NEFS VE KEMALAT YOLCULUĞU
Gazali Nefis,
Arap dilinde baslıca iki manada kullanılır:
Birincisi; “Ruh” manasındadır. Ölen bir kimse için
“Falancanın nefsi çıktı” denildiginde bu anlam kastedilir.
İkincisi; “bir seyin bütünü ve gerçegi” manasıdır. “Falanca nefsini öldürdü ve nefsini helak etti” denildiginde kastedilen manadır.
Ayrıca Nefis, “KAN” anlamında da kullanılmaktadır. “Falancanın kanı aktı” derken bu anlamda kullanılır.
Nefis
kelimesinin, sözlük manasında olduğu gibi terim manasında da degişik tarifleri
yapılmıstır. Beden kalıbına tevdî edilen ve kötü huyların mahalli olan bir latîfe
anlamında kullanılmakta olan nefis, benlik, bir şeyin kendi varlıgı anlamında
da kullanılır.
Sûfîler, nefis kelimesinden muradı, kulun kötü vasıfları ile yerilen huy ve fiilleridir.
Sûfîlere göre kulun kötü özellikleri iki çesittir:
Birincisi; kulun günahları ve dine aykırı davranışları gibi iradesine bağlı olarak kazandıkları;
İkincisi de yerilmiş ve hoş karşılanmamış olan kötü huylarıdır.
Son dönem tasavvuf sözlüklerine baktıgımızda nefis; ruh, akıl, can, insanın bedeni, ceset, kan, azamet, izzet, görüş, kötü göz, bir seyin cevheri, hamiyyet, iskence, ukûbet, arzu, murad, aşagı duygular anlamlarında kullanılır.
Cürcânî’ye (v.
816/1413) göre “Nefis, hayat gücünü, hissî ve iradeye bağlı hareketleri
üzerinde taşıyan latîf, uçucu bir cevherdir. Buna hayvani ruh da denilir.
Nefis, bedene doğan bir cevherdir; ölüm anında bedenin dışındaki ve içindeki ışıgı
söner. Uyku anında ise bedenin içinde değil, sadece dışında söner. Uyku ile
ölüm benzer türdendir. Zira ölüm, tam sönüş; uyku, eksik (yarım) sönüştür.
Nefis cevherinin beden ile ilgisi üç sekilde ortaya çıkar:
Birincisi; nefsin ışıgı, bedenin dısındaki ve içindeki tüm organlara ulaşması durumudur ki, buna “uyanıklık” denir.
İkincisi; nefsin ışıgı bedenin dıs organlarından kesilip yalnızca iç organlarına ulaştıgı zamandır, buna da “uyku” denir.
Üçüncüsü ise tamamen ışıgın sönme halidir; buna
da “ölüm”denir.
Hikmet ehli insanda dört türlü nefis varsaymış ve şöyle izah etmişlerdir:
1. Nefs-i Tabiî: İnsan vücudunun parçalarını bir arada
tutan ve birbirinden ayrılmasına engel olan kuvvettir.
2. Nefs-i Nebâtî: İnsanın bedenen büyümesi, beslenmesi
ve gelişmesini saglayan bitkisel kuvvettir.
3. Nefs-i Hayvânî: İnsanın iradesiyle his ve
hareket etmesini saglayan bir kuvvet olup, zahirî ve bâtınî bütün duyu
organlarının hepsi bu kuvvetin hizmetçileri durumundadır. Görme, isitme, tatma,
sehvet, v.b. gibi.
4. Nefs-i İnsanî: Nefs-i nâtıka, ruh ve madde bilesiminden
olusan soyut bir cevherdir.
Bedende hâkim güç olan insanî nefis; hayvanî nefsin destek ve yardımıyla vücut organları üzerinde etkinlik kurar. İnsanî nefis, hayvanî nefse üstün geldigi sürece insan, kemal sahibi olğun bir kişi olma yolculuğuna devam eder.
Mutasavvıflara göre ana amaç, ilk üç tür nefsin egemenliğinden kurtularak onları denetim altına alıp, ruh adı da verilen bu nefis çesidine ( insâni nefse) ulaşmaktır.
Ruhların hepsi yaratılmıştır. Allah ile ruh arasında
münasebet yoktur. Bu, Allah’ın emir âlemindendir diye hikmet ehli ayrıca beyan
etmiştir.
Kur’ân’ın pek
çok yerinde ”Sana açmadıklarını
nefislerinde (içlerinde, kalplerinde) gizliyorlar” (Âl-i İmran 3/154)
Nefis Kur’ân’da, ruh ve bedenden müteşekkil insanın bütünlüğü, zatı, ruhu, şahsiyeti ve kendisi anlamlarına gelmektedir.
Nefis insanı insan yapan varoluş halidir. İnsanın tabiatı ve özüdür. O ortadan kalkınca, insanın varlık nedeni de ortadan kalkar. Her nefis bir insan demektir. “Allah’ın haram kıldığı nefse (cana) haksız yere kıymayın” (el-İsrâ 17/33) âyetiyle “Her nefis (insan) ölümü tadacaktır.” (el-Enbiya 21/35) âyetleri bu anlamda kullanılmaktadır.
İnsan nefsi hisseden ve
hissedilen her iki özelliği ile “ben” in zatı ve hakikatıdır. Yalnız idrak etme
özelliği sebebiyle ruha da nefis denilir. Bu manayı ifade eder mahiyette pek
çok yerde kullanıldığını görüyoruz.
Hatta
Kur’ân’da nefsin en çok “ruh” anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz.
Zaten nefsin, yerine göre durum, yön, mizaç veya insan şahsiyetinin temayülleri
olarak anlaşılması da mümkündür.
Özetle Nefis
Bir şeyin kendisi, hakikati mâhiyeti, toplamı, zâtı,
cevheri anlamlarına geldiği gibi, ruh, kan, beden (ceset), göz anlamında da
kullanılmıştır. Aynı zamanda nezdinde, katında, öz, tabaklanmış
deri, izzeti nefs, büyüklük, kibir, ayıp, himmet, şiddet, gayb, irade, ceza,
gönül, Kardeş, kişi, huy, karakter, bazen bir şeyin yapılmasını bazen de
yapılmamasını emreden güç anlamlarında da kullanılmıştır.
Ayrıca zihin, hayat, canlı varlık, yaşayan yaratık,
insan, şahıs, fert, tabiat, temâyül, arzu etmek, şehvet, istek, kişisel hüviyet
anlamlarına da gelen nefis, çeşitli kavramlarla bir araya gelince başka
anlamlara da gelmektedir.
“İş” kavramıyla bir araya gelince “realitede”,
“gerçekte”, “meselenin özü”, “işin tabiatı”; “inde” kelimesiyle bir araya
gelince, “kendi görüşü”
“şey”le birleşince, “nesnenin kendisi”; “itimat”
kavramıyla “kendi kendine güven”;
“sefih” kavramıyla bir araya gelince de “kendini
düşünmemek” manalarını da almaktadır.
Bunun yanında nefes alıp vermek, hürriyet, serbestlik, rahat, huzur, ihtiyat ve kıymetli anlamlarına da gelir.
Nefsin Türkçe karşılığı ise “tin”dir. Bu ifadenin
karşılığı da “benlik” olarak nitelendirilebilir. Aynı zamanda nefis kelimesinin
tamamen manevî anlamda insanın içgüdü mekanizmasına, fizyo-psikolojik ve
sosyo-psikolojik diye nitelendirebileceğimiz bütün eğilimlerini kapsayacak bir
şekilde kullanıldığı görülmektedir.
Böylece kalp, düşünce merkezi, insanın iç dünyası
gibi ifadeler nefis tabirinin anlamları arasına girmiştir.
Yüce Allah’ın İsa peygambere, insanlara, kendisini ve annesini Allah’tan başka iki tanrı olarak bilir şeklinde bir telkinde bulunup bulunmadığını sorduğunda, Hz. İsa’nın bunu söylemediği nakledilirken “Sen benim içimdekini -mâ fî nefsî- bilirsin, hâlbuki ben senin zâtında –mâ fî nefsike- olanı bilmem” denilmiştir ki buradaki nefis kelimesi kişinin kendi iç dünyası ve zât anlamına gelmektedir.
NEFS VE MERTEBELERİ
Nefis konusunu Kur’an-ı Kerim, hadis-i serifler ve tasavvufta nasıl tarif edilip incelendiğini gördük. Şimdi Gazzâlî’nin nefse bakış açısını, yakın anlamlı olarak incelediği kavramları ve nefis mertebelerini degerlendirmesini ele alacagız.
Gazzâlî, nefsi
tarif ederken iki kısımda ele alıyor:
a-İnsanda öfke ve şehvet gücünü toplayan şey
ve kötü sıfatların kendisinde toplandıgı varlıktır. Kötü sıfatlar, aklî
kuvvetlere zıt olan hayvânî kuvvetlerdir.
b-İnsanın hakikatından ibaret olan
latîfedir ve nefis, insanın bizzat kendisidir. Ruh (nefis) başlı başına kaimdir,
idrak eder, fâildir, aletleri ve cisimleri hareket ettirir, onları tamamlar.
Hatırlamak, hıfzetmek, düşünmek, ayırdetmek ve görmek onun özelliklerindendir.
Bu cevher aynı zamanda ruhların reisi ve kuvvetlerin komutanıdır.
Gazalinin bu
yaklaşımaına bugünkü anlayışla buna beden için enerjidir. Ruh için firakanstır.
Belki de diyebiliriz.
Kur’an, nefis için “nefs-i mutmainne” tabirini kullanır. Hikmet ehli ona “nefs-i natıka = düşünen-söyleyen nefis” der. Mutasavvıflar ise sadece “kalb” adını verirler.
Bunlar arasındaki ayrılık sadece lafızlardadır. Lafızlar ayrı olmakla beraber hepsi de aynı manayı ifade ederler.
Gazzâlî’ye göre kalb, ruh, mutmainne lafızları hepsi
de nefs-i nâtıka’nın isimleridir. Nefs-i
nâtıka ise diri, faal ve idrâk eden cevherdir. Nefis, degişik hallerin
kendisinde meydana gelişine göre isimler alır. Gazzâlî, bu hallere göre nefsi
dört mertebede ele alıyor: Bunlar nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i
mülhime, nefs-i mutmainnedir.
Nefsin diğer mertebeleri Gazzâlî’de yoktur. Gazzâlî, nefis kelimesiyle yakın anlamlı olan kavramlar içerisinden üç tane kavramı kullanıyor.
Bunlar ruh, kalp ve akıldır.
Ruh,
Nefsin arınmış hali olan ruh kavramını dört ayrı manada kullanan Gazzâlî, rûh’u; İlk önce kalp menba’ından çıkarak, damarlar vasıtasıyla dimaga (beyin) ulaşan, oradan da tüm bedene dağılan latif buhardır şeklinde tarif ediyor.
Bu ruhun
bedendeki cereyanı, hayat nurlarının, hissetmenin, görmenin, duymanın ve koku
almanın ruhun merkezi olan kalp boşlugundan organlara sirayeti, evin köşelerinde
dolaştırılan kandilin ışığının o köşelere yayılmasına benzer.
Hayat, duvarda gerçekleşen aydınlıgı,
Ruh da kandili
temsil eder.
Bu latîf buhar,
vardıgı her yerde mizaç ve istidadına göre iş görür.
Hayat, onunla
kaimdir.
İkinci olarak ruh; insandaki latif, bilen ve algılayan manasında olup, ilham, vahiy ve ilimlerin mahallidir. Allah Teâlâ’nın: “Sana rûhu sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emri cümlesindendir.” mealindeki ayetiyle murad buyurduğu, işte bu ruhtur.
