boynumun borcudur yani say say bitmez ifadeler
ile adil olarak yaparsam olur.
Evet, oldurursun da bunu ancak zenginin servetini fakirin de sayısını artırarak
oldurursun. Unutma ki her bir var oluşun bir kanunu muradı ilahisi vardır. Sen
onun zeminine girdin mi hesap çabuk görülür. Ateşin muradı ilahisi yakmaktır
sen destursuz ateşe dalarsan kanun icabı hesap hemen görülür. Efendim bizim
imanımız var bizi yakmaz deme bunu din ile bir alakası yoktur.
Mutlak adalet ile alakası vardır.
Evet, bu durumda ısrar edilir ise bu durum ısrar edenlerin makam mevki ve
madde hırsını yani dünyalık zevk, heva ve heveslerini geçicide olsa tatmin eder.
Fakat hem dünyasını hem de ahretini kendi elinle yine kendisi yok etmiş olur.
Çünkü artık bu mesele hayır hasenat meselesi olmaktan çıkmış toplumsal çile ve
azap meselesi içerisine girmiştir.
Başlangıçta iyi gibi görünen ve arzu edilen durumların HAYR olmadığı acıda
olsa çaresiz kalmış garipler tarafından yaşayarak öğrenilmiş olur.
Evet, böyle bir toplumda veya aile nasıl olur dersin üzerinde biraz tefekkür et
bakalım deriz. Sadece özet olarak geçtiklerimiz bile bizi hali üzüp ağlatmaktadır
gerisini sen düşün.
Bu toplumda haydi buna ülke diyelim bazıları her türlü zevk ve sefalarını
dünyalık arzularını doyasıya yaşarken ve hiçbir zaman tatmin olmayan
nefislerinin zevklerini sapıklık derecesinde boyun eğerken;
Fakirlik çemberinden kölelik boyunduruğundan bir türlü kurtulmayan bir kısır
döngü içinde çaresizlik batağında debelenip duran ailelerin gencecik yavruları
servet sahiplerinin yaşantılarına özenerek ana baba aile tanımaz olup çıkarlar.
Nice güzel genç kızlar da bu sapkınların şöhret ve şehvet pençesine düşerler bir
nevi onların başka türlü kölesi olurlar ve toplum fuhuş zina kumar uyuşturucu
gibi her türlü pislik ve ahlaksızlık batağı içinde şeytandan yetmiş derece daha
güçlü nefislerinin peşinde koşturup dururlar.
Sonunda mevcut düzenin getirdiği bilerek zengin yapılan gruplar da kendi ve
nesillerinin gelecekleri için o toplumu terk eder giderler. Artık oradan
alacaklarını almış sömürecek kadar sömürmüş elde bir şey kalmayınca
kendilerini ve dünyalıklarını kurtarmak için o toplumdan kaçarlar.
Kalan ise çaresiz ve zavallı olmuştur. Ne mübarek ana baba ne gelecek nesil
kalmış ahlak yozlaşmış olmuş aileler dağılmış özgürlük adı altında bireysellik
artmış gelecek umudu kalmamış inanç bitmiş yeni doğanlar bile ne olduğunu
anlamadan bataklıkta yetişmeye başlamışlardır. Her kes zengin olma hevesi
peşinde koşarak her türlü pislik ve baronluk almış yürümüş olur.
Hak olan yerini güçlü olana bırakmış ne adalet kalmış ne insanlık kalmış olur.
Yeni sömürü düzenleri ortaya çıkmış çetecilik almış yürümüş ayaklar baş başlar
ayak olmuş olur.
Hala bir umut ışığı arayan bireyler sukutu tercih edip yaşam mücadelesi içinde
toplumdan uzak yerlerde hayata tutunmak için çaba gayret sarf edenler
müstesna. Bir kısım mafya düzeni kurmuş dönemin güçleri ile hareket edip
sömürü düzenini kurmuş. Diğer bir kısım devlete düşman olmuş her gün iç
savaş toplumu sarmış kardeş kardeşe kalleş olmuş olur. Ne ahlak kalmış ne
adalet ne merhamet kalmış her türlü sapıklık sapkınlık yayılmış dincilikte ve
dinsizlikte toplumu sarmış bütün ahla ki değerler çökmüş rüşvet hırsızlık
dolandırıcılık normal olmuş şeytan atı alıp çoktan gitmiş olur.
Bütün ülke felaket içinde diğer ülkelerin maşası oyuncağı olmuş yerin altı onlar
için yerin üstünden daha hayırlı duruma gelmiş olur.
Maalesef elinde hurafeden başka hiç imkânı kalmamış dinci geçinen bir kesim
ise suçu kadere atarak birçok hurafeler ile yine zavallı toplumu sömürmeye
devam etmiş olurlar. Cin çıkarırlar, Nazar, zenginlik, güzel kısmet, ayrılık,
bağlama, birleşme, etkileme, ne varsa bunlar için sektör oluşturmuş olurlar.
Maalesef denize düşen yılana sarılır hesabı toplumda bunlara rağbet eder hale
gelmiş olur.
Azda olsa hayata tutunan ve modern diye geçinen kesim ise aydınlanmak için
yapmadıklarını bırakmamış fizik ötesini ve zavallı ruhlarını arar durur olup bu
konudaki çaresizlere öncülük ederek dünya zamanlarını tamamlama gayreti
içerisinde ömür geçirir olmuşlardır. Bunların peşinden giymeye çalışan
insancıklar da nereye hangi eğitime hangi kursa yetişeceğini hangi şakrasın
açacağını, iki göz yetmemiş gibi üçüncüyü açmak için ne yapacağını bilmez
vaziyette koşar olmuşlar yine sırf gelecek korkuları yüzünden bir kısım az
bilmiş uz bilmişleri de zengin eder olmuşlardır bir kere.
İnsan hiç mi düşünmez ledün ilminde sultan olmuş bir tane mal ve servet yığan
birini göster bize de bizde bilelim. Kendini kandırmak değil de böyle yaşam bu
nedir de şakra dersin üçüncü göz dersin aydınlanma dersin makamlar dersin
nefis mertebeleri dersin şuradasın buradasın dersin yeni dersinde dersin
maddenin gözü madde eline geçmediği için sana yetmedi herhalde deccalın
gözünü açayım diye uğraşır durursun.
Parmağın gösterdiğine değil de neyi ve niçin aradığını bilmeden aval aval
parmağa bakar durursun ya mübarek hiç olmaz ise sahibine bak.
Unutma ki hakiki kul ne kadar bilir ve bildiklerini hakkı ile yaşar ve hakkı ile
yaşatmaya çalışır ise o kadar küçülür.
Sanki bembeyaz bir sayfa üstünde kara bir nokta olur.
Hatta ondanda daha küçülür o kadar küçülür ki ve iğne deliği misali oradan
geçer.
Ak ile huzura ererek ak olur görünmez olur pak olur. Baksan yok burada bir şey
dersin göremezsin dinlersen duyamazsın.
O artık mekân olmuş sen ise onu yine onun içinden aradığın için göremezsin.
İş te mevcut bu halinle sonsuza kadar arasan yine bulamazsın. Eğer görmek ister
isen gölgesi olmayan birini bul yeter. Senin ona gitme kabiliyetin olmasa bile
onun seni bulma kabiliyeti vardır.
Sence öyle bir kulun işi rabbinin rızasından başka ne olur sanırsın.
Ne yazıyor idik yine daldık nereye geldik neyse dönelim bahsimize.
Üstelik hemen zenginlik hayalini diri tutmak için de o toplumda iddialar,
ganyanlar, piyangolar, kumar siteleri kurulur. Hırsızın dolandırıcının yalancını
yanı kar kaldığı için de piyasayı üç kağıtçılar, kurumsallaşmış vurguncular,
sahte borsa tuzakları, sahte tosuncuklar, sahte kripto vurguncuları, sahte
kuyumcular, sahte bankacılar, sahte doktorlar, kara paracılar, uyuşturucu
baronları, fuhuş imparatoriçeleri, artık o toplumu almış yürümüştür olur.
Olan zavallı hak ve hakikat üzere yaşayan bir kısım orta direk diye tabir edilen
toplumun tüm yükünü çeken, açlık sınırında ve ter temiz ahlak ile yaşamaya
çalışan, hak yemeyen haksızlık yapmayan adaletten asla ayrılmayan hak kullara
olmuş olur.
Onların yükü maalesef herkesten çok daha ağır hale gelmiş olur.