Bu çok ilginç
Rabbâni bir emirdir. Bunun hakikatini alğılama hususunda akıl ve zihinlerin bir
çogu âciz olmakla birlikte o, bizâtihi kâimdir.
Akl-ı evvel,
levh-i mahfûz ve kalem gibi ilâhî bir kuvvettir.
Bunlar maddeden
soyut ve parçalanmayı kabul etmeyen cevherlerdir.
Sırf, akla
dayanan va zahiri duygularla hissedilmeyen ziyâlardır.
Bozulmaz, fesadı
kabul etmez, ölmez; ancak bedenden kıyamet günü geri dönünceye kadar ayrılır.
Üçüncü olarak rûhun tarifini tüm meleklerin mukabili olan şey anlamına gelmekte olup, mebdeu’l evvel(ilk baslangıç) ve rûhu’l- kuds (Mukaddes ruh, Cebrail, vahiy melegi ) olarak yapar. Son olarak rûha yüklemis oldugu anlam Kur’an-ı Kerîm manasıdır. Kısaca ruh, herseyin kendisiyle hayat bulduğu ve hayatını idame ettirdiği şeyden ibarettir.
Kelamcılara göre ruh ile beden arasında sadece bir kesiflik-latiflik farkı vardır. Beden kesif bir cisimdir. Ruh ise latif bir cisimdir. Bazı ilim adamları rûhu, araz olarak kabul ediyor. Bir kısmı da kanı ruh olarak kabul ediyor.
Rûhu, hayvânî ve insânî rûh diye ayıranların görüşlerini ele alacak olursak hayvânî rûh, latif bir cisimdir. O, ilim öğrenemez, yaratılanı ve yaratanın hakkını idrak edemez.
O, sadece bir hizmetçidir, bedenin ölmesiyle ölür. Bütün hayvanlarda bulunur. Allah’ın hitabı ve şeriatın yükledigi mükellefiyetler, hayvânî rûh’a degildir.
Eğer hitap
hayvânî rûh’a olsaydı, onlarda bu hükümleri yerine getirmekle mükellef
olurlardı. İnsan, Allah’ın hitabı ve şeriatın yükledigi mükellefiyetler ile
sorumlu tutulmuştur. Çünkü onda hayvânî rûh’tan başka bir mana daha vardır. Bu
mana yalnızca insana mahsustur. Diger hayvanlarda bulunmaz.
İşte bu, nefs-i nâtıka ve rûh-u mutmainne’dir.
Gazzâlî, ruh’un varlıgını bir prensip olarak tesbit ettikten sonra nûrânî beşer ruhlarının mertebelerinin beş çesit olduğunu kabul eder.
a- Hisseden, Duyan Kuvvet (el-Kuvvetü’l- Hissî),
Ruh:
Bu ruh,
duyuların getirdiklerini alır. Hayvânî rûhun aslıdır, evvelidir. Hayvan, bu
ruhla hayvan olur. Bu ruhun örneğini, süt çocuğunda görürüz.
b- Hayâlî Kuvvet (el-Kuvvetü’l-Hayalî),
Ruh:
Bu ruh,
duyuların getirdiği uyarıları kaydeder, gerekli olduğunda üstündeki akli ruh’a
sunmak üzere yanında muhafaza eder.
Bu manadaki ruh,
süt çocuğunda yoktur, yani bu mertebeye ulaşamamıstır. Bunun için gelişmesinin
başlangıç anlarında bulunan bir çocuk, gördügü bir şeyi almak ister, onu
tutmaga yeltenir fakat o şey gözünden uzaklaştırıldıgında unutur, almak için çabalamaz.
Bu hal büyüyene kadar devam eder ve biraz büyüyünce almak istedigi şey gözünün önünden uzaklaştırıldığı zaman hemen onun tekrar geri getirilmesi ve kendisine verilmesi için ağlar.
Çünkü gördügü o şeyin
sureti hayalinde kalmıştır.
Biraz küçükken gözünden uzaklaştırılan bir şeyi istememeyişinin nedeni, hayalinde o şeyin suretinin kalmayısıdır.
Bir sopa ile
dövülen köpek, bundan sonra aynı sopayı bir daha görünce hemen kaçar.
Duyularının kendisine getirdiği elemi muhafaza edici ruh (hayâlî ruh) köpekte mevcuttur.
Kendisini ateşe atan pervanede hayâlî ruh mevcut degildir;
Çünki, aynı ateşe
gider, kendini sonra yine atar.
c- Aklî Kuvvet (el-Kuvvetü’l-Aklîyye),
Ruh:
His ve hayal dışında
kalan manaları idrak eden ruhtur. Bu ruh, özel insanlık cevheridir. Hayvanlarla
çocuklarda bulunmaz. Bu ruhun idrak ettigi şeyler zarûrîküllî bilgilerdir.
d-Fikrî Kuvvet (el-Kuvvetü’l-Fikriyye),
Ruh:
Bu ruh, aklî
ilimleri elde ederek onların aralarında telifler, terkipler yapar, güzel bilğiler
meydana getirir. Sonra elde ettigi iki neticeyi tekrar birleştirerek başka bir
netice daha elde eder ve sonsuza kadar devam eder.
e-Kudsî Kuvvet (el-Kuvvetü’l- Kudsiyyetü’n- Nebeviyyetü),
Ruh:
Peyamberler ile
bir kısım evliyada bulunan ruh çesididir. Gayb parıltıları, âhiret hükümleri,
göklerle yerin melekûtunun bilgilerinden bir parça, aklî ve fikrî ruhların anlamaktan
aciz kaldıkları bir kısım rabbânî bilgiler bu kutsal peygamberlik rûhunda
tecelli eder.
“Böylece biz sana, emrimizden bir ruh indirdik. Bundan önce sen, kitapnedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin biz onu kullarımızdan diledigimize hidâyet edecegimiz bir nûr kıldık. Süphesiz sen, dosdogru bir yola hidayet etmektesin.”
Bu beş ruh, tamamıyla nurlardan ibarettir. Çünkü bütün mevcudat onlarla açıga çıkar. Hissî ve hayâlî ruhlarda buna dâhildir. Her ne kadar hissî ve hayâlî ruhta ortak iselerde, bunlar insanda daha serefli ve daha yüce bir tarzdadır. Yine bu iki ruh, insanda daha parlak ve daha yüksek bir gaye için yaratılmıstır.
Bu ruhların hayvanlardaki yaratılış gayesi, sadece besinlerini aramada ve insanlara boyun eğmede bir yardımcı olması içindir. Hayvanlar, hissî ve hayâlî ruhları vasıtasıyla besinlerini arayıp bulurlar ve insanlara itaat ederler. Bu iki rûhun insana verilmesi ise, onun elinde bir av aleti olması içindir.
İnsanoğlu bu iki
ruh ile, bu süflî âlemde yüksek ve şerefli dini bilgilerin esaslarını avlar.
Zira insan, duyularıyla belirli bir şahsı idrak ettigi zaman onun aklında umûmi
mutlak bir mana iktibas eder.
Gazzâlî, beden-ruh iliskisini de şu sekilde
açıklıyor:
Bedenin
ölümünden sonra ruhların varlığı devam etmektedir. Cisim yok olunca, âraz da
yok olur. Çünkü âraz, başlı başına varlığını sürdüremez. O halde ruh bir âraz olsaydı,
bir cisim olan bedenin yok olmasıyla onun da yok olması lazım olurdu. Beden,
rûhun aletidir. Ruhun zatı, bedene bitişik degil, ondan da ayrı degildir.
Rûhun nurunun bedendeki ilk zuhur mahalli, dimağdır. Çünki, beyin onun özel olarak zuhur ettigi yerdir. Ruh, beynin ön kısmını bekçi, orta kısmını vezir, arka kısmını da bir hazine edinmiştir.
Hayvânî ruhtan bir hizmetçi, tabiî ruhtan bir vekil, dünyadan bir meydan, hayattan bir sermaye, mal; hareketten bir ticaret, ilimden bir kâr, ahireti maksad, seriati bir yol, nefs-i emmareyi koruyucu, nefs-i levvâmeyi uyarıcı, duyulardan bir haberci, dini zırh, aklı üstad edinmistir.
Nefis kavramıyla
ikinci yakın anlamlı olarak kullandıgı kavram kalp, sadr’dır. Gazzâlî, kalp
kavramını iki sekilde tarif eder.
Birinci tarife
göre kalp, göğsün sol tarafına yerlestirilmis çam kozalağı seklinde olan bir et
parçasından ibarettir.
İçinde boşluk var olmakla birlikte bu boşlukta ruhun kaynağı ve madeni olan siyah bir kan bulunmaktadır.
Tabiî ve hayvanî
ruhun devamı için gerekli olan buharı taşır.
Bu kalbin dini
amaçlarla ilintisi yoktur, doktorları ilgilendirir.
Bu kalp bütün
hayvanlarda hatta ölülerde bile vardır.
Bu kalp, fizik
ve maddi âleme dâhil olup insanlar hatta hayvanlar bile gözleriyle bu kalbi algılayabilmektedir.
Ölümle tüm hissî fonksiyonunu kaybeder.
İkinci tarife göre kalp; insanda varolan Rabbânî ve rûhânî bir latîfedir. İnsanın hakikati bu latif olan kalptir. İnsanın anlayan, bilen ve ârif olan özelligi; hitaba mazhar kılınıp ıkaba maruz kalan, kimi zaman azarlanıp kimi zamanda arzulanan bu kalptir.
İnsanların çogu bu kalbin cismani kalple olan ilintisi konusunda hayretlere düsmüş, saşırıp kalmıslardır. Aslında bu latif kalbin, et parçasından ibaret olan birinci anlamdaki kalple olan münasebeti arazların (Var oluşu, bulunması kendisini taşıyan başka bir varlıkla hissedilebilen, kendi başına boslukta yer tutmayan şeydir.) cisimlerle, vasıfların mevsuflarla münasebetlerini veya aleti kullananın aletle ilişkisini andırır.
Kalp, bir padisahtır. Onun kendisine göre, evi ve ülkesi vardır. O ilâhî inceligin kalbe gelişini bir araz olarak kabul edemeyiz; “Süphesiz o, kulla kalbi arasına, zatî varlıgı ile tecelli eder.” ayet-i kerîmesinin manasının anlamı kalmazdı. İki şeyin arasını ayıran her şey, onların arasına girmiş olur. Bu anlatım, Allah Teâlâ’nın, kuluna çok yakın oldugunu bildirmektedir. O’nun, kulun kalbine hâkim olması ve gönlüne galip gelmesi anlamına da gelebilir. Böylece Allah, kulun kasdını ortadan kaldırır, niyet ve maksatlarını degiştirir ve kul onları, kendi istekleri dogrultusunda gerçeklestiremez.
Kalbi bir hükümdar ve ilâhî hitaba muhatap kabul eden Gazzâlî, kalbi kendi içerisinde dört kısma ayırıyor:
a- Allah’tan başkasına muhabbet duymayan,
Allah’ı tanıması onun hakkında tefekkürde bulunması oranında huzur bulan kalp.
b- Marifet zevki nedir, Allah ile ünsiyet
ne demektir bilmeyen kalp. Bu kalbin zevk aldığı şeyler makam, mevki ve diğer
bedensel şehvetlerdir.
c- Genellikle Allah ile ünsiyet eden, onu
tanımaktan, onun hakkında tefekkürden zevk alan ancak bazı durumlarda beşeri
sıfatlara dönen kalptir.
d- Genellikle beşeri sıfatların etkisinde
kalan ama zaman zaman da ilim ve marifetten haz duyan kalptir.
Birinci tür
kalbin varlıgı mümkün olsa da gerçeklesmesi son derece uzak bir olasılıktır.
İkinci türü ise dünya
bunlarla dolup taşmaktadır.