Ahde vefalarına hakkı ile sahip çıktıkları için böyle bir toplumda garip kalmış
olurlar.
Onların elinde Salat olarak sadece duaları kalmış sözlerini ne duyan olmuş ne de
onları hakkı ile görebilen kalmıştır.
Gönülleri gamlı gözleri yaşlı öteler onların mekânı çokluk içinde yalnızlık
onların yareni olmuştur.
Bir nevi ashabı kehf ehli misali ne uyur ne uyanık halde yaşayıp durur
olmuşlardır.
Evet, bu meseleye ne kadar yazılsa o kadar da manayı içine alır o yüzden bu
bahsi gönlümüz iyice gam yükünü almadan burada kapatalım.
Rabbime de hak niyazda bulunalım vesselam..
İşte azda olsa gönlümüzden o anda ne döküldü ise yazmış olduğumuz zekât
tefekkürünü insan bir düşünür niçin salat ile birlikte sürekli rabbimiz tarafından
ayetlerinde zikredilmiştir diye…
Ya mübarek eğer birini tam anlayıp hayatına tatbik edemezsen bile hiç olmaz ise
öbürünü tam anla da dünyan kurtulsun. En azından en basit hikmeti bu olsa
gerek.
Kemale ermiş yaşına rağmen gidememiş hac özlemi ile yanıp tutuşup para
biriktirmiş fakat komşusunun durumunu öğrenince Rabbinden utanarak birikim
yaptığı tüm haç parasını onlara buda benim haccım olsun diye gönül rızası ile
veren kulu düşün. Hatta Salih kulun rüyasına giren melekler vasıtası ile
bildirilen o sene bu güzel niyet ve amel yüzünden diğer tüm hacıların hac
vazifelerinin kabul edilmiş bu durum bu zamana kadar rivayet yolu ile bize
kadar ulaşan bu güzel niyeti düşün.
İşte onun bu şekilde yapması da bir SALAT tır.
Eğer burada hakiki hac vazifesi konusuna dalar isek çıkmamız zor olur. Sadece
şunu belirteyim ki hakkı ile bu mesele anlaşılmış olsa dünyada fakir olan İslam
devleti ve nerede olur ise olsun İslam milleti olmadığı gibi onlara zerre zulümde
hiç kimse yapamazdı. Gerisini de biraz sen tefekkür et.
Evet, ne demişler zekât senin malını temizler malda can yongası öyle ise sadaka
neyi temizler dersin pirim en azından canın aklına gelir değil mi?
Biz bu aşamada şimdimizin idrakiyle SALAT kavramı hakkında araştırma
yapan ilim taliplerin hikmetli hizmetlerinin bazılarını yeri geldikçe ortaya
koyacağız.
Öncelikli olarak belirtmek isterim ki her bir farklı görüşe mensup ve yoruma
sahip her türlü fikir yumağından uzak bir aklıselim düşünce ile yola çıkmak en
doğru bir yolculuk olacaktır.
Bizce SALAT kavramının süregelen toplumsal kavrayışı olan sözlük ve halde
yaşayan yaşam karşılığı, mutlak manada ilahi manaya ve murada ne kadar
yaklaşır ise insan o kadar hem dünya hem ahret karşılığını almış olur. Aynı
zamanda ilahi rızaya da mazhar olmuş olur.
İslam evrenseldir ve İslam’da maslahat vardır. Âlem işleyişlerinde zaruri yet ne
kadar fazla ise maslahat da o kadar var demektir.
Kişi hangi hal üzere olursa olsun yine de imkânları dâhilin de salatını yerine
getirir. Yani çırılçıplakta olsa insan salatı dua niyaz namaz anlamında ikame
edebilir. Kişi edep yerlerini eli ile kapatarak ve oturduğu yerden de olsa yerine
getirir. Hatta yolculukta olsa bile, yatalak olsa dahi ima ile kendinde ki ilahi
güçlerin idrakini bir nevi boyun bükerek huzurda erimek için yerine getirir.
Unutma vücut bulmuş cem olmuş halin içinde ruhunda vardır yani bu iş aynı
zamanda ruh işidir. Uzayda da olsa yönünü dünyaya dön ima ile de olsa
şükrünü hamt ini eda et yeter ki senin niyetin güzel niyet olsun…
Şimdi bu aşamada akademik zihinlere faydalı olur kanaati ile kısa ve öz olarak
İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi Bahar 2018 / 9(1) 173-212 yayınlanmış olan araştırmanın
üzerinde bugünkü idrakimize göre tefekkür ederek hakikat yolculuğumuza
devam edelim.
Evet;
SÖZCÜK OLARAK SALAT; Sırt ortası, sırtlama, uyluk kemikleri, uyluk
lama yani diz vurarak yukarı destek verme, ikinci yarışan atın birincinin uyluk
hizasında durması, Saygı için eğilip bükülmek, Dua, Rahmet, Bereket, İstiğfar,
Keramet, Tezkiye, Güzel anma, Tespih, Kıraat, Din, ibadethane, destek
Anlamında ifade olarak ve birçok anlamları ile hayat nizamında yerini almıştır.
Salât Kavramının Kökeni
Kökü ve anlamı konusunda ihtilaf bulunan salât’ın aslı, vav’ı harekeli olan
salave kelimesidir. Kelimesinin vav harekeli ve önceki harfi fetha ile geldiği için
vav elif’e dönüşmüştür. Salât kavramı, aslına işaret etmesi ve Mushaf’ı-
Osmani’ye uyumlu olması için zekât hayât ve ribâ kelimeleri gibi vav ile yazılıp
elif ile okunmuştur.
Nevevî (ö. 676/1277), saleveyn kelimesinden türediği için salât’ın Kur’ân’da
vav ile yazıldığını nakleder.
Dilcilerin genel kanaati, salât kavramının vav köklü olduğu yönündedir. Salât
kavramının, salv-salâ” köklerinden türediği şeklindeki tespite göre kavramın
“saly/ kökünden türetilmesi ise yanlış olacaktır.
Bazı görüşlere göre salât kavramının muarreb/yabancı olduğu da ifade edilmiş;
ancak hangi dilden Arapçaya geçtiği konusunda farklı bilgiler aktarılmıştır.
İbnu’l-Enbârî (ö. 328/940) ve Cevâlîki (ö.540/1145), salavat kelimesinin
İbraniceden Arapçaya geçtiğini, İbranice aslının saluse olduğunu, bu kelime ile
Yahudilerin mabedlerinin kast edildiğini ileri sürerler.
Ferâhî ise salât kelimesinin Keldani/Akkad dilinde dua ve tazarru’/yalvarıp
yakarma; İbranice de ise namaz ve rükû anlamına geldiğini belirtir.
2. Kitab-ı Mukaddes’te Salât Kavramı
Cevâd ‘Alî, salât kelimesinin Ârâmîce bir kelime olduğunu, “-“ص ل ا- صلا
fiilinden türediğini, rükûda bulunmak, eğilmek anlamına geldiğini, daha sonra
bu kelimeyi Yahudilerin kullandığını, Ârâmîce olan lafzın İbranice bir kelime
haline geldiğini, Ehl-i Kitap yolu ile de Arapçaya girdiğini, Yahudilerin Tevrat
döneminin sonlarına doğru bunu Saluteh/ صلوتهşeklinde okuduklarını ifade eder.
Salât kelimesinin Araplara Ehl-i Kitâb’tan geçtiği konusunda görüş birliği
bulunmasa da bu yöndeki görüşler yabana atılacak gibi değildir.
3. Cahiliye Şiirlerinde Salât Kavramı
3. 1. Cahiliye Döneminde Salât İbadeti
Salât/Namaz, Arapların eskiden beri uyguladıkları bir ibadet idi. Hz. Resule
öğretilen şey, şirkin bitirilmesi ve ibadetin sadece Allah’a has kılınmasıydı.
Namazlarında rükû ve secde bulunmakta bu açılardan İslam'ın namazına
benzemekteydi.
Cahiliye döneminde Ebû Zer el-Ğifâri ve Zeyd b. Amr’ın Ka’beye dönerek
namaz kılanların arasında yer aldıkları; Ebû Zer ve Kus b. Sa’îde’nin
peygamberlik öncesinde de namaz kıldıkları rivayet edilmektedir.
Namazın İslam öncesinde Hanifler tarafından da kılındığı bilinmektedir.
Enfâl 8/35. Âyette müşrikler bağlamında kullanılan salât kavramı, aslında
dönemin Arapları tarafından salât diye bir kavramın, hatta bir ibadetin
bilindiğini göstermektedir.
Ancak cahiliye Araplarının bildiği salât bildiğimiz manada bir namaz
olmayabilir.
Nitekim Kâbe de tavafa da hadislerde salât denildiği görülmektedir. Ayrıca
salât kavramının çokanlamlı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bunun
farklı manalara geldiği de düşünülebilir.
Bir rivayete göre, Abdullah b. ‘Umer, Müşriklerde de İslam’dakine benzer bir
namaz biçimi vardı, onlar yanaklarını yere koyarlardı demektedir.
En fal 8/35. Ayet ile ilgili olarak Abdullah b. ‘Umer’in rivâyetine konu olan
şeyin namaz değil tavaf olduğu anlaşılmaktadır.
Zira rivayete göre cahiliye döneminde müşrikler, Kâbe’yi sola doğru tavaf edip,
yanaklarını yere yapıştırıp el çırpar, ıslık çalarlardı.
Ka’b b. Lüey’in Kureyşlileri Cuma günü toplayarak içinde hutbe de olan
haftalık bir ibadet yaptıkları, bu güne Cuma, Maruzat ve Yevmu’l-Arube
denildiği ifade edilmektedir.
Müşrik Araplar’ın biri öldüğünde onu bir yere uzatıp velisinin ölü başında
iyiliklerini anlattığı, ona rahmet okuduğu, sonra da defin ettiği ve bu işe de salât
dedikleri rivayet edilmiştir.
Mekke’de haniflerin de bulunduğu ve bunların namaz kıldığı ifade
edilmiştir. Şu var ki İslam’dan önce namaz İslam’daki gibi düzenli,
vakitleri ve rekâtları belli bir ibadet değildi.
3. 2. Cahiliye Şiirlerinde Salât Kavramı
Salât kavramının cahiliye döneminde bilinen ve kullanılan bir kelime olduğu
şair A’şa’nın salât kelimesini dua, dilek, istek anlamında kullandığı aşağıdaki
beyitlerinde de görülmektedir.
Ayrılma zamanım gelmişken kızım (rabbe dua ederek):
Ey rabbim uzaklaştır babamdan hastalıkları/yorgunlukları, acıları der.
Ey kızım bana ettiğin ( )صليتduanın aynısı senin için de olsun ama artık yat.
Çünkü vücudun dinlenmeye ihtiyacı var.
Şair A’şa içkiyi övdüğü aşağıdaki beyitlerde sallâ fiilini dua etmek anlamında
kullanmıştır.
Şarap tüccarı içki küpünü rüzgâra doğru tuttu sonra da (ekşimesin, bozulmasın)
diye dua etti ve küpün ağzını kapattı tekbir getirdi.
Onların (içki fıçılarının) evinden hiç ayrılmayan bir bekçisi vardır. Musluğu
açıldığı vakit mırıldanarak dua eder/över.
İbn Fâris’e (ö.395/1004) göre salât kelimesi İslam’ın getirdiği namaz ile aynı
olmasa da bilinen bir kavramdı. Cahiliye döneminde dua anlamı ile bilinirdi.
Nitekim Cahiliye döneminde rükû’ ve secde İslam’daki rükû ve secde gibi
olmasa da bilinen uygulamalardı.
Dolayısıyla müşrikler salâtı şeri anlamıyla değil sözlük anlamıyla; secdeyi de
eğilmek olarak bilirlerdi.
İzutsu, Hz. Peygamberin Cahiliye döneminde şeklen olmasa da manen
salâta/namaza benzer ritüelleri yaptığını ve bunun İslam’da emredilen
salât/namaz ibadetinin önceki aşaması olduğunu ifade eder.
İzutsu salât kavramının cahiliye döneminde Kur’an’daki salât kavramı ile bazen
yakın anlamda kullanıldığını, içerik farklı olsa da cahiliye döneminde de
İslam’daki salâtın/namazın biçimsel yapısına benzeyen bir salâtın bulunduğunu
şair Antere’nin Pers İmparatoru Anuşirvan’a övgü için yazdığı aşağıdaki
beyitten yola çıkarak ifade eder.
İzutsu, beyitte imam kelimesinin İslam’daki kıble mefhumu ile eşanlamlı
olduğunu, kıble ve salât ifadelerinin bir arada kullanılmasının İslam’daki salât
ile cahiliye dönemindeki salât arasındaki biçimsel benzerliğe işaret ettiğini ifade
eder.
Bütün krallar dünyanın her yerinden (yani her vadi yolundan) gelip saygılarını
sunarlar ona, yeryüzündeki bütün insanlar yüzlerini dönerler ona.
Ebû Hâtim er-Râzî (ö. 322/933) ve İbn Manzûr (ö. 711/1311), aşağıdaki
beyitleri de salât kelimesinin rahmet anlamına geldiğine delil olarak gösterirler.
Ayrıldığım kimseye ilahım rahmet etti/etsin ve ona nimetini tamamlayıp
arttırdı/arttırsın.
Rahman Azze’ye ve kızı leylaya rahmet etti/etsin diğer komşularına da rahmet
etti/etsin.
Allah Yahya ve arkadaşlarına rahmette bulunsun Cömert, yardım eden ve sözü
dinlenen bir rab o. Dönüp onun cenaze namazını kıldılar ve kesin bir gözle
defnettiklerini gördüler.(onu gömdükleri) Golan’da adaleti, hakkı ve iyiliği terk
ettiler.
4. Kur’an’da Salât Kavramı
Salât kavramı; Mekkî ve Medenî sürelerde isim ve fiil formlarında sözlük
ve ıstılahi anlamlarıyla 90 âyette geçmektedir. Kavram bazı ayetlerde birden
fazla geçtiği için Kur’an’da toplam 99 defa yer almaktadır.
Salât kavramının Kur’an’da ağırlıklı olarak /أقامekame fiili ile kullanıldığı
görülmektedir. Namaz kılmayı ifade etmek için صلوsallu/kılın ya da
/أدواeddu/yerine getirin kelimelerinin yerine اقيمواekimu/ikame edin, (ayakta
tuttun, düzgün ve devamlı hakkını vererek ve şartlarını yerine getirerek)
ifadesinin kullanılmış olması ve bunun Kur’an’da salât kelimesinin önünde 48
defa zikredilmiş olması oldukça önemlidir.
Rağıb el-İsfehânî (ö. 502/1108)’ye göre salât ibadetinin \أقامekame fiili ile
gelmesi, namaz kılanların çok, onu hakkıyla ifa edenlerin az olması
nedeniyledir. Demiştir.
Bu görüşü ilave olarak günümüzde ‘’destek olmak, yardım etmek,
sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak, arka çıkmak bu
tür faaliyet alanlarını oluşturup onları ayakta tutmak devamlılığını
sağlamak doğru ve daim faaliyet yapmalarını gözlemlemek.’’ Olarak ta
izah edenler olmuştur.
Salât kavramı, Kur’an’da 24’ü Mekkî, 13’ü Medenî olmak üzere toplam 37
sürede geçmektedir.
Salât kavramı 24 Mekkî sürede 39 ayette 40 defa geçerken,
13 Medenî sürede 51 ayette 59 defa geçmektedir.
Salât kavramı Kur’an’da toplamda 37 sürede 90 Ayette 99 defa geçmektedir.
Salât kavramı, Kur’an’da biri Mekkî, 4 tanesi ise Medenî olmak üzere yalnızca
beş yerde çoğul geçmektedir.
Salât kavramının, beş yerde çoğul olarak geçmesi namazın beş vakit olduğuna
işaret olarak düşünülebilir.
Kur’an’daki 99 salât lafzının 12 tanesi fiil geri kalanı ise isim olarak yer
almaktadır.
Salât kavramı fiil olarak Kur’an’da 4’ü Mekkî, 4’ü Medenî olmak üzere toplam
8 sürede, 10 ayette, 12 defa geçmektedir.
Salât lafzı fiil olarak 3 yerde mazi, 6 yerde müzari ve 3 yerde de emir olarak
geçmektedir.
Salât lafzı, isim olarak geçtiği yerlerde 62 ayette 65 defa müfred, 5 ayette cem’,
1 ayette ismi mekân, 3 ayette ismi fâil ve 14 ayette 15 defa izafet terkibiyle
kullanılmaktadır.
5. Hadislerde Salât Kavramı
İbnu’l-Esîr, salât kavramının hadislerde daha çok namaz anlamında
kullanıldığını belirtir. Bunun yansıra salât kavramının, hadislerde yer yer sözlük
anlamı ile de kullanıldığı görülmektedir.