Üçüncü ve dördüncü grupta yer alan kalp türleri ise mevcuttur fakat pek azdırlar, varlıkları nadirattandır. Bunlar azınlıkta olmakla birlikte azlık ve çoklukta farklılık gösterirler.
Peygamberlerin çaglarına yakın dönemlerde çok bulunurlar, peygamberlerin asırlarından uzaklasıldıkça bu tür gönüller gitgide azalırlar. Artık kıyamete yakın zamanlarda iyice azalırlar, Allah’ın emri de gerçeklesir.
Allah Teâlâ’ya yakin olmaya çalışan vücut degil, kalptir. Gazzâlî, kalp derken yürek denilen ve kendisine dokunulabilen et parçasını değil, Allah’ın sırlarından bir sır, onun latifelerinden bir latifeyi kastediyor.
Onu duyu organları algılayamaz. Buna kimi zaman “ruh”, kimi zaman “nefs-i mutmainne” denirken şeriat buna “kalp” adını verir. Çünkü o, sır için ilk binittir. Bunun vasıtasıyla bedenin tamamı, ilâhî latifenin vasıtası ve aracı olmuştur.
Nefis kavramıyla
yakın anlamlı üçüncü kavram, akıldır.
Kendisine düsünce, anlama ve kavrama gücü, hafıza, bellek gibi anlamlar verilen
akıl, mutlak olarak zikredildiginde esyanın hakikatını bilmeye yarayan yeti anlamına
gelir. Akıl, merkezi kalp olan ilim sıfatından ibarettir. İlimlerin
algılanmasını saglayan şey anlamında kullanıldıgında da, kalbin bizzat kendisi
kastedilmiş olur.
Gazzâlî akla dört anlam veriyor:
a- Akıl, insanı öteki hayavanlardan
(canlılar) ayırmaya yarayan vasıftır. İnsan bu sayede nazari bilgileri kabule,
gizli ve düşünsel sanatları tedbire istidat kazanır.
b- Mümkün olan seyleri mümkün, muhal olan nesneleri
de muhal gören mümeyyiz çocuğun sahsında ortaya çıkan ilimlerdir. Meselâ,
ikinin birden büyük, bir kişinin bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmek
gibi. Kelamcılardan biri bu anlamı kastederek aklı söyle tanımlamıstır: “Akıl,
mümkün hâdiselerin mümkün oldugunu, muhal olayların da muhalliğini bilmek gibi
zarûri ilimlerden biridir.”
c- Hadiselerin seyrinden çıkarılan,
deneyimlerden elde edilen bilgilerdir(tecrübi akıl).
d- Aklın gücünün, hâdiselerin sonuçlarını bileceği, geçici lezzetleri çağıran şehevi istekleri kökünden kazıyacağı bir noktaya ulaşmasıdır. Bu güce ulaşan kişi, peşin şehvetin gereğine göre değil de hâdiselerin sonuçlarını dikkate alarak ileri veya geri adım attığı için “akıllı” diye anılır. Bu da, insanın öteki hayavanlardan ayrıldığı özelliklerindendir.
Aklın birinci
manası temel, kök ve kaynaktır.
İkinci manası birinci
manaya en yakın subesi, üçüncü manası, birinci ve ikinci manaların dalıdır.
Çünkü tecrübeye dayanan ilimler akıl ve zarûri ilimlerle elde edilir. Dördüncü
manası aklın son meyvesi olup en yüksek amaçtır. İlk iki mana tabîi olur. Son
iki mana iktisâbi yani çalışma ile elde edilir.
Bundan ötürü Ali (r.a): “Aklı iki çesit gördüm:
Birisi, yaratılışta var olan, diğeri mesmû (öğrenme) yoluyla elde edilen. Fıtrî
akıl olmadıkça kesbî akıl fayda vermez. Tıpkı görmeyen göze, güneş yarar sağlamadığı
gibi.” demiştir.
İnsan nefsinin
varlıgı her zaman aynı, her hal ve şart altında degişmeyen bir özellik taşımamaktadır.
Nefis, insanın yaşamı içerisinde bulunduğu duruma göre değişebilen bir
varlıktır. Nefis, şartlara ve içinde bulunmuş olduğu konuma göre degişik
isimler alır. Gazzâlî, ağırlıklı olarak nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i
mutmainne gibi nefsin Mertebeleri üzerinde durmaktadır. Yapmış olduğumuz incelemeler
neticesinde yer yer nefs-i mülhime’ye yer verdigini gördügümüzden onu bu nefis
mertebelerine dâhil ederek anlatmaya çalısacagız. Daha sonrada diğer ilave 3
mertebesindende bahsedeceğiz.
NEFİS DERECELERİ
NEFS-İ EMMARE
Yaşantısı: Haktan gafildir, kötülüğe meyyaldir,
isyan ve fenalığın menşeidir. Kötü ahlak sahibidir, tabiatı zulmani ve suflidir.
HAVF ve RECA halidir. Hakk’ın ilmi Zat’ında varlık kokusu almamış ayan-ı
sabiteler halinde mevcut olan insan, Hakk’ın nefesi rahmanisi ile
Hakk’ın Zatından birimsel nefisler olarak ayrılıp, onsekiz bin alem arasında yer alan “akl-ı kül, nefs-i kül, arş, kürsi, yedi kat gök, ay, hava, ateş, su, toprak, maden, nebat, hayvan” gibi yollardan geçerek “insan suretinde” dünyaya gelen varlıktır. Şekli olarak o görünümde olmakla beraber mana olarak insan değildir. “Ben” liğinin farkına varır. Birimsel nefisler, beden kalıbına girdiğinde; “Nefisler bedenlerle birleştirildiğinde” (Tekvir/7) ayeti ile bedeni ile birlikte benliğinin farkına varır. Dünya hayatı sırasında gelişip, büyürken bu “izafi benliğini” tamamen kendine mal etmeyi öğrenir. “Ben” dediği varlığı her varlıktan ayırır, dolayısıyla her mevcudu, varlığı da ayrı ayrı görüp, dünya hayatı çokluk alemine dönüşür. Dünya, insanın fiziki olarak hayat bulduğu yer olmasına rağmen, aslında manen nefsi hakikatinin örtüldüğü yerdir. Çünkü o insan, mana olarak Hakk’ın Zatı’ndan ayrılmış gayrılığa ve birimselliğe düşmüştür.
Nefs-i natıka, dünyaya ulaşıp bedenle örtüldüğünde,
Hakkın Nefsinden uzaklaştığından bireysel hale gelir ki bu nedenle “birimsel
nefs” adını alır. Şehadet aleminde beşeriyete intikal ettiğinden “beşeri nefs”
ve Hakk’ın Nefsine itibarlada “izafi nefs” adını almaktadır. Bu birimsel nefs,
kötü ahlak vasıfları ile açığa çıkarsa nefs-i emmare adını almaktadır. Ahlak
ise nefsin davranışlara ve fiillere yansıdığı haldir. Nefs hangi mertebede ise,
o mertebenin ahlakı dışa yansır.
“lâ ene illallah” zikri ile kendi benliğinin aslında Allah ile var olduğunu hatırlayıp, kendindeki güç ve kudretin aslında Allah’a ait olduğunu hatırlayıp, nefsin hakikatini idrak etmeye başlayacaktır. Nefsinin ve benliğinin (enesinin) aslında Allah ile mevcut olduğu şuuruna gelemeyen kimse, Allah’dan (cc) en uzak noktadadır. Bu bilinçten noksan olan her nefis ve nefes Hakk’tan daha da uzaklaşmaktadır. Bu noktada “ene” ve “enaniyet” kelimeleri ve asılları, kaynakları üzerinde durmak gerekir.
Birimsel Ene: Arapçada ben, benlik, ego denilen şeydir. Bir şeyin nefsi, o şeyin benliğini, enesini, şahsiyetini, hüviyetini, özünü, zatını temsil eder.
Birimsel Enaniyet: Benlik, kendine güvenmek, gurur, hodbinlik, sadece kendine taraftarlık yapmak, her yaptığı işi kendinden bilmek.
İlahi ene: Allah’ın Zatı Nefsini, Zatını temsil eder.
İlahi enaniyet: Gizli hazine olan Allah’ın zatını, benliğini alemlere ilan etmesi ve bu suretle bilinmeyi sevip istemesi; alemlerde zahir ismiyle açığa çıkması, ilahi hüviyetini zuhura çıkarması.
Nefs, bir şeyin zatı, hüviyeti, kimliği, şahsiyetidir. Zatı temsil eder. Allah “İlahi enesini, benliğini” ve amacını şu kudsi hadiste açıkça ilan ekmektedir: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura getirdim (yarattım). Ta ki Beni bilsinler”. Ben diye bahsedilen gizli hazine olan ilahi isimlerin anahtarı, Allah’ın Zatı nefsidir. Zira Allah’ın Zati sıfatlarından olan “kaim bi nefsihi (nefsiyle kaim, var olma) vasıtasıyla Allah Zatından BEN diye bahsetmektedir. Zira bu mertebede “Allah” ismi dahi zuhura çıkmamıştır. Bu mertebeyi açıklamak için Ben diyerek Zatını açıklamak zorunda kalışıdır. “Allah” ismi halkı zuhura getirip (yaratıp), ilahlığını ve uluhiyetini ilan ettiği mertebede geçerlidir. Kısaca “Allah” ismi, Zatının zuhurlarından sonra, Zatına verdiği Zati ismidir.
Alemin anahtarı ise insanın elindedir ve nefs-i natıkasına takılmıştır. Alemlerin kapıları zahiren açık görünürken, hakikatte kapalıdır. Cenab-ı Hakk emanet olarak insana “ene” namında öyle anahtar vermiştir ki, eğitildiğinde ve hakikati idrak edildiğinde alemin bütün kapılarını açar ve öyle değerli bir “enaniyet” vermiştir ki, eğitilip hakikatine uygun davranışlarla alemlerin yaratıcısının gizli hazinesini onunla (ene’siyle) keşfeder. Bu eğitimin şeklide, tasavvufta irfan yolu ile özetleyebileceğimiz seyr-i süluk yöntemidir. Bu da “nefse arif olup, bilip, Rabbe arif olup, O’nu bilmekle” mümkündür.
Fakat ene, bunun kaynağı nefs-i natıka, kendiside gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikati, mahiyeti ve halk ediliş (yaradılış) sırrı bilinse, kendisi açıldığı gibi, alemler dahi açılır.
Allah, insana emanet olarak Rububiyetinin (Rablığının) isim, sıfat ve örneklerini cami bir “ene” vermiştir. Bu ene, Allah’ın “ene” si ile irtibatı sağlayan “izafi ene” dir. Tecelli mahalli nefsdir. Allah ile varlığını ve devamını temin eder. İş, “ene” yi eğitip, terbiye ve tezkiye etmektedir. Yaradılış sırrını anlayıp, bu istikamette “ene” yi kullanmaktır. Taki bu “ene” ve tecellileri, açığa çıkışları ile bilinsin. İnsanın enaniyeti, kendinde var sandığı vehmi bir rububiyet (Rablık) iddia eder, vehmi bir malikiyet, vehmi bir kudret, vehmi bir ilim tasavvur eder. Sonra tüm bunlara da kendi kendine vehmi (algısal) bir sınır çizer.