Hadisler incelendiğinde salât kavramının namaz ibadeti dışında yerine göre dua,
istiğfar, rahmet, mağfiret, bereket, Fatiha, destek ve ibadet gibi anlamlarıyla
öne çıktığı anlaşılmaktadır.
Salât kavramının hadislerde namaz ibadeti dışındaki kullanımlarına şu hadisler
örnek verilebilir.
“Sizden biriniz bir yemeğe davet edildiğinde icabet etsin, eğer oruçlu değil ise
yesin, ancak oruçlu ise (fe'l-yusallî) dua etsin” hadisinde salât kavramı dua,
hayır ve bereket dileğinde bulunma anlamında kullanılmıştır.
“Abdullâh b. Ebî Evfâ; Adamın biri Hz. Peygamberimize sadakalar getirdiğinde
Hz. Peygamberimiz; Allah’ım filancanın ailesine salâtta bulun( )صلى şeklinde
dua ederdi, Ona babam geldi, Hz. Peygamber, Ey Allah’ım, Ebî Evfâ’nın
ailesine (sallî) salâtta bulun” şeklinde dua etti.
Bu hadiste salât kavramı rahmet, bereket, mağfiret anlamlarında kullanılmıştır.
Buna benzer başka rivayetlerde bulunmaktadır.
Hadislerde namazı bekleme eylemi de salât olarak ifade edilmektedir. Hz.;
Peygamberin
“Sizden biri abdest alır ve sadece namaz kılmak için mescide gelirse, mescide
girdiği andan itibaren namaz için kaldığı sürede salâttadır/ibadet halindedir.
Sizden biri namaz kıldığı yerde oturduğu sürede melekler ona dua ederler e o
kişiye etmediği ve konuşmadığı sürece onun için Allah’ım onu bağışla ona
merhamet et onun tövbesini kabul et” derler.
Kanaatimizce salât kelimesi bu hadiste ve buna benzer başka hadislerde
“ibadet” anlamına gelmektedir.
Hz. Peygamber’in; salât kavramını; Kim bana bir defa salât ederse Allah buna
karşılık olarak ona on defa salâtta bulunur dediği rivayet edilmiştir. Bu hadise
benzer ifadelerle birçok hadis rivayet edilmiştir. Bu hadislerin tümünde salât
kavramı “istiğfar” anlamında kullanmıştır.
Buna benzer daha birçok hadiste salât kavramı sözlük anlamında
kullanılmıştır. Bu hadiste geçen salât ifadesinin “destek” anlamına gelmiş
olması da mümkündür.
Salât kavramı bazı hadislerde namazdan daha geniş anlamda kullanılmıştır. Hz.
Peygamber ve bir bedevinin arasında geçen diyaloğu anlatan şu hadis: önem Arz
etmektedir.
“Peygamberimiz her Müslümana her gün salât etme sorumluluğu vardır
dediğinde, bir adam Hz. Peygamberimize gelip, salâtı kastederek bize ne
kadar da ağır bir şey getirdin dedi.
Hz. Peygamberimiz de; marufu emretmen salât, münkirden sakındırman
salât, zayıf birinin yükünü kaldırman salât, yolda eziyet veren bir şeyi
kaldırman salât, namaza(Salat’a) her adımın senin
için salâttır” buyurdu.
Başka bir hadiste Hz. Peygamber; “mümin şahsın her ameli “Salat’tır. Namaz
yolundan (mescide giden yoldan) eziyet veren bir şeyi kaldırması
“Salat’tır” buyurmuştur.
Bu hadislerde salât kavramı daha geniş anlamda kullanılmış ve her türlü
hayırlı amele salât denmiştir. Kanaatimizce bu hadislerde geçen salât
kelimesi namaz ve istiğfardan daha geniş anlamda ibadet manasında
kullanılmıştır.
Mutarrizî (ö. 610/1213), Hz. Peygamberin Üsame’ye “salât senin önündedir”
şeklinde söylediği hadiste, salâtın namaz vaktini/akşam namazı vaktini veya
namaz yerini ifade ettiğini belirtir.
Hz. Peygamber, bir Hadisi Kutsi’de Allah’ın şöyle dediğini ifade etmiştir:
“Ben salâtı kulumla kendi aramda iki kısma ayırdım. Yarısı bana ait, yarısı da
ona... Bu hadiste Fatiha suresinin kast edildiği ifade edilmiştir. Bizce burada
salâtın anlamlarından biri olan “kıraat” kast edilmiştir.
Sahabeler, aşağıdaki hadiste geldiği gibi salât kavramını ikinci gelme, ardından
gelme anlamında kullanmışlardır.
Resulullah öncü oldu. Sonra onu Ebû Bekir izledi(ikinci oldu) ondan sonra
Ömer üçüncü oldu. Daha sonra da Allah’ın irade ettiği fitne bizlere isabet etti.
Bu hadisin şerhinde “salla” kelimesine “tabi olmak, ulaşmak/tebialahika” anlamı
verilmiştir.
Hz. Peygamberden gelen rivayetlerde “tavaf” için de salât ifadesi
kullanılmaktadır. Hz. Peygamberin; Tavaf salâttır, tavaf yaptığınızda
konuşmayı azaltın” dediği rivayet edilmiştir.
Başka rivayette ise Hz. “Tavaf Peygamberin salâttır, size tavafta konuşmak
serbest bırakıldı kim tavaf ederse sadece hayır konuşsun” dediği
nakledilmiştir.
Bu konuda “tavafı salâta benzeten rivayetler de bulunmaktadır.
6. Salât Kavramının Lugavî Anlamları
Kaynaklara bakıldığında salât kavramına birçok anlam yüklendiği görülecektir.
Bunları aşağıdaki şekilde sıralayıp izah etmek mümkündür.
6. 1. Dua
Arap dil sözlüklerinde salât kavramının anlamları arasında birincil anlam
olarak dua anlamı öne çıkmaktadır. Dil âlimleri, daha önce vermiş olduğumuz
cahiliye dönemi şiirlerine dayanarak Salat’ın cahiliye döneminde dua
anlamına geldiğini belirtmekte ve hadislerden delil getirmektedirler.
Kişinin dua etme fiilinde bulunmasına sallâ, صلى dua eden kişi için مصلى
musalli, dua edilen yere /مصلى musalla ifadeleri kullanılmaktadır.
Nevevî (ö. 676/1277), namaza salât adının içindeki duadan dolayı verildiği ve
bu anlamın da salâtın temel anlamı olan duadan geldiği görüşünü Cumhura
nispet eder.
İbnu’l-Cevzî (ö. 597/ 1201), salâtın asıl anlamının da dua olduğunu söyler.
İbnu’l- Enbârî (ö. 328/940), salât kelimesinin Arap dilinde namaz, rahmet ve
dua olmak üzere üç anlama geldiğini, "” قد صلي الرجل ifadesinin dua etmek ve
rabbinden istemek anlamında olduğunu söyler.
İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), salât kelimesinin dua anlamına
geldiğini, duanın hem ibadet hem istek anlamında olduğunu ifade eder.
İbn Kayyim’e göre salât kelimesi namaz anlamına intikal etmiş olup, lügat
anlamından ayrılarak şer’i bir kavram ya da mecazen şer’i bir içerik kazanmış
değildir, aksine asli manasını korumuştur. Ona göre de namaza salât denmesi,
salâtın duayı kapsamasından dolayıdır. Yani salât/namaz ibadeti, bu ibadetin bir
cüz’i ile isimlendirilmiştir. Salât/namazın içindeki duadan dolayı bu ismi aldığı,
cenaze namazının rükû ve secdesi olmadığı halde kılınırken edilen duadan
dolayı salât adını aldığı ifade edilmektedir.
Özetle ilk dönemden başlayarak günümüze kadar bütün sözlüklerde ve
tefsirlerin çoğunda salât kelimesinin asıl/temel anlamının “dua” olduğu
görülmektedir.
6. 2. Sırtın Ortası, Kuyruk Sokumu, Uylukların Hareketi
Salât kavramının türediği kökeninin, insan ve dört ayaklı hayvanlar için
sırtın ortası anlamında kullanıldığı ve doğum yapan her dişi için sırtı/beli
gevşedi/genişledi denildiği ifade edilmiştir.
Salâ kelimesinin kuyruk sokumunu ifade ettiği, kuyruk sokumunun iki
tarafında bulunan her bir kemiğe denildiği, tesniyesinin ise “ olduğu ifade
edilmiştir.
İbn Dureyd (ö. 321/933), kelimesi için kuyruk sokumunun bulunduğu, insanın
en son çürüyen kemiği, ifadesini kullanır ve delil olarak şu beyti zikreder:
“Mızrağı sırtında parlar bir halde bıraktım, mızrağın ucu kartalın gagası
gibidir.”
Arapların, uylukları gevşeyip doğumu yaklaşan at için deve hamile kalıp
yavrusu arka tarafına uyluk tarafına gelince, (doğum yaklaşınca) uylukları
gevşedi, genişledi” dedikleri ifade edilmiştir.
Namaz kılan kişinin rükû ve secde esnasında uyluklarını hareket ettirmesinden
hareketle salât kavramının uylukların hareket ettirilmesinden geldiği dolayısı ile
salât kavramının “salaveyn”den türediği ileri sürülmüştür.
Fahruddîn er-Râzî (ö. 606/1210) ve İbn Kesîr (ö. 774/1373), Zemahşeri’nin dile
getirdiği
salâtın uylukların hareket ettirilmesinden geldiği şeklindeki görüşün yanlış
olduğunu ifade etmişlerdir.
Cahiliye şiirleri ve Kur’an üzerinde çalışma yapan Ûde Halil Ebû Ûde,
salât kavramının cahiliye döneminde “dua ve istek” anlamı ile bilindiğini ifade
eder. Salât kavramının uylukları hareket ettirmekten geldiği, dua edene de
ellerini havaya kaldırdığında uyluklarını hareket ettirdiğinden dolayı musalli
denildiği görüşünün salât kelimesinin cahiliye dönemindeki yaygın anlamı olan
“dua ve istek” anlamına ters düştüğünü, dolayısı ile salât kelimesinin
salaveynden değil dua anlamına gelen salâttan türediğini söylemektedir.
6. 3. İz Sürmek-Takip Etmek
Uyluk kemiğini ifade eden kelimesinden türetilen musalli kelimesine, yarışta
birinci gelen atı izleyen, birinci atın izini takip eden, ikinci gelen,
birinci atın uyluk hizasında duran “ikinci at”, yarışta ikinci sıradaki atın başının,
birinci gelen atın uyluğunun hizasında olmasından dolayı ikinci ata denildiği”
gibi anlamlar verilmiştir.
Ebû Hâtim er-Râzî (ö. 322/933), Arapların birinci gelen ata ikinci gelen ata ise
dediklerini ifade eder. Öndekinin fiillerine uyana, ardından gidip onu takip
edene musalli adı verilmiştir. Dolayısıyla öndekinin uyluğunun hizasında
durduğu için namaz kılan kişiye de “musalli/ denildiği ifade edilmiştir.
İbn Atiyye (ö. 546/1151) ve Ebû Hayyân (ö. 745/1344), namazın imandan sonra
ikinci sırada yer almasından dolayı salât şeklinde isimlendirildiğini
nakletmektedirler.
Farklı şairlere ait aşağıdaki beyitlerde de musallî kelimesi ile “ikincilik,
ardından gitme” anlamları kast edilmektedir.
Musalli kelimesinin Arap dilindeki ardından gitmek, takip etmek, izlemek temel
anlamına bakarak Rağıb el-İsfehani Müddessir, 43. Ayetinde geçen
musallinden değildik ifadesine peygambere uyanlardan değildik anlamını
vermiştir.
Semin el-Halebi ve Firuzabadi’nin “ kelimesinin Kur’an’ı
Kerîm’de sadece münafıklar ve müfrit günahkârlar için kullanıldığı şeklindeki
görüşleri Kur’an bütünlüğüne uymamaktadır.
Müddessir 43. Ayetlerinde musallin kelimesi olumlu anlamda kullanılmıştır.
Aslında Maun süresinde de musallin kelimesi olumlu anlamdadır. Çünkü ayette
kendini musalli olarak niteleyip, salâtın gereğini yerine getirmeyenler
kınanmaktadır.
Ebû Bekr İbnû’l-Arabî (ö. 543/1148) Kur’an-ı Kerîm’de Ahzâb, 43 ve 56.
Ayetlerdeki Allah’ın salâtı ifadelerine dayanarak Allah’ın bir isminin de el-
Musalli olduğunu ileri sürer. Allah’ın “el-Musalli” isminin, Kur’an’da Allah’ın
ismi olarak geçmediğini, Allah’ın salâtı ifadesinden türetildiğini söyler.
6. 4. Ta’zim
Salât kelimesinin temel anlamı ta’zim olup, Araplar ta’zim amacıyla küçüğün
kendisinden büyük birinin önünde eğilmesini, salât kavramıyla ifade ederler.
Yahudilerin de birbirlerine selam verirken eğilerek uyluk kemiklerini hareket
ettirmelerini salât olarak adlandırdıkları ifade edilmiştir.
Salât kavramı önceleri ta’zim anlamında iken sonraları Araplar tarafından dua
anlamı verilmiş ve her duaya salât denilmiştir. Dolayısıyla salât kavramının
anlam alanı genişlemiştir.
Dua anlamını kazanan salât kavramı, ta’zim için eğilmekten dolayı sonraları
namaz anlamını kazanmıştır.
Zemahşerî (ö. 538/1144), salât kavramının uylukların hareket ettirilmesinden
geldiğini, Yahudilerin, ileri gelen efendilerinin karşısında ta’zim amacı ile
başlarını ve uyluk kemiklerini eğip bükerek saygı gösterdiklerini ileri sürer.
6. 5. Rahmet
Salât kavramının Hz. Peygamberin hadislerinde ve cahiliye şiirlerinde
rahmet anlamında da kullanıldığı ifade edilmiştir. Rahmet ve istiğfarın, duanın
olmazsa olmazları konumunda oldukları için salât kelimesi ile
isimlendirildikleri söylenmiştir.
Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ (ö. 209/824), A’şa’ya ait olan;
“Ey kızım bana ettiğin duanın ( )صليت aynısı senin için de olsun…” beytinde
geçen salât kavramının dua anlamının yanı sıra rahmet anlamına da geldiğini
söyler.
Ahzâb, 43. Âyette geçen salât ifadesinin Allah’tan rahmet anlamında olduğu
ifade edilmiştir. Rahmet, dua edenin ihtiyacı olduğu için salât kelimesi
rahmete isim olmuştur denilmiştir.
Hz. Ebû Bekir’den nakille tahiyyat duasındaki salavatın terahhum/rahmet
dileğinde bulunma anlamında olduğunu kaydedilmiştir.
İbn Hacer el-Askalânîye göre (ö. 852/1448) çoğunluk, Allah’ın salâtı nın
Allah’tan rahmet anlamına geldiği görüşündedir.
İbn Bâdis (ö. 1359/1940), Ahzap 56. Ayette geçen salât kavramının farklı
müfessirler tarafından rahmet, mağfiret, sena, vergi, ihsan, ta’zim gibi
anlamlarla tefsir edildiğini, bütün bu anlamların ise rahmet anlamının kapsamına
dâhil olduğunu ifade eder.
İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), salât kavramının rahmet olarak
anlaşılmasının yanlış olduğunu belirterek kelimenin lugavî/bilinen anlamı ile
kullanılmasının esas alınması gerektiğini ileri sürer. Ona göre, Araplar
ifadesindeki salât kelimesinin rahmet anlamına geldiğinden haberdar olmayıp
salâtın dua, tebrik/kutsama ve sena/övgü gibi anlamlarını bilmektedirler.
İbn Kayyim, Bakara 157. Ayette salât ile rahmetin farklı anlamlara geldiğini;
rahmetin genel ve herkes için; salâtın ise özel ve sadece müminlere has
olduğunu ifade ederek salâtın rahmet anlamına gelmediğini, ikisinin aynı
anlamda olduğu şeklindeki görüşün batıl olduğunu ifade eder.
6. 6. İstiğfar/Mağfiret/Tezkiye
İbn Kuteybe (ö. 276/889), Bakara, 157 ve Ahzâb, 43 ile 56. Ayetlerinde geçen
salât kelimesinin mağfiret anlamına geldiğini söyler.
Salâtın Allah’tan olması durumunda rahmet, meleklerden olması
durumunda istiğfar, müminlerden olması durumunda ise dua anlamına
geldiği ifade edilmiştir.
Mutarrizî (ö.610/1213), istiğfar dua edenin ihtiyacı/devamlı yaptığı şey olduğu
için salât kelimesi istiğfara isim olmuştur demektedir.