Bütün isim,
sıfat ve tecelli-i ilahiyeyi bir dereceye kadar bildirecek ve gösterecek
binlerce esrarlı hal, sıfat ve hissiyat “ene” de mevcuttur. “ENE” ayna misalidir
ve aynanın amacı tevhidi (birliği) bulmak için ve kıyas amacı için insana
armağan edilmiştir. “Ene” nin iki yüzü
vardır. Bir yüzü Hakka ve hayra bakar; bir yüzü batıla ve şerre bakar. “Ene”
emaneti hakkıyla eda ettiğinde, “ene” nin dürbünüyle, alemleri, ne vazife
gördüğünü görür ve harici, afaki bilgi nefse geldiği vakit, enede tasdik görür
veya görmez. Tasdik gören ilim, nefsde nur ve hikmet olarak kalır.Eğer “ene” yaradılış hikmetini unutup,
fıtri vazifesini terk ederek kendini malik zannetse, emaneti sahibinin istediği
doğrultusunda kullanmayıp bencilliği doğrultusunda kullanırsa, o vakit emanete
hıyanet etmiş olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalaletleri ortaya
çıkaran enaniyetin bu şer yönüdür. Eğer “ene” nin, nefsin hakikati,
mahiyeti bilinmezse gittikçe kalınlaşır. İnsan vûcudunun her tarafına şer
olarak yayılır. Koca bir ejderha gibi insanı yoldan çıkarır. Bütün şerlerin
kaynağı olur. “Kendime, nefsime” malikim, sahibim der, bu vehmi görüşüne
dayanarak, bununla kıyas ederek “her şey kendine maliktir, sahiptir” der;
Allah’ı unutur, böylece itikat edip, inanarak şirke düşer. Bu ise mutlak
karanlıktır, cehalettir. Bu cehalet sürdüğü sürece, duyguları, fikirleri,
alemlerin marifet nurunu getirse bile, nefsinde onu tasdik edecek,
nurlandıracak ve bu nuru devam ettirecek öz bulunmadığı için sönerler.Gelen her
şey nefsinin o halindeki renkler ile boyanır. İşte bu haldeki “ene” nin rengi,
şirk ve Allah’ı inkardır. Bütün alem parlak ayetlerle dolsa, o “ene” deki
karanlıklar bu ayetleri algılamaz, nurunu göstermez. Bu durumdaki ene bencilliğini
gösterir. Bencillikten hayatında diğer kişi ve eşyaya, bencilliği ve menfaati
ölçüsünde hırs ve tamah ile yer verir. Noksan insanda vücudunun bağımsızlığı ve
gayri oluş vehmi galip olduğundan, kendisinde açığa çıkan sıfatları ve fiilleri
nefsine bağlar. Ve vücudunda bağımsız oluşu gördükçe vücud hususunda ortaklık
davasına kalkar. Bu ise çok büyük bir zulümdür. Nitekim Hakk Teala buyurur: “Muhakkak
ki şirk çok büyük bir zulumdür” (Lokman/13). Çünkü zulüm sözlükte, “bir şeyi kendi asıl yerinden başka yere
koymaktır”. Bu da vücud vehminin sürüklemesiyle ortaklık davasından doğar.
Böyle olunca şirkin kaynağı kendi nefsinden ve çevresindeki eşyanın
hakikatinden ve onları var eden Allah’tan cahillik ve bu cahillik sebebiyle
tabiat karanlığı ve çokluk hükümlerinde boğulmaktır.
Peygamberlerin
ve getirdikleri kitapların indirilmesindeki amaçlarından biride, insanları bu
şirkten kurtarmaktır. Tevhide, birliğe ulaştırmaktır. Allah, kendisinin razı
olduğu ve olmadığı fiilleri risalet (peygamberlik) mertebesinde koyduğu şeriat
ile kullarına ilan etmiştir. İlahi suret olarak mahluk olan insan, kendi
nefsini inceleyecek olursa, razı olduğu ve olmadığı fiillerin açığa çıkmasının
ne demek olduğuna bizzat hakikatini idrak ile vakıf olur. Allah akıl lütfettiği
insanıda bu kanunlarla sorumlu tutmuştur. İnsan, Allah’ın koyduğu emir ve
yasaklarını aklıyla değerlendirip, gereğini yapmakla yükümlüdür.
Kim kendisinde böyle bir iktidar ve ihtiyar olmadığını zannederse, onda mizaç bozukluğu var demektir ve tedaviye muhtaçtır. İnsanlar, nefsin hakikatinden en uzak noktadaki bu düzeyde ve nefsi emmare düzeyinde (ene ile açıklanan nefsin hakikati olan nefs-i natıkadır), nefsi emmarede ise, ene kötü, şer ahlak ve sıfatlara bezenmiştir.
İyiliği, güzel ahlakı, Allah’ı bulması için kendisine emanet olarak verilen ene, cehaletle örtülmüş, kötü ahlaklarla vasıflanmış ve kötülüğü emreden nefs (nefs-i emmare) halini almıştır.
Nefsi emmare, kulu Rabbından uzaklaştırarak, kötülükleri işlemeye tahrik eden en sufli durumdaki isyankar nefistir. “Emmare” çok emredici demektir. Bu sıfatı taşıyan nefsin yegane maksadı, heva ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibarettir. Şehvetin esiri, şeytanın avanesi olmuş, keyfine, zevkine, günaha düşkün olan nefs mertebesidir. …
”Muhakkak ki nefs, kötülüğü şiddetle emreder” (Yusuf/53) Nefsi emmarede, insani ruh olan ruh-u sultani, tamamen ruh-i hayvaninin esiri haline gelmiş, insanlık sıfatı kaybolup, hayvanlık sıfatı hakim olmuştur. Bu gibi kimseler hakkında Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: “Andolsun biz cinleri ve insanların birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağı seviyededirler. İşte asıl gafiller onlardır” (ARAF/179)
Nefs-i emmare
gafletine dalmış kimseler, ahiretlerini kurtaracak hayır ve hasenat işlerine
koşmakta tembel, kötülüklerden sakınma, çekinme hususunda kayıtsızdırlar. Ara
sıra pişmanlık duysalarda, bu nedamet onların hal ve tavırlarında hayırlı bir
değişikliğe vesile olacak kuvvetten mahrumdur. Bu mertebedeki insan, manen
tedaviye muhtaç hasta gibidir.
“Kafir olanlar, zevk edip eğlenmeye bakarlar, hayvanların yediği gibi yer, içerler. Onların varacakları yer ateştir” (Muhammed/12) “Ene” nin ve onu temsil eden “nefs” in bağımsız ve ayrı bir vücudu yoktur. Varlığı Allah iledir. Hakk iledir. Bütün kötü ahlak vasıflarının temelinde, kendini Allah’tan ayrı zannetme vehmi, algısı yatar. Bu Allah’tan ayrı olma vehmi; hem şirke, hemde nefse ait kötü ahlak vasıflarına neden olur.
Emmare Nefsin Sıfatları: Şirk, zulüm,
küfür, yalancılık, şehvetperestlik, nefs arzusunu ilah edinme, alaycılık,
kibir, cimrilik, hased, ihanet, öfke, iki yüzlülük, bozgunculuk, heva ve heves,
arzulara uyma, dedikodu, ucub.
Bu özelliklerden bir veya birkaçına sahip olan emmare nefsdendir. Firavun’un ve şeytanın nefsidir. Egoizmlerinin gereği benlik, bencillik duygusu nefslerine hakimdir. Evrenin mülk ve saltanatı sanki kendilerininmiş gibi davranırlar. Dünya nimetlerini ve nefsin tüm heves ve arzularını ilahlaştırmışlardır. Kendi ilahlaştırdıkları ilahlara tapınırlar, onların mahkumu olmuşlar, Allah’ı unutmuşlardır. Ciddiyet ve samimiyetle tevbe ederlerse ve Allah’a sığınırlarsa, şefaat ve affa erişebilirler. Çünkü ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar” (Zümer/53) Bu ayetlerle ümitsizlik yerilmiştir. Ancak tevbe edip Allah’a sığınmazlarsa; “Onlar Allah’ı unuttu, Allah’da onlara nefislerini unutturdu” (Haşr/19) ayetinin hükmü gereği ihlasla Allah’a sığınmadıkları için nefislerini karanlıklara gömerler ve “Nefsini kötülüklere, karanlığa gömen ziyandadır” (Şems/10) ayetlerinin sınırlarına girerlerki, Allah’ı unuttukları için mutlak cehalet, nefsi emmare ve benlik karanlıklarında kalırlar.
İnsanın nefsi emmare şuuruna varması, kendinde kötülüğü emreden gücün benliğine hakim olduğu idrakine ermesi, yani Allah’tan emanet olarak aldığı “ene” sine, nefsine arız olan kötü ahlakların farkına varıp, gerekli çalışmaları, gayretleri, gereken ilimleri alıp, zikirleri yaparak başlaması gerekir. Bu şuur, kişinin nefsi emmare bilincine gelip çalışmalara başlaması, bir bakıma o kişinin bu mertebede yeniden doğumudur, manevi doğumudur. Mevlüd kandilidir.
Hakka yönelmesi,
nefs-i emmare nitelikleri olan kötü ahlaklarla savaşması Allah’ın emirlerine
rağbet etmesidir. Allah’da bu kişiye rağbet edecektir, ki bu da şahsın kendi
bünyesinde bu mertebede Regaip kandilini oluşturması demektir. Bu manevi doğuş
ve rağbet devam ettiği süre içerisinde elde ettiği ilimler, çalışma ve gayretleriyle
kendi bünyesinde bu mertebede miraç yoluna çıkması demektir, ki şahsın kendi
bünyesinde miraç kandilini oluşturmaya başlaması demektir. Bu şekilde her nefis
mertebesinin bu şekilde doğumu, regaibi ve miraç
yolu bulunmaktadır. Nefis mertebeleri ve tevhid yolundaki engeller aşıldıkça ilim, irfan tahsil edildikçe bu kandiller kendi bünyesinde kutlanacaktır.
Nefs-i emmare
şuuruna gelmeyen bir kişi ise; Allah’tan en uzak noktadır. Kendini, nefsini
bilme yoluna bile girmemiştir. “Nefsini bilen, Rabbını bilir” hadisi
gereği nefs şuuruna bile gelememiş, dolayısıyla Rabbini bilememiş, bunuda
öğrenmek için çaba göstermemiş böylece; “O kimseler gibi olmayın ki onlar
Allah’ı unuttular, Allah’da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu” (Haşr/19)
hükmü gereği nefislerine, nefsin hakikatine zulmetmişlerdir. Allah onlara
zulmetmemiştir.
Bu durumdan ve
nefsi emmare mertebesinden kurtulup, üst mertebelere yükselmek için yapılması
gerekenler:
1. Tevbe
istiğfar
2. Salavat
getirmek
3. Mertebenin
zikir ve tevhid zikrini yapmak
4. Ene’nin,
nefsin veriliş amacı olan Allah’ı bilip, bulma, uyup, olma yolunda gerekli
gayret ve çabayı göstermek
5. Şeriat-ı
Muhammedi, Sünnet-i Muhammediye’ye uymak. Zira nefsin veriliş amacı
doğrultusunda kullanmak nasıl, ne zaman, nerede, neden ve ne şekilde davranış
modeli çizileceği “insani kullanma kılavuzu” olan Kur’an ve Sünnet ile
belirlenmiş ve örnekleri yaşanarak, yaşatılarak önümüze model olarak
sunulmuştur.