Semînü’l-Halebî (ö.756/1355), salât kavramının tezkiye, bereket ve istiğfar
anlamlarını zikreder.
6. 7. Bereket/Kerâmet/Tesbîh
Ahzâb 43. Âyetin tefsîrinde salât kelimesini bereket olarak tefsîr edilmiştir. İbn
Abbâs (ö.68/687), Ahzâb, 56. Ayette geçen salâtın tebrik/hayırlar ihsan etmek
anlamında olduğunu söyler.
Rağıb el-İsfehânî (ö. 502/1108), salâtın tebrik/hayırlar ihsan etmek anlamını
diğer anlamlar arasında zikreder.
Ebû Hâtim er-Râzî (ö. 322/933), tahiyyatta okunan salli-barik dualarını
zikrederek, sallî-barik dualarında Hz. Peygambere salât okunduktan sonra
ayrıca rahmet ve bereket duasında da bulunulduğunu dile getirir. Adından
salâtta rahmet, bereket, dua anlamlarından başka bir anlam olmamış olsaydı
neden salâtla birlikte rahmet ve bereket zikredilsin ki şeklinde itirazda bulunur.
Buna istinaden Ebû Hâtim er-Râzî salât kavramının, müfessirlerin zikrettiği dua,
rahmet, bereket, istiğfar gibi anlamlarından farklı bir anlamının da bulunduğunu
ifade eder.
Sebbehe fiilinin anlamına geldiği ifade edilmiş ve tespih kelimesinin
salât anlamında kullanıldığı belirtilmiştir. Salât kavramının kuşlar için tespih
anlamına geldiği de ifade edilmiştir.
Kanaatimizce Nur, 41. ayette salât kavramının devamında tespihin zikredilmesi
bu görüşü geçersiz kılmaktadır.
İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), dilcilerin birçoğunun dua anlamında
olduğunu kabul ettiği A’şa’ya ait olan
“Onların (içki fıçılarının) evinden hiç ayrılmayan bir bekçisi vardır. Musluğu
açıldığı vakit mırıldanarak dua eder”
beytinde geçen ifadesinin medh (övgü) ve tebrik/hayırlar dilemek anlamında
olduğunu söyler.
6. 8. Güzel Övgü/ Güzel Anma/ Temcid(Yüceltme)
Allah’ın Hz. Peygamber ve Salih insanlara salât etmesi, onlar hakkında güzel
övgüde bulunma ve güzel bir şekilde anma olarak açıklanmıştır. Bakara, 157.
Ayette geçen salât kelimesinin, Allah’ın övmesi anlamına geldiği ifade
edilmiştir.
Mâturîdî (ö. 333/944), Bakara 3. Ayetin tefsirinde, salât kavramının namaz
anlamının yansıra hamd etmek, senada bulunmak gibi anlamlara da geldiğini
söyler.
Rağıb el-İsfehânî (ö. 502/1108), salâtın temcid/yüceltme anlamını kavramın
diğer anlamları arasında zikreder. Allah’ın, elçisine yönelik salâtının ona
rahmet etmesi ve övgüde bulunması anlamına geldiği ileri sürülmüştür.
6. 9. Din/İslâm/İbadet/Kıraat
Hûd, 87. Ayette Hz. Şuaya ile ilgili olarak geçen salât kavramının din, kıraat ve
İslam anlamına geldiği belirtilmiştir. Salât kavramının ibadet anlamına
geldiği ve geçmiş ümmetler tarafından da bu anlamda kullanıldığı ifade
edilmiştir.
Salât kavramının din anlamına geldiği şeklindeki görüş Atâ (ö.114/732) ve
Hasan el-Basrî (ö.110/728)’ye dayandırılmıştır. Salât kavramının din anlamını
ilk olarak İbn Kuteybe (ö. 276/889) Te’vilu Müşkili’l-Kur’ân adlı eserinde dile
getirmiştir.
İbn Kuteybe’den sonra Maverdî (ö. 450/1058), salât kavramının din
anlamına dikkat çekmiş ve salât kavramının asıl anlamının ittiba olduğunu
belirterek, ittibâ ile dinin ardından gidilmesinin amaçlandığına vurgu yapmıştır.
Vücûh ve Nezâir eserlerinde salât kavramına din anlamını veren ilk kişi ise
İbnu’l-Cevzî(ö. 597/1201)’dir.
6. 10. Desteklemek
İbn Kutluboğâ (ö. 879/1474), salât kavramının anlamları arasında
nasr/yardım/destek kelimelerini de zikreder ki kavrama bu anlamların ilk defa
kendisi tarafından verildiğini ifade edebiliriz.
Daha sonra Ebu’l-Bekâ (ö.1095/1684) da salât kavramı için yardım etmek,
desteklemek anlamlarını vermiştir.
Ebu’l-Beka’nın Mücâhid (ö.102/720)’e dayandırdığı bir görüşe göre
Allâh’ın salâtı, koruması, kulluğa muvaffak kılması; Meleklerin salâtı,
yardım/avn ve nasr; müminlerin salâtı ise, Hz. Peygambere uymak/ittiba
anlamındadır.
Ebu’l-Beka’nın Mücâhid (ö.102/720)’e dayandırdığı rivayeti Mucâhid’in tefsirle
ilgili görüşlerinin derlendiği farklı derleme eserlerde bulamadığımızı belirtmekte
yarar bulunmaktadır.
Kanaatimizce sözlüklerde salât kavramına verilen anlamlardan yola çıkarak
dolaylı olarak yardım etmek, desteklemek anlamını elde etmek mümkündür.
6. 11. Ulaşmak/Bağ/Birleştirmek/Bir Araya Getirmek
Firûzâbâdî (ö. 817/1415), Ahzâb 56. Âyetin tefsîrinde salât kavramının anlamı
bağlamında, sly ve slv köklerinin bir asıl için kullanıldığını ve bunlara tek
mananın verildiğini, bu kökten türeyen tüm kelimelerin “ez-zam–
el-cem’ bir araya getirmek, birleştirmek temel anlamında birleştiklerini ileri
sürerek salât kavramının da bu anlama geldiğini ifade eder.
Firûzâbâdî (ö.817/1415), et ateşte pişerek birleşir/sıkılaşır; sırtın ortası ve uyluk
(bedeni) birleştirir/bir araya getirir; avlamak ava yoğunlaştırır; koku üretmek
amacıyla bitkilerin içinde dövüldüğü havan kokuyu bir araya getirir/oluşturur;
salavat/Kenais insanları bir araya getirir; musallî adı verilen yarışta ikinci olan at
birinci at ile birleşir; vasale ve buna benzer farklı köklerden türeyen kelimelerin
tümü birleştirme bütünleştirme, bir araya getirme anlamında toplanır; duada
birleştirme anlamı olduğu için ona salât denir” demektedir.
Haris el-Muhâsibî (ö. 243/857)’ye göre namazın salât olarak isimlendirilmesi
kul ile Allah arasında bir bağ olmasındandır.
6. 12. İbadethâne
İfadesi “Yahudilerin sinagogu, ibadethanesi” olarak tarif edilmiş ve tekilinin “
olduğunu ifade edilmiştir. Salavat kavramının İbranice aslının veya saluta
olduğunu, İbraniceden Arapçaya geçen muarreb bir kelime olarak bununla
Yahudilerin namaz kıldıkları mekânların/(Kenâis) kast edildiği ileri sürülmüştür.
Başka bir görüşe göre ise Sabiilerin namazgâhı anlamına gelmektedir.
İbn Abbâs (ö.68/687) َ kelimesinin, Yahudi Sinagogları, rahip ibadethaneleri ve
Hıristiyan Kiliseleri anlamına geldiğini söyler. Yine ona dayandırılan başka bir
rivayete göre َkelimesi ile Müslümanların emanında bulunan Mecusi tapınakları
kastedilmiştir. Salavatın içinde Hıristiyanların gömüldüğü evler ve küçük
kiliseler anlamına geldiği de söylenmiştir.
Muhammed es-Seyyid Ali Belâsi, Ahdi Kadim’e dair yazılmış İbranice
sözlüklerde bu kelimeyle karşılaşmadığını, bunun Süryanice bir kelime
olduğunu düşündüğünü; salât kelimesinin, Süryanice ve Arapça hazırlanmış
sözlüklerde Salota اSalawata şeklinde namaz anlamı ile karşılandığını bunun
yansıra Havra, Mabed gibi anlamların da verildiğini ileri sürmektedir.
Namazdan dolayı namaz kılınan yere salavat denildiği, salâvat”ın
Müslümanların mescidi/mescidu’l-müslimin anlamına geldiği de ifade
edilmiştir.
Hasan el-Basri’ye (ö.110/728) ve bazı müfessirlere göre, salavatın yıkılması
salâtın/namazın terk edilmesi demektir. Nisa 43’teki salâta yaklaşmayın ibaresi
mescitlere yaklaşmayın anlamına geldiği gibi burada da salavat mescit anlamına
gelmektedir.169 Ayet metninde muzafın mahzuf (eksiltili) olduğu
şeklinde bir takdir yapılabileceği ve böylece namaz mekânlarının kast edilmiş
olacağı belirtilmiştir.
İbn Fâris el-Luğavî (ö.395/1004)ye göre, Yahudi mabetleri anlamına gelen Hac,
40. Ayetteki salavat hariç olmak kaydıyla Kur’an’da geçen her salât kelimesi
ibadet, dua ve rahmet anlamındadır.
6. 13. Ateşe Atmak, Yakmak ve sly Kökü
Buraya kadar incelediğimiz anlamlar, kökünden türetilen salât kavramının
manaları idi. Burada ve bir sonraki maddede mazisi müzarisi masdarı olan kökü
ile salât kavramının ilişkili olup olmadığını irdelemeye çalışacağız. Her ne
kadar bazı sözlüklerde salât kelimesinin kökünden türediği yer almaktaysa da bu
doğru bir tespit olarak görünmemektedir. Sly - kökünden gelen kelimeler
Kur’an’da beşi Medenî, 20’si Mekkî olmak üzere toplam 25 ayette geçmektedir.
Sözlüklerde kökünü genelde ateş ile ilişkilendirildiği görülmektedir.
Kâfirin ateşe atılması için tabirinin kullanıldığı, halkın kendisi ile ısındığı ateş
koru için ifadesinin kullanıldığı ve ateş ile ısınmaya işaret etmek üzere
ifadesinin kullanıldığı belirtilmiştir.
Asanın ateşte doğrultulmasını ifade etmek üzere sopayı ateşte yumuşatmaya
denildiği ifade edilmiştir. Kulun kıldığı namazın ifadesinden alındığı ileri
sürülmüştür. Bu görüşte olanlara göre kul, Allah’ın huzurunda durduğunda
kendisine ulaşan rahmet ve haşyet sebebiyle yumuşar ve eğrilikleri düzelir; bu
vesileyle Allah’a karşı haşyeti artar. Tıpkı ateşin odunu yumuşatarak eğriliğini
düzeltmesi misali namaz da musalliyi düzeltir, yumuşatır ve onu cehennem
ateşinden uzak tutar. Bu sebeple namaz ibadetinin salât olarak isimlendirildiğini
ileri sürerler. Kimine göre de, sallâ ( ) صلى kelimesi marraza kelimesi gibidir.
Nasıl ki marraza kelimesinde hastalığın izalesi söz konusu ise sallâ kelimesinde
de ateşin uzaklaştırılması söz konusudur.
Kanaatimizce bu görüşlerin vücut bulmasının nedeni salât kelimesinin,
yanlış kökten türetilmesidir. Çağdaş bazı araştırmacılar, salât kelimesine
yüklenen, ateşin odunu düzeltmesi misali namazın da insanın eğriliklerini
düzeltmesi şeklindeki görüşlerin yanlış olduğunu belirtirler. Bu araştırmacılara
göre, kök harfler değiştiğinde manalar da değişecektir.
Onlara göre ifadesindeki sly kökü ile salâtın türediği slv kökü farklı olup
salâtın sly kökünden türediğini iddia edenlerin namazla ilgili yorumları
doğru değildir.
6. 14. Lüzum/ Yönelmek
Ezherî (ö. 370/980) Zeccac’tan naklettiği salâtın lüzum, gereklilik anlamında
olduğu görüşüne katıldığını ifade ederek namazın en büyük farz olduğunu,
lüzumundan, gerekliliğinden dolayı bu adı aldığını belirtir.
Ezheri’ye göre bir şey gereklilik arz ettiği zaman “ ”صلي kelimesi kullanılır.
Ateşe atılan bir şey ateşe ihtiyaç duyduğundan dolayı ateşe atılmaktadır.
Ezheri’nin salât kelimesini “ ”صلي maddesinde zikretmesi ile başlayan yanlış bu
anlamı temel almasını sağlamıştır. Zeccac da bu anlama “ ”صلي kökünden
ulaşmaktadır.
Zeccac ve Ezheri’nin namazın farziyeti olgusu üzerinden böyle bir yoruma
gittikleri görülmektedir. Çağdaş araştırmacı Ûde Halîl salât kelimesinin cahiliye
dönemindeki yaygın anlamının istek ve dua olduğunu ileri sürer.
Ûde Halîl, salât kelimesini, namaz ibadeti olarak değerlendirenlerin kavramın
şeri anlamından yola çıkarak böyle bir anlama ulaştıklarını; ancak doğru olanın
cahiliye dönemindeki kullanımın esas alınması olduğunu ifade eder.
Nevevî (ö. 676/1277), âlimlerin salâtın kökeni ve anlamı konusunda ihtilaf
ettiklerini, kavramın nereden geldiği konusunda ileri sürülen görüşlerden birinin
de bir şeye yönelmek olduğunu söyler.
Nevevî’nin bu açıklamasını onun vefatından önce kaleme alınmış ilk dönem
sözlüklerinin hiçbirinde bulamadık. Ferâhî de salât kelimesinin bir şeye
yönelmek anlamına geldiğini, zira صلي النار denildiğinde ateşe yöneldi, ateşle
karşılaştı, ateşe girdi şeklindeki anlamların oluştuğunu ifade ederek salât
kelimesini slv kökünden değil sly kökünden türediğini ileri sürer.
7. Salât Kavramının Istılahî Anlamı
Ebû Bekir İbnu’l-Arabi; salât kavramının daha önce mücmel olduğunu
(İslam’daki namaz anlamı ile bilinmediğini) ve Hz. Peygamberimiz tarafından
açıklanıncaya kadar bilinmediğini ileri sürer. Bunun yanı sıra salât kavramının
âmm bir ifade olduğunu,
Peygamberimiz tarafından namaz uygulaması ile tahsis edildiğini ifade
etmiştir. Salât kavramı şer’i literatürde tahrim tekbiri ile başlayan, kıyam,
rükû, secde ve oturuşlarla devam eden, selam ile biten vakitleri ve erkânı
belirlenmiş belli bir ibadettir. Türkçeye Farsçadan geçen namaz/ kelimesi,
Farsça ’da kulluk, ibadet, tazim için eğilmek anlamındadır.
Kur’an’da namaz sadece salât kelimesi ile ifade edilmez. Kur’an’da kıyam,
rükû’, secde, tespih, zikir, kıraat, Kur’an, iman, kanut, hassene, dua, istiğfar,
gibi kelimelerle de Salat’a işaret edilmiştir. Ancak buradaki isimlerin
namazın bütünü değil; onun birer parçası olduklarını göz ardı etmemek
gerekir.
Bunların zikri cüz irade i kül yoluyla namaza işaret ettiklerini söylemek
mümkündür.
8. Salât Kavramının Vücûh-Nezâir ve Ğaribu’l-Kur’ân Türü
Eserlerdeki Karşılıkları Üzerine
Salât kavramının çokanlamlı/lafzı müşterek bir kelime olduğunu ifade
edilmiştir. Çokanlamlı kelimelerden biri olan salât kavramı vahiy sürecinde
ıstılahı anlamını kazanmış ve Türkçe’mde namaz ibadetine indirgenerek anlam
daralması yaşamış bir kavramdır.
İbnu’l-Enbârî (ö. 328/940), salât kelimesini ezdad kelimeler arasında
zikretmiştir.
Mukâtil b. Süleymân (ö. 150/767), Vücûh ve Nezair alanında yazılmış ilk
eser olan el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli kitabında salât kavramını müstakil bir
başlık olarak incelememiş sadece ekamu’s-salâte ifadesini
Tevbe, 5. Âyeti temel alarak açıklamaya çalışmıştır. Mukâtil, aslında burada
salâtın anlamlarını zikretmeyi değil ayette gördüğü müşkül durumu vuzuha
kavuşturmayı hedeflemiştir.