6. Yapılan zikirleri, ilgili ayet ve hadisleri tefekkür etmek ve zikretmek. Zira tefekkür ve zikir bir arada olursa kişinin nefsini ilgili konuda nurlandırır ve bu nuru devam ettirme imkanı sağlar. Bu da kişiyi karanlıktan, cehaletten; aydınlığa ve ilme götürecektir. Zira, “İlim öğrenmek her kadın ve erkek müslümana farzdır”; “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz”; “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisleri ile ilim ve ilmin gerekleri bizlere emir olarak bildirilmiştir. Maddi ve zahiri ilimlerle birlikte, paralel olarak manevi ve batıni ilimlerinde öğrenilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu konudaki ölçüyede Peygamber Efendimiz (sav) şu hadisi ile ışık tutmuştur: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışınız” Zaten emmare nefis, ya tembelliktedir ya da sonsuz hırs ve tamah ile dünya için çalışmaya insanı sevk etmektedir. Ama ölçü konulmuş yarın ölecekmiş gibi ahiret için de çalışılması gerektiği vurgulanmıştır. Burada yarın kelimesi, hemen bir an sonra olarak ele alınırsa, ki hiç kimsenin bir an sonra yaşayacağına dair garantisi yoktur. Bu gerçek bireyi hayatın en büyük gerçeği ile baş başa bırakır. O da ölüm gerçeği ve ölüm sonrası ne olacağı sorusudur. Kur’an-ı Kerim Al-i İmran suresi 185. ayetinde “Her nefis ölümü tadacaktır” ifadesiyle, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak nefs tarafından tadılacak bir şey olduğu açık olarak bildirilmektedir. O halde emmare mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları, değişik değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün beden tarafından değil nefis tarafından tadılacağıdır. Nefsin hakikatide Allah’ın nurundan, Kur’anın sırrından olduğundan nefis bulunduğu mertebe sıfatları ile kabire, oradan kıyamet sahnelerinden sonra cennet veya cehenneme dahil olacak, hayatını devam ettirecektir.
İnsanın hiç ölmeyecekmiş
gibi dünyaya bağlanması, ahiret gerçeğini bize açıklayan delillerden biridir.
İnsanın içindeki bu ölümsüzlük hissi, nefsin ölmeyeceğini, ancak ölümü tadacağı
gerçeğini ve nefsin hakikatinin ahrette (cennet veya cehennemde) yaşamına devam
edeceği gerçeğinden insanın nefsine, benliğine yansımaktadır. İşte bu nedenle
Peygamber Efendimiz (sav) “Nasihat için ölüm yeter” buyurmuşlardır.
Ayrıca “Zevkleri azaltan ölümü çokça anın” uyarısında bulunarak bize bu
hadislerle “dünya ve ahiret denge” sini, belirli ölçülere oturtmuştur.
Nefsin hakikati
Allah’ın Nurundandır, ölmez, yok olmaz. Boyut değiştirir. Bizden; “nefislerinizi
öldürünüz” (Bakara/54) ayeti ifadesinde belirtilen ölüm “nefsi emmare”
sıfatlarının, arzularının, kötü ahlak vasıflarının yok edilmesi ve ortadan
kaldırılmasının istenmesidir. Zira bu vasıflar, sıfatlar gaflete, gaflette
mutlak uzaklığa götürür. Zira bu kötü ahlak vasıfları, nefsin hakikatini
örtmüştür. Kötü ahlak vasıflarını öldürmemiz, yani kötü ahlak vasıflarını bırakıp,
iyi ahlak vasıfları ile nefsimizi süslememiz sayesinde olacaktır. Bunun yoluda
nefs terbiyesi ve tezkiyesi ile nefs mertebelerini ve tevhid eğitimini tahsil
edip, hakikatlerini idrakle olacaktır. Kur’anı kerim’de bazı Peygamberlerin
kavimlerinin helak edildikleri anlatılmaktadır. Peygamberlerin kavimlerinin helak
edilmeleri, onların öldürülmelidir. Helak olmalarının sebebi ise onların
nefislerindeki kötü ahlak vasıflarını, uyarılara rağmen değiştirmemeleridir. Bu
kıssalardan birey nefs olarak payımıza düşen hisseyi almalıyız. Bu kıssalarla
bizlerden istenen nefs-i natıkamıza sonradan arız olan “kötü ahlak vasıflarını”
ortadan kaldırmaktır. Bu vasıfları öldürmektir. İşte “nefislerinizi öldürünüz”
emri ile bizden istenen kötü ahlak vasıflarını bir daha hayat bulmayacakları
bir şekilde yok etmemizdir. Bunların yerine “iyi ahlak vasıflarına” hayat şansı
tanımamızdır. Bizde bu yolu takip edip, Allah’ın emirlerini yerine
getirdiğimizde adeta iyi ahlak vasıfları ile yeniden doğmuş olacağız. Aksi ise kötü
ahlak vasıflarını yok etmez isek, kendi helakımızı kendimiz sağlamış oluruz. Peygamber
Efendimiz “Küçük cihaddan, büyük cihada gidiyoruz” hadisleri ile zahirde
düşmanla yapılan savaşı küçük cihad, nefsle yapılan mücahede, terbiye, tezkiye
işlemlerini büyük cihad olarak isimlendirmiştir. Bunun için gerekli ilimlerle
kendimizi donatmalıyız. Zira “İlim müminin yitik malıdır, nerde olsa
almalıdır” hadisi şerifi ile
bu yol ebediyen
isteklilerine açık tutulmuştur.
Nefsi Emmare Sıfatları İyi Ahlak Vasıfları
1. Küfür ……………………………………………….1.
İman, hikmet
2.
Şirk………………………………………………….2. Tevhid
3.
Gaflet………………………………………………. 3. Allah’la uyanık olmak
4. Günahlara
dalmak…………………………………. 4. Emir ve yasaklara riayet
5.
Kibir……………………………………………… ..5. Tevazu
6.
Hırs………………………………………………….6. Kanaat
7.
Cimrilik……………………………………………. 7. Cömertlik
8.
Gazap……………………………………………… .8. Şecaat, ölçülü yaşam
9.
Hased………………………………………………..9. Gıpta etmek
10.
Kin………………………………………………. 10. Hoşgörü
11.
Şehvet…………………………………………… 11. İffet
İnsan, anneden
gelen bir yumurta hücresiyle (ovum), babadan gelen bir spermin döllenmesinden
oluşan tek bir hücrenin, Allah’ın ilmi ve kudretiyle, yine Allah’ın gözetiminde
çoğalması ve farklı organların oluşmasıyla fiziken dünyaya gelir.
Değil bir hücrenin yaratılması, basit zannedilen bir atomun bile yaratılamayacağı düşünüldüğünde, bu varoluştaki sistemlerin nasıl çalıştığınında tam olarak bilinmesi imkansızdır.
Bilinenlerse Allah’ın ilgili konudaki ilmini açmasıyla mümkündür. İnsanın meydana gelmesine yol açan tek hücrenin oluşmasında kaynak olan sperm hücresi ve yumurta hücresi Adem (as) da halkedilmiş ve Havva annemizde yaratılarak ve zürriyetleri ile genetik olarak bugünlere gelmiş ve yarınlarda da devam edecektir.
İnsanın “benim” dediği varlığının oluşmasında bile hiç katkısı yoktur. Ya “benim” dediği varlığın, fiziki doğumundan sonra büyüme gelişmesindeki fiziki katkılarda bir rolü var mıdır?
Bebeğin doğumundan ölümüne kadar tükettiği her türlü gıda, eşya vb. insana Allah’tan bir hibe olarak verilmiştir. Arada ödediğimiz ücret ise, Allah’ın halkettiği (yarattığı) her şeyi işlemek için insanlarca verilen hizmetin, insanın emeğinin ücretidir. Varoluşundan ölümüne kadar tükettiği her şeyin Allah’ın bir lütfu ve hibesi olduğunu, Allah bizlere hatırlatmak için Rahman suresinde tam 31 kez aynı ayeti tekrarlayarak bize sormaktadır. “Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız?” (Rahman/13) İnsan bütün bu gerçekleri göre göre hala sahip oldukları her şeye “benim” der, kendinede vehmi benlik verir. Bütün bu nimetlere sahip olacağı parayı kazanacak mesleğide O vermiştir. Zira akıl dediğimiz Allah’ın nurunuda Allah bizlere bahşetmiştir. Aklımızı alsa, ne mesleğimiz, ne sahip olduklarımız, nede onların zevkleri kalır. Aklını insan kaç paraya satabilir? Akıl olmadığında bütün bu sahip olduklarımızın da farkında olamayacaktık. Diğer duygu, düşünce ve manevi bahşedilenler gibi. İnsanın “ben, benim” dediği her şeyin hatta “benliğinin hakikatininde” Allah’a ait olduğunu ve bu hakikatinin devamında da O’nun rol oynadığını idrak ettiğinde ve bu hakikatin (nefsin hakikatinin) ahiret hayatında da devam edeceğini ve oradada gözetmenin Allah olduğunu anlayıp, idrak etmesi gerekmektedir.
Peki bütün her şeyi hibe eden, armağan olarak bahşeden Allah (cc) insanlardan ne beklemektedir? Sorunun cevabı şu kudsi hadiste gizlidir; “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura getirdim (yarattım). Nimetlerimi sevdirdim. Ta ki Beni bilsinler” İşte Allah’ın bütün bu bahşettikleriyle insanlardan istediği şey bilinmesidir. Nasıl bir Allah olduğunun dünya hayatında ilim ve irfan ile idrak edilmesi, anlaşılması, bilinmesidir. İşte nefsi, ene’yi bu nedenle insana hibe etmiştir. Nefs aynasında “Ben gizli bir hazineydim” açıklamasındaki BEN diye açıkladığı Zati Nefsi’ne bir ayna olarakta insana “izafi nefsini” vererek bilinme mahalli olarak onu insana tahsis etmiştir. Bilinmekliliğini nefse bağlamıştır. Bu konuyu açan Hz. Peygamber (sav); “Nefsini bilen, Rabbını bilir” hadisiyle Allah’ı bilme yolunu nefsin bilinmesine bağlamıştır. İşte Allah’ın bize Kendini bildirip, bulup, uyup, olmamız için verdiği nefsi benliğimizi kötü ahlaklarla kirletip, nefs aynasını göremez, görünmez kılan insanın kendisidir.
Tasavvufta irfan yolu ile nefs mertebeleri ve tevhid hakikati tahsil edilip, öğrenilip yaşanılırsa, nefsimizi bilip, bu yoldanda Rabbimizi bilmemiz mümkündür. Bu yoldan gidilmemesi nefsin hakikatine zulümdür. “Muhakkak sizler nefsilerinize zulm ettiniz” (Bakara/54) denilerek, nefsinizi gerçek manada tanıyıp, ona göre muamele edemediğimiz için nefsinize zulm etmiş oldunuz denmektedir. Aynı zamanda “Nefislerinize zulmetmeyiniz” hükmüyle bu yasaklanmıştır. Nefsin hakikatinin tahsili adeta teşvik edilmiştir. İşte bilinmesi için halk ettiği insana ve nefsine yardımcı olmak için Kur’anı ve Peygamberini yollamış, bu yolda yürünürken dikkat edilecek hususları ayetlerle ve hadislerle açıklamıştır.
Bütün bu hibe ve bağışlar Allah’ın rahmetindendir. Bu yüzden nefsi bilme yoluna çıkıp, oradan Rab olan Allah’ı bilme yolunda ilerlemek için yapılacak her türlü çalışma ve gayret, kişinin kendine yapabileceği en büyük iyilik ve hayırdır. Nefsin hakikatinin Allah’ın nuru ve Kur’an’ın sırrından olduğu hatırlanacak olursa, kişi bu yolda kendi hakikatine ve Allah’ına ulaşacaktır. Zaten ayrı değildir ama, eğitim ile bu gerçeğe yakinen kavuşacaktır. Her şeyi “tek bir nefisten” yaratan Allah’tır.
Nefsin hakikatini ve bu bilgiyi bilen insan, diğer insanlarında, alemlerinde hakikatlerinin, bu hakikatten köken aldığını, sadece mertebe farkları olduğunun farkına vararak, diğer insanlara ve alemlere farklı gözlüklerle bakacaktır. Ancak herkes bu hakikatin farkında olmadığından ve nefsi benlik ve kötü ahlak vasıfları bu hakikati örttüğünden, mertebelere riayet şarttır. Nefsin mertebeleri tahsil edildikçe bu gerçek yakinen anlaşılacaktır. Bu şekilde “ilah olan Allah” bütün nefisleri, benlikleri zatıyla ve kudretiyle bilmektedir ve her nefsin kendisini bilmesini kolaylaştırmak için, herkese bu yolu mizacına göre hazırlamıştır.