Âyette geçen ekamu’s-Salâte ifadesinin, ikrar bila tasdik/tasdik etmeden ikrar
etmek namazın kalpte tasdik edilmeden, ikrar edilmesi (namazın farziyetine
inanmadan dille kabul edildiğinin ifade edilmesi) veya namazın bir bütün olarak
kılınması anlamlarına geldiğini ifade etmiştir.
Salât kavramının çokanlamlı olmadığını ileri sürmek Arap dilinin
sınırlarını zorlamaktır. Nitekim salât kavramının çokanlamlı olmadığını
söyleyenler bile lafzın anlamlarını bire veya ikiye indirmek konusunda
zorlanmaktadırlar.
Değerlendirme
Kur’an’ın, Arapların günlük dilde kullandıkları birçok kelimeye yeni anlamlar
yüklediği ve yeni bir din dili oluşturduğu gözlenmektedir. Salât kavramı buna
bir örnektir.
Kanaatimizce cahiliye dönemi Arapları, Ehli-i Kitap’tan aldıkları bu kelimeyi
İbranice ’deki anlamıyla/dua kullanmışlardır. Salât kavramının anlam alanı
zamanla genişlemiş ve farklı anlamları içeren bir kelimeye, çokanlamlı bir
forma dönüşmüştür.
Cahiliye Arapları tarafından dua anlamında kullanılan salât kelimesi vahiy
sürecinde namaz anlamını kazanmıştır. Başka bir ifadeyle bu kavram, cahiliye
dönemin deki kullanımına ek olarak vahiy sürecinde ıstılahı bir anlam kazanarak
terim leşmiş namaz anlamında şer’i manaya bürünmüştür. Öyle ki lafzın
sonradan kazandığı namaz anlamı, hakiki anlamın/duanın önüne geçmiştir.
Salât kavramının birbirinden farklı birçok manası bulunduğu için olsa gerek bu
anlamlar en aza indirilmeye veya tek anlamda birleştirilerek çatı bir anlam
oluşturulmaya çalışılmıştır.
Kanaatimizce salât kavramının üst/çatı anlamı her daim ruhen ve bedenen
görev/sorumluluktur bilincinde olmaktır. Salat kavramının bütün alt
anlamlarını görev/sorumluluk şeklindeki çatı anlamın altında toplamak
mümkündür. Bu arada, çatı anlamın alt anlamlarla çelişik olmaması gerektiğini
de göz ardı etmemek önem arz etmektedir.
Buna göre, bir cümleden alt anlamı çıkarıp yerine çatı anlamı koyduğumuzda
manada değişme olmuyorsa üst anlam alt anlamı karşılıyor demektir.
Salât kavramı Allah’a, meleklere, cinlere, insanlara ve hayvanlara nispet
edildiğinde üst anlamı takdir etmemiz ne lügati ne de şeri anlama ters düşer.
Allah’ın rahmeti, mağfireti, yardımı vs. yaratılmışlar için yaratanın
kendine yüklediği görev ve sorumluluktur.
İnsan ve diğer akıllı varlıkların salâtı olan dua, tazim, ibadet, sena, tabi
olma, namaz vb. anlamlar kulluğun gereği olan sevgi ve saygı esaslı görev
ve sorumluluklardır.
Hayvanların ve tüm canlıların Nur suresi 41. ayetinde bahsedilen salâtı ise
Allah’ın her mahlûka yüklediği görev ve sorumluluktur. Kısaca ‘’sünnetullah,
"Allah'ın varlıklarla ilgili olarak öteden beri var olan ve var olmaya devam edecek değişmeyen
davranış biçimidir.’’ Diyebiliriz. ‘’
Salât kelimesinin sırt, kuyruk sokumu, uyluk kemikleri vb. anlamlardan gelmiş
olması vücudun ana yapısını oluşturmaları, onu taşımaları, bedenin merkezi
taşıyıcıları olmaları nedeniyledir. Yani vücudun tüm ağırlığı bu ana omurganın
üzerindedir. Bu nedenle, kelimenin üst/çatı anlamı görev ve sorumluluk
olmaktadır.
Hadislerde geçen, namazın dinin direği olduğu bildirimi de üst anlamı görev ve
sorumluluğu anlatmaktadır.
Kulluk görevi ve sorumluluğun zirvesi ise namazdır. Namazda dua, ta’zim,
övme, ibadet, tabi olma, kıraat, istiğfar vb. bütün anlamlar yerini bulmaktadır.
Bu nedenle, salâtın sözlük anlamını esas alarak onu namaz anlamından
koparmak; namaz anlamını esas alarak sözlük anlamlarından koparmak kadar
yanlıştır. Bu konuda yanlışa düşmemek için yapılması gereken şey, salât
kavramının anlam takdirini bağlama göre yapmaktır.
Birçok müfessirin, salât kavramına namaz üst anlamını verdikleri
görülmektedir. Şeri mana olan namaz, ayetlerin birçoğunda öncelikli olarak
takdir edilerek anlam sorunları giderilmek istenmiştir.
Ancak bize göre şeri anlamın öncelemesi ve üst anlam olarak takdir
edilmesi doğru değildir. Zira namaz günlük bir ibadettir, salât ise namazı
da içine alan geniş bir anlam ağına sahiptir ve genel olarak varlığa
yüklenen görevi ve sorumluluğu/ifade/etmektedir.
Evet;
Bizde burada hem dua eder ilaveten deriz ki hakiki anlamda maddi manevi
bağlılık hakiki ahlakı doğurur o ahlakta zaten kur ’andır. Maddi manevi tüm
pisliklerden arınmak hakkı ile bağlanmak her kötü olandan uzak durmak her
iyiliği bir nevi imkânı ölçüsünde kendisi için borç bilmek SALAT olmaktadır.
Hayır, amelleri yapmak yasaklardan kaçınmak ve bunu her daim hem nefsi için
hem toplum için hem de tüm mahlûkat için ayakta tutmak desteklemek diri
tutmak ta Salat tır.
İbadet/kulluk görevi ve sorumluluk “Allah'ın kulluk talimatnamesinde vermiş
olduğu görevlerin tümünü yapmak, hepsini uygulamak ”tır.
Kulluk görevi ve sorumluluğun zirvesi ise namazdır.
Namazda dua, tazim, övme, ibadet, tabi olma, kıraat, istiğfar vb. bütün anlamlar
yerini bulmaktadır. Bu ise hem ruh içindir hem beden içindir.
Namaz seni hakka kavuşturur ölmeden önce öldürür. Salat seni ve toplumu hem
dünya saadetine hem ahretine saatine kavuşturur.
Nasıl ki her işin bir oluş süreci gelişimi var ilahi emirlerde gelişim oluşum
sürecini idrak edip ona göre adım atmamızın hikmetlerini oluşturur ve
bilinçlerimizi inşa eder.
Ayrıca fazla detaylara girmeden belirteyim ki vakit olarak en güzel ve özel
anlarla belirlenmiş ikisi kapalı olduğu için cem edilebilen dolayısı ile üç gibi
görünen beş vakit ruha iki vücut bulmuş haline ise bugünkü idrakimize göre bazı
vakitler için dört rekat olarak en uygun ve normal şartlarda en güzel ve en asgari
SALATın/ NAMAZ ı için geçerli olanı diyebiliriz. Yoksa bağlılık anlamında ne
zamanı vardır ne de sayısı vardır prim o senin sevgin ve gönül kabının
genişliğine göre her an bir oluş içindedir.
Hud, 11/114. Ayetin hikmetini sezen Elmalılı Hamdi Yazır (ö. 1942)' ayetteki
zülef sözcüğü çoğul olduğu için en az üç vakti ifade eder.
Dolayısıyla bu ayetten ikisi gündüzün uçlarında, üçü de gecenin eteklerinde
olmak üzere beş vakit namazın emredildiği sonucu ortaya çıkar. Sabah namazı
kıraati cehri (sesli) olduğu ve güneş doğmadan kılındığı için gece namazlarından
sayılır.
Bu durumda gündüzün iki ucundan maksat; öğle ve ikindi namazlarıdır. Gecenin
eteklerinden maksat ise; sabah, akşam ve yatsı namazlarıdır. Ayetteki "zülef"
sözcüğünün çoğul olup en az üç vakti ifade ettiği dikkate alındığında bu görüşün
daha uygun olduğu görülmektedir. Gündüzün iki ucundan maksadın; sabah ve
akşam namazları, gecenin ilk saatlerinden maksadın da yatsı namazı olduğunu
söyleyenler de vardır