Kişiler, yetenek
ve özellikleri arasındaki farklılık ve çokluk, bu yolların ve bu yolları açan
ilahi isimlerin çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yoksa hakikat birdir. Tasavvufi
tevhid ve nefsi irfan yolu bu çokluğu birliğe ulaştırır. Bu çoklukların
yaşandığı yer dünya hayatıdır. Peygamber Efendimiz (sav); “Dünya sevgisi her
hatanın başıdır” hadisini söylemiştir. Dünya sevgisi ile kasdedilen
Allah’tan gafil olarak dünyaya, içindeki bu çokluğa dalmaktır. Nefsani heva ve
heveslere, ihtiraslara ölçüsüzce kapılmaktır. Dünyanın hakikatini ise Peygamber
Efendimiz şu hadisle vermiştir; “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Amaç, Hz.
Şehadet olan dünyanın, alemlerin, eşyanın hakikatini anlayıp, bu hakikatlere
göre yaşamaktır. Madem “dünya ahiretin tarlasıdır”, öyleyse dünya ve
içindekileri yine onları bize veren Allah için ve O’nun koyduğu ölçülerle
kullanmak, hem dünyamızı hem ahiretimizi bize kazandıracaktır. Atalarımız bu
gerçeği özetlemek için “Ne ekersen onu biçersin” demişlerdir. Hayır,
eken Allah’ı ve Cenneti, şer ekende cehennemi biçecektir. Bu nedenle ehlullah
dünya yaşamını şöyle özetlemişlerdir; “El işte, gönül Hakk’ta” Bu
nedenle halka Hakça hizmet, Hakka hizmettir. İnsanın nefsinin ve
benliğinin, Allah indindeki yeri ve değeri bir örnekte açıklanacak olursa; Hücrenin
alemleri temsil ettiği göz önüne alınırsa, insan bu hücrenin çekirdeği ve
hücreyi idare eden çekirdekteki kromozomlar mertebesindedir. Kromozomlar tüm
hücrenin idaresini sağlayan temel bilgileri içeren organellerdir. Hücrenin tüm
idaresi buradan gelen bilgilerle sağlanır. Bu bilgiler kromozomlara Allah tarafından
yerleştirilmiştir ve belirli kanunlara kurallara bağlanmıştır. Yani idare,
hücreyi idare eden güç olan Allah’ın iradesi ile tespit ettiği kanunlara göre
sağlanır. Çekirdek kendi başına bu ilahi kanunların dışına çıkıp, hücreyi
çekirdek olarak kendi kanunlarına göre yönetmeye kalktığında, hücre kanser
hücresi haline gelmektedir. Kanser hücresi ise vücuda zarar vereceğinden yok
edilmekte ya da vücudu kaplayıp kendi vücudunu yok etmektedir. İşte insan da
alemlerde bu çekirdek konumunda alemlerin efendisidir. Ancak insan da Allah’ın
koyduğu ilahi kanunlarla bu konumu belirli sınırlar, kurallarla
denetlenmektedir. Allah insana nefsini, benliğini bu ulvi amaç için vermiş, bu
yolla Kendisinin bilinmesini arzu etmiştir. İşte insan benliğini ilahi kanunlarla
terbiye ve tezkiye yoluyla Allah’a rabt ederse kendi vücud aleminde söz sahibi
olur. Aksi ise vücud mülkünde anarşi ve huzursuzluk, mutsuzluk söz konusu
olacak, kendi kendini cehenneme sürükleyecektir. Ancak nefsini, benliğini ilahi
kanunlar çerçevesinde kullanırsa, vücud mülkünün sahibi olacak ve Allah’la
cennetle müjdelenecektir.
İnsan şunu da unutmamalıdır: Kromozomun hücreyi idare edebilme yeteneği olmasına rağmen, hücrenin her şeyi değildir.
Hücre’yi gerçek olarak idare edenin aynısı yani Allah’ın Zatının aynısı değil, ama hücreden, Zattan da ayrı değildir, O’nun ne aynısı nede gayrısıdır. Allah’la varlığı devam eden, O’nun zuhur mahallidir. İhtiyacımız ve bilmemiz gereken şey, emmare nefsin ihtiraslarına, arzularına karşı durmak, arzu ettiklerini Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre nefse vermektir.
Nefsin
hakikatinin, yani kişinin kendi zatının Allah’ın nurundan, Kur’an’ın sırından
olduğunu ve bu nefsi ve nuru, ruhu veriş nedeninin Allah’ı bilmek olduğunu
anlayan insanın, sahip olduğu vehmi benliğini Hakk’a teslim etmeyip, benliğini
ve bencilliğini ilah edip, ihtiraslarının peşinde koşması şirke, ikiliğe,
çokluğa yol açar. Bu konuda Kur’anda “Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Casiye/23)
ayeti ile dikkat çekilmiştir. Allah’ın çok boyutlu aynası olan nefsinde Allah’ı
bulup Kur’an hakikatlerini yansıtacağı yerde, bencilliği ile nefsini kötü
ahlaklarla kirletmiş, paslatmıştır. Şahsi benliği, hüviyeti bu kötü ahlak
sıfatlarını dışarı yansıtır. Böylece çokluğa bürünür ve farklı ilahlar
dolayısıyla put ve putlar edindiğinden küfre ve şirke düşer. Şirk ise en büyük
zulümdür. Şirk ise tevhidin tam zıddıdır. Allah tüm günahları affetse bile,
şirk affetmeyeceğini bildirdiği en önemli konudur.
Şirkten kurtulmanın yolu ise benliğini temsil eden nefsini emanet kabul ederek, emaneti gerçek sahibine vermek yani Allah’a dönmektir. “lâ ene illallah” zikrini yaparken Allah ‘ın İlahi Benliğini “Ben gizli bir hazineydim” diye tarif ettiği tefekkürü yapılmalı ve “Halkı bilinmem için yarattım (zuhura çıkardım)” bölümü ile de uluhiyetini (ilahlığını) tüm “birimsel-izafi ben” liklerde sürdürdüğünü ilan ettiği düşünülmelidir. “Gizli hazineden” zuhura çıkan tüm “birimsel-izafi ene” lerin, nefislerin Allah’ın uluhiyeti kontrolü altında olduğunu hiç unutulmamalıdır. Her bir “izafi-birimsel ene” nin Allah’ın uluhiyetinin kontrolü altında olduğu tefekkür edilerek, her bir nefsin “bağımsız benlik” leri olmadığı fikrine “lâ ene illallah, lâ ilahe illallah” zikri ile ulaşılmalıdır. “la ene illallah, lâ ilahe illallah” zikriyle hem benliğin gerçek sahibinin Allah olduğu ve bu benlikte Allah’ın ilah olarak tasarrufta bulunduğunu tefekkürle zikirlerini yapması kişiyi şirkten kurtaran en önemli hususdur. Bu konuda Allah’ın buyruğu: “Allah’a firar edin” (Zariyat/50) ayetinin emriyle her hususta ve her mertebede yüzünü Allah’a dönmektir. Kişinin emanet benliğini, bencillikle ilah edinmesi hususunda Peygamber Efendimiz (sav): “Vücudun kadar büyük günah olamaz” buyurmuşlardır. İnsan, vücudunu, zatını temsil ettiği benim dediği varlığının Hakk’tan köken aldığını, O’nunla müteşekkil olduğunu, nefsini Allah’ı bilmek için emanet edildiğini unutur; Allah’ın yanı sıra ikinci bir vücud ve ilah varmış vehmine, algısına kapılıp şirke düşmüş olur. Yunus Emre bu konuda:
İlim ilim
bilmektir
İlim kendin
bilmektir
Sen kendini
bilmezsen
O nice okumaktır
ve “Bir Ben vardır benden içeru” dizeleriyle insanın yaşam amacının nefsini, kendini bilmek olduğunu belirtmiştir. Nefsini bilen, Rab olan Allah’ı bilecek, şirkten kurtulacaktır. Diğer bütün ilimler ise bu konuda araçtır. Nefsi ve Rabbı bilmek amacına ulaşmak için araçlara ihtiyaç olacağı açıktır. Zira Peygamber Efendimiz (sav) “Nefsini bilen Rabbını bilir” diyerek bu yolu başlatmıştır. Burada bilinen nefis, sadece emmare yönü ile nefsi bilmek değil, aynı zamanda nefsin tüm mertebelerini ve hakikatini bilmek kastedilmiştir.
Ayrıca “Her doğan çocuk İslam fıtratında doğar. Sonra onu ana, babası (çevresi) Hıristiyan, Yahudi veya müşrik yapar” buyurarak Allah’ın doğuştan her insana İslam’ı kolaylaştırdığını, bu yolda çalışma ve ilim ile gerçek Rabbına ulaşabileceğinide vurgulamıştır.
Nefsi İslam fıtratında yaratılan insan, büyüdükçe nefsine arız olan her türlü ahlak, nitelikler ve özelliklerden sıyrılarak, nefs-i natıkanın ana ahlakı olan Kur’an ahlakına ulaşmak için gerekli çalışmaları yapıp, bu konuda gerekli gayreti göstermelidir. Önemli olan benliğini, eneyi, nefsini inkar etmek, reddetmek değildir. Bunların Allah’ın emaneti olduğunu fark etmek ve bütün bu nimetlerin Allah ile kaim, var olduğunu idrak etmektir. Nefsimiz ve varlığımızın Allah ile kaim olduğunu anlayıp yaşantımızı Kur’an ve Sünnet ile gösterilen yol ve yöntemlerle nefsimizi terbiye ve tezkiye edip, mücahede ile nefsimize arız olan kötü ahlak vasıflarını iyi ahlak özellikleriyle donatmaktır. Böylece hem dünyamızı, hemde ahiretimizi imar etmeliyiz. Ayeti Kerimede “esirgediği nefs ola” diyerek kötülüğü emreden nefsin tasallutundan, hükmünden ancak Allah esirger ise kurtulacağımız belirtilmektedir. Allah’a sığınma ve tevbe etmenin bu konuda ne derece önemli olduğu açıktır. Bu konuya “Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz” (Nisa/83) ayetiyle önemli ölçüde açıklık getirilmiştir. Ene’nin, şahsın kendine yönelik bencilliği en büyük puttur.
Bencilliği ilah edinen kişide başka başka putlarda ortaya çıkacaktır. Zira ayna özelliğini yitirmiştir. Bu putlar zaman zaman değişerek kişinin konumuna göre ve ölçüsüz davranmasıyla ortaya çıkabilen mal ihtirası, para ihtirası, evlat, makam, mevki ihtirası vb. gibi bencillikten (ego) köken alan tali putlardır. Kişinin enesi, nefsi, ancak ölümle boyut değiştirdiğinden, nefs mücahedesi ve tezkiyesi ömür boyu devam eder. Nefs ölümü tadıp, kabre girince boyut değiştirir. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur” hükmü gereğince nefs kabir boyutuna oradanda ahret boyutuna intikal edecektir. Nefsin hakikatine (ilahi nefs) ulaşmanın ve bu eğitimi almanın yolu bir arif mürşid-i kamilin eğitimine girmektir. Ancak kişi bir mürşidi kamil bulana kadar, “estağfırullah”, “Allahümme salli ala seyyidina Muhammed”, “Lâ ilahe illallah”, “la ene illallah, la ilahe illallah” zikirlerini bu bilgilerin tefekkürü ile yapabilir. Daha üst eğitim alması mürşidi kamile intisap ile olur. Daha üst mertebelerin zikirleri, karışık ve izinsiz yapılırsa kişinin dengeleri bozulabilir. Ancak ilmi ve bilgisi alınır. Zira “ilim müminin yitik malıdır, nerde bulsa almalıdır” hükmü geçerlidir. Ancak ilmi kendine hal edinmek için eğitime ve kamil mürşide ihtiyaç vardır. “lâ ene illallah” tevhid zikri ile, birey insan ilk olarak benliğin, ene iddiasının Allah’a ait olduğunu, benliğinin ancak Allah’la kaim olduğunu anlamaya başlar. Kendi “izafi benliğinin” kendisine Allah tarafından “ilahi nefs” ten ve “ilahi ben” liğin bir izdüşümü olarak verildiğini yavaş yavaş idrak etmesidir. Kendi “ene” sinin, nefsi’nin Allah ile var olduğunu, ilahi ene’nin bilinmek istemesi neticesinde kendi Zatı ile irtibat kurabileceği, ilahi nefsin izdüşümü, gölgesi, tecelli mahalli olarak insana da kendi ene’sini temsil eden birimsel nefsi emaneten verdiğini idrak etmesi gerekir. Bu idrake ulaşıp, bunu hayatına adapte etmeye başlayan birey insan, bu alemlerde ilk kez olarak Allah ile irtibatı sağlayacaktır. Ve dünya hayatında nefsini, benliğini kontrol eden tek bir ilahın Allah olduğu fikrine ulaşacaktır. “la ilahe illallah” zikri ile de bu uluhiyetin, ilahlığın tüm birimsel nefislerde de geçerli olduğunun farkına varacaktır. Allah her bir ene’de, benlikte uluhiyetini ilan etmektedir. Peki kişi hiç “ben” diyemiyecek midir? Akla bu soru gelebilir. Bu hususta en önemli konu “ene, ben” dediğin ve “enaniyet, benlik” verdiğin bu vücuda, varlığa hangi idrakle baktığındır.
“Ben” dediğin nefsi varlığın, bireye Allah’ın lütfuyla yine Allah’ın kendisinin bilinmesi için bir tecelli mahalli olarak verildiğini ve bu varlığın yine ancak Allah’ın tecellisi ile kaim olduğunu ve yine ancak Allah’la hayatını devam ettirdiğini idrak etmek gerekir.
Böyle bir idrak ve bilgi ile “ben” demekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak “ene-ben” dediği varlığa, ve bu varlığın üzerinde Allah’ın hiçbir tesiri, etkisi, iradesi, kudreti yokmuş gibi haddini aşarak, her türlü kuvveti, kudreti, hayatı, iradeyi vb. “ben” dediği varlığa vermek suretiyle, yani kendisindeki her türlü nispi ve izafi kudreti, ilmi ve iradeyi vb. tamamiyle kendi “ene” sine bağlayarak davranmak şirk kapısını aralamaktır. Bu hususta kişi, hemen tevbe ederek, kendisindeki ilim, bilgi, hayat, irade, kuvvet, kudret vb. gibi zatının sahip olduğu her türlü nimetin nispi ve izafi olduğunu ve Allah ile varlıklarını sürdürdüklerini tespit edip, bu bilinç ve idrakle yaşamını sürdürmelidir.
Zira kuvvet ve
kudreti vb. Allah’tan bilmeyip, kendinden bilmek, kişiyi bencilliğe, gurura,
kibire ve bunlardan köken alan kötü ahlak vasıflarına sürükleyebilecektir. Bu
hususların ve nefsi emmarenin Kur’andaki örneği Firavun’dur. Firavun akli vehme
tutulup, kendini bağımsız bir vücud zannedip ”Ben sizin a’la Rabbinizim” (Naziat/24)
diyerek benliğini ve hevasını ilah edinmiştir. Kendisinin ve mülkünün
hakikatini anlamamış olduğu halde Hakk’ın kendisine armağan ettiği varlığı,
benliği, yine kendi mülkü sanmıştır. Yunus Emre bu hususları dikkate alarak
beden ve vücud mülkü ve alem mülkü ile buna bağlı tüm mülkleri kastederek:
Mal sahibi, mülk
sahibi
Hani bunun ilk
sahibi
Malda yalan
mülkde yalan
Gel birazda sen
oyalan
dizeleriyle büyük bir irfaniyet sergilemiştir. Mülkün sahibinin ilk ve tek sahibinin Allah olduğunu bildirmiştir. Kur’an Kerimde de bu husus: “Mülk vahid ve kahhar Allah’ındır” (Mümin/16) ayetiyle bildirilmiştir. Bu nedenle vücud ve beden mülküne bağlı tüm maddi ve manevi varlıkların gerçek sahibinin Allah olduğu bilinciyle yaşayarak, beden mülkü ve tüm mevcudları Allah’ın koyduğu kanunlara (Kur’an ve Sünnet) göre kullanmak ve ölçülere uymaya çalışmak bu nefs mertebesini aşmada en önemli anahtardır. Allah uluhiyetini (ilahlığını) ilan etmiş, uluhiyetinin vasıflarınıda Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye ile insanlara açıklamıştır. Uluhiyetinin ortaya çıkış ve tecelli mahalli olarakta insanın nefsini halk etmiştir. Kişinin nefsinde tecelli devamlı olduğu için, kişi nefsi vasıfları da devamlı değişen bir canlıdır. Hayat tecellisi devam ettiği sürece, elde ettiği ilim ve tecrübeler ile her gün vasıflarını iyiye doğru geliştirmelidir. Bu suretle kişinin benliği, şahsiyeti, hüviyeti nefsinin sıfatları devamlı gelişecektir. Tersi olursa ahlaki vasıfları, şahsiyeti, hüviyeti gerileyecektir. İşte nefsimizin sıfatlarının Allah’ın sevdiği ve razı olduğu sıfatlara göre düzenlenmesi için, nefs mücahedesi, nefs terbiyesi ve nefs tezkiyesi (arınması) şarttır.
Bunun için irfan yoluna, seyri sûluka çıkılmalıdır. Bu yolda gerekli olan şartlara uymak gereklidir. Bu nedenle kudsi hadiste; “Allah’ın ahlakı ile Peygamber ahlakı ile ahlaklanınız” buyurulmuştur. Kur’anda da “Sen yüce bir ahlak üzerindesin” (Kalem/4) ayetiyle peygamber efendimizin ahlakı övülmüştür ve Ahlakının “Kur’an ahlakı” olduğu belirtilmiştir.
“Benim mucizem Kur’andır” hadisi ile bu ve benzeri hususlar teyit edilmiştir. İşte nefsimizin ahlakını peygamber ve Kur’an ahlakına ne kadar benzetip, uygulayıp, hal edinebilirsek, o kadar Allah’ı razı etmiş ve Allah’ın sevdiği kullar sınıfına girmiş oluruz. Bu hususu Hz. Resul (sav) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisi ile insanın gerçek hedefini, maksadını kısaca özetlemiştir.
Peygamber Efendimiz (sav) nefsi itibariyle Allah’ın aynasıdır. “Muhammedi aynadan, Allah görünür daim” denmiştir. Dolayısıyla Allah istediği, arzu ettiği, emrettiği ahlakı Hz. Muhammed (sav) ile zuhura çıkarmış, sünneti ilede hayata nasıl adapte edileceğini göstermiştir. İşte her insanada bu ahlakı kazanabilmesi için, nefs-i natıka ayna özelliğinde verilmiştir. İnsan kendi nefs aynasına bakarak (nefsini hesaba çekerek) hangi sıfatlarının, özelliklerinin Hz. Resül’un (sav) ahlakına uyduğunu, hangi özelliklerinin, vasıflarının uymadığını araştırmalıdır. Nefs aynasındaki kirler tevbe, istiğfar ile temizlenmeli, salavatı şeriflerle ayna parlatılıp, cilalanmalı, zikir ve tevhidlerle de bu Peygamber ahlaki özellikleri sabit tutulmaya çalışılmalıdır. Bu çalışmalar yapılırken sabır ve şükür elden bırakılmamalıdır. Nefsinin iyi vasıfları için şükür, bu vasıfları elde tutmak için sabır, kötü vasıfları değiştirmek için mücahede ile sabır göstermelidir. Her insan kendi özelliklerini, vasıflarını, ahlakını en iyi kendi bilir ve onu gözleyen arif bilir. Nefs-i Muhammedi aynasında bu özellikleri araştırır, eksiklerini tamamlama azminde olursa ve Allah’a sığınırsa Allah’da Muhammedi Ahlak’tan o kişiye ikram edecektir. İnsan Allah’ı unutmamışsa, Allah nefsine iyiliklerini ve kötülüklerini bildirir, ilham eder. İnsan bu nedenle kendine karşı dürüst ve gerçekçi olmalıdır. Kendine iyilik etmek istiyorsa, Allah’ın uyarılarına kulak vermelidir. Müminlerin, birbirlerini hakkındaki eleştirileri ve kişinin özeleştirileri dikkate alınmalıdır. Zira hadiste “Mümin, müminin aynasıdır” buyurulmuştur. Kamil Mürşidi varsa, kişiye ayna görevini zaten o yapacaktır. O’nu bulana kadar Peygamber ahlakını kendine düstur edinmelidir.
Nefs aynasının
önemini Hz. Resul’un (sav) şu hadisinde de görmekteyiz. “Kötü örnek, örnek
olmaz”. İşte bu nedenle kötü ahlak vasıflarını nefsimizden uzak tutmalıyız.
Bu nedenle “Kiminle arkadaşlık ettiğine iyice bir bak. Zira kişi arkadaşının
dini üzeredir” hadisiylede kötü örneklerden uzak durmamız, iyi ahlak
modellerinide örnek olarak almamız gerektiği açıktır.
“Rabbena zalemna
enfüsüna…….” (Araf/23)
“Rabbim
nefsimize zulmettik”
Diyerek nefsini ilahi hakikatine zulmettiklerini, bu hakikati yeni anlayıp, idrak ettiklerini açıklamışlardır. Ayetin devamında da Allah’tan af dileyip, tevbe edip bağışlanma dilenmiştir. Bu tevbeyide “Allah’ın şu ağaca yaklaşmayın” emrine uyamadıkları için yapmıştır. Adem Peygamberlikle görevlendirilmiştir. Aksine şeytan “Adem’e secde edin” emrine karşı gelmiş, benliğinin kendine verdiği gurur ve kibir ile büyüklük taslamış, tövbe de etmeyerek, Haktan, Allah’ın indinden kovulmuştur. Önce ikiside emre uymamış ancak biri tevbe etmiş diğeri etmemiştir. Bizde nefsin ilahi hakiki yönünü idrak edip, benliğimizin zuhur mahalli olan nefsimizi Allah’ın halk ettiği ve kendisinin bilinmesi için bize armağan ettiğini anlayarak yaşamalıyız. Bunu yaparken şeytanın kaderinden kaçıp tevbe ederek Adem’in kaderini tercih etmeliyiz. Böyle bir tevbe davranışı bizi Allah’a yakınlaştıracak ve Allah’ın sevgisini yeniden kazanmamıza yol açacaktır. Aksi ise, şeytan ve firavun gibi benliğimizi ve buna bağlı heva ve heveslerimizi ilah edinmemiz demektir.
Bu da bizim şeytan gibi Hakk’ın dergahından kovulmamız, uzaklaştırılmamız demektir. Aynı zamanda aslımızı ve hakikatimizi inkar etmemiz, örtmemiz demektir. Yüce Peygamberimiz (sav) bazı sözlerine başlarken şu ifadeyi kullanmıştır: “Nefsim kudret eli altında olan Allah’a yemin ederim ki …” Bu ifadede çok büyük sırlar gizlidir. Habibullah (Allah’ın sevgilisi) olan Hz. Resul (sav), nefsinin, benliğinin Allah’ın kudret eli altında ve emrinde olduğunu vurgulamıştır.
Allah’ın aynası olan O’nun nefsi bile Allah’ın kudreti içinde ise, bizlerin nefsininde Allah’ın kudreti dahilinde olacağı açıktır. Zira şu ayetlerle bizlere bunun böyle olduğu bariz bir şekilde gösterilmiştir; “Allah sizi tek bir nefisten yarattı” (Nisa/1) “……… Nefsinizden bir peygamber geldi………” (Tevbe/128) Bu bilgiler analiz ve sentez edilirse, Allah’ın gerçek aynası olan Muhammedi nefs (nefs-i Muhammedi) biz insanların nefislerininde aynasıdır. Allah’ın aynası olan nefs-i Muhammedi aynasında, herhangi bir pürüz dahi olmadığı için O’nun ahlakı Kur’anda övülmüştür. Öyle ise her birerlerimiz, kendi nefs aynamızı, bu tam aynaya tutarak, kendi nefsi özelliklerimizle kıyas etmeli, nefsimizi eğitim, terbiye ve tezkiye (arınma) yoluna çıkarmalıyız. Hz. Muhammed (sav) hem dünyanın, hem alemlerin, hemde ahiretin efendisidir. Bu nedenle O’na uymak her iki cihan saadetinin anahtarıdır. Hz. Peygamber (sav), Tebük savaşından dönerken ashabına “Küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz” derler. Şaşıran sahabiler “Büyük cihad nedir?” diye sorarlar. Hz. Peygamber (sav) “Nefisle yapılan cihad” cevabını verir. Ayrıca bu hususu bütün zamana yayan hadisinde “Mücahid, nefsiyle cihad edendir” buyurmuşlardır. Nefisle olan cihadın, her nefs mertebesinde ve ömür boyu devam edeceğinide açıklamışlardır. Kendi nefsiyle mücahede edip, onu tanıyan kişi diğer nefislerin özelliklerini, hatta alemlerin nefislerinide (nefsi külli) tanıyacaktır. Böyle bir nefis, himmetini, gayretini ulvi amaçlara yöneltebilir. “Kimin himmeti milleti ise o kimse tek başına küçük bir millettir” hakikatine mazhar olur.
Rivayet edilir
ki Cenab-ı Hakk kendi nurundan aklı yaratır. Ona gel der, akıl gelir. Git der
gider. Ben kimim sen kimsin diye sorar. Akıl “Sen benim Rabbi Rahimimsin” ben
ise “Senin aciz kulunum” diye cevap verir. Cenab-ı Hakk akla hitaben der:
“Senden daha aziz bir mahluk yaratmadım. Seninle verir, seninle alırım.” Sonra
nurdan nefsi yaratır. Ona gel der, nefis gelmez. Ben kimim, sen kimsin? Diye
sorar. Nefs “ben benim, sen sensin” der. Bunun üzerine nefsi ateşe atar. Nefs
hala “Ben benim, sen sensin” demektedir. Cenab-ı Hakk ardından nefsi aç
bırakır.” Ben kimim, sen kimsin?” diye sorduğunda, nefis “Sen benim Rabbi
rahimimsin, ben senin aciz kulunum” cevabını verir.
Nefsi emmare
hiçbir şeyle tatmin olmaz. Bu konuda Hz. Resul (sav): “Allah’ım doymayan
nefisten sana sığınırım” duasında bulunarak, nefsin isteklerinde ölçülü bir
davranış sergilemek gerektiğine işaret etmişlerdir. Bu nedenle arifibillah
Bekir Sıdkı Visali Hazretleri (ra): “Nefsin riyazatı akla tabi olması, aklın
riyazatı Kur’ana tabi olmasıdır” ifadesiyle konuyu özetlemiştir.
Nefsi emmarenin tembelliğine karşıda Kur’an-ı Kerimde “İnsan için çalıştığının karşılığı vardır” (Necm/39) ayetiyle tembelliğin önüne geçilmiştir. “Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa nefsine zulmetmiş olur” (Talak/1) ayetiyle nefsin sınırlarının Kur’anla çizilmiş olduğu özetlenmiştir.
“İyilik ve
takvada yardımlaşın; günahta ve haddi aşmada yardımlaşmayın” (Maide/1) ve “Pehlivan,
rakibinin sırtını yere getiren değil, öfke anında nefsine hakim olabilendir” gibi
ayet ve hadis örnekleriyle nefse ve fiillerine ilişkin ipuçları verilmektedir.
“Ya Rabbi! Göz açıp kapayıncaya kadarda olsa beni nefsime bırakma” hadisiyle
de nefsi emmareye güven olmayacağını ve nefs hususunda Allah’a sığınmanın ne
derece önemli olduğu vurgulanmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde:
“Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin” diyerek bu 5 şeyi
şöyle sınıflamıştır:
1) Ölüm gelmeden
önce hayatın,
2) İhtiyarlık
gelmeden önce gençliğin
3) Hastalık
gelmeden önce sağlığın
4) Fakirlik
gelmeden önce zenginliğin
5) Meşguliyet
gelmeden önce boş vaktin.
İşte ömür
sermayemiz içinde, nefsi ve Allah’ı bilme yolunda bütün gayret ve azmimizi
göstermek kendimize yapacağımız en büyük iyiliktir. Zira Allah ilgili ayette bu
ömür sermayesini iyi değerlendirmemiz için bizi uyarmaktadır:
“Biliniz ki
Allah’ın cezalandırması çetindir ve yine Allah’ın bağışlaması ve esirgemesi sınırsızdır”
(Maide/98)
“Ey insanlar!
Allah dilerse sizi yokluğa gönderip başkalarını getirir. Allah buna kadirdir” (Nisa/126)
Nefs bilincine
ve hakikatini bulma iradesini gösterip gayret ve azim ile irfan yolunu katetme
ile seyri suluka yönelme çabasında olan insan, kamil insan olma yoluna girmiş
olur. Kendine merhameti varsa insanca düşünür, değerlendirir, dengeli karar
verir. Ne yapması gerektiğini, gerçekten dünyaya niçin geldiğini düşünür.
Hedefini tayin eder ve yoluna devamlı ve azimle, sabırla yürür.
Bu kendine yapabileceği en büyük lütuftur. Kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı günden sakınır. Gereksiz boş şeylerle vakit geçirmez. Nefsini, kendini tanımaya yoluna girer. Hakk’ın indinde değeri olur. Arifler defterine girmeye çabalar ki ebedi hayat sahibi olsun. Unutma: “Bu dünyada kör olan kimse ahirettede kördür, üstelik iyice yolunu şaşırmıştır” (İsra/72) “Ene” benlik Allah’a aittir. Allah’ın “Ben liği Zatı Nefsi ile kaimdir. İnsanların ve mevcudların benlikleride nefesi rahman tecellisi ile Allah’ın Zatı Nefsinin gölgesi mesabesinde olan birimsel nefslerinden ibarettir. Her nefs ait olduğu birimin zatını temsil eder. Birimsel nefsin varlığı ve devamı Allah’ın Zati Nefsi sayesindedir ve Ona bağımlıdır. Her birimsel nefis, Allah’ın Zatı Nefsi irtibatlıdır. Bu irtibatı Allah’ın tecellileri sayesinde devam ettirir. Allah’ın tecellileri ölçüsünde nefs Allah’la irtibatlıdır. Allah’ın tam tecellisini hiçbir nefs kaldıramaz. Bu nedenle tecelliler zamana, mekana ve belli bir ölçü ve miktara göredir. Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemez, kaldıramayacağı tecelliyi yapmaz. Bunu örneklendirecek olursak, tüm dünyaya aynı anda yağmur yağdığını farz edersek, her mevcud ve birey bu yağmurdan hissesini alacaktır. Her birey yağmuru hissedecek, etki ve sonuçlarını ilim yolu ile de bilecektir. İlim maluma tabi olduğundan kendi payına düşen yağmur bilgisi oranında tüm dünyadaki mevcutlar ve bireylere de aynı ölçüde etki ettiğini idrak edecektir ve yağmur hakkında elde ettiği bilgi oranında da genellemeye gidecektir.
Başka bir örnek
verecek olursak, güneş dünyaya tecelli ettiğinde her mevcud ve birey kendi
bulunduğu konum ve bilgi ölçüsünde güneşin etkilerini ve etkilerden doğan
sonuçları hissedip, yaşayacaktır. Güneşin aydınlığı ve sıcaklığını yaşayıp,
hissedecektir. Ancak tamamen karanlık bir ortamda bulunan kişi bu etkilerden
bilgilerden mahrum kalacaktır. Güneşin bu etki ve sonuçlarından istifade
etsede, bilgisinden ve varlığından mahrum kalacaktır. Halbuki güneşin etki ve
sonuçlarından haberdar olan, ilmiyle bu etki ve sonuçların sadece kendi
mahallinde değil, güneşin tüm ulaştığı yerlerde de aynı ve benzer etki ve
sonuçlarını gösterdiğini bilecek, cüzi olan bilgisini külle, bütüne
çevirecektir.
İşte yağmur
gibi, güneş gibi örneklerle nefsin hakikatini Allah’ın nurundan ve Kur’an’ın sırrından
haberi olan kişi alemlerdeki her birimsel nefsin bu hakikatten ışık aldığını,
rahmet aldığını bilecektir. Bu bilgisiyle alemlerdeki her mevcudun dolayısıyla
her bireyin bu sırrı taşıdığının idrakiyle her mevcuda ve bireye Hakk ettiği değeri
Kur’an ve Sünneti Muhammedi kriterleriyle verecektir. Bilmeyen ise nefsi
karanlığı içinde habersiz olarak hayatını devam ettirecektir. Nefsin bu
hakikatinden haberi olan kendi benliğinde hakim olan Allah’ıda bileceğinden
O’nun uluhiyetini (ilahlığını) (yakından) hissedecek kendi benliğinde, nefsinde
ve alemlerdeki her şeyde uluhiyetini ilan ettiğini bilecektir.
Böylece güneşin
her gün belli bir vakitte doğup, battığını, şaşmadan her mevsimde belli sebze
ve meyveleri bize verdiği gibi bir çok Allah’ın uluhiyetini ilan eden
bilgilerle nefsinde ve alemlerde O’nun hüküm sürdüğünü anlayacaktır. Bu şekilde
Allah’ın “ene” siyle “Ben” liği ile ilah olduğunu, tek bir ilah olduğunu İdrak
edecektir. Her şeyi mükemmel olarak planlayıp, düzenleyip, uygulayan bir
Allah’ın uluhiyetini (ilahlığını) kabul edecektir. Böylece Allah’ın bilinmesi
için kendisine verdiği “izafi ene” yi, nefsi tamamen kendine mal etmeyip,
Allah’ın Zatı Nefsi ile varlığını devam ettirdiğinin farkına varacaktır. Böylece
“Hevasını ilah edinmek” ten vazgeçecektir. Kişi kendine has varlık olmadığını,
Allah’ın İlah’lığı sayesinde olayların devam ettiğini basit bir testle
ölçebilir.
Kişi 24 saatini
dakika dakika planlayıp, düzenleyip, uygulayabileceği bir program hazırlamalı,
ne zaman arabaya bineceğini, ne zaman yemek yiyeceğini, ne zaman tuvalete
gideceğini, işlerini ne zaman, nerede kiminle, ne şekilde ve nasıl
halledeceğini yazıp 24 saat içinde bu programının ne kadarına hakim olduğuna
bir bakmalıdır. Böylece nefsine, kendine, benliğine “ilahlık” vasfetmekten
kendini kurtarmalıdır. Her şeyi programlayıp, düzenleyen ve uygulayan Zati
Benliği ile İlah olan Allah’a sığınmalı ve O’na güvenmelidir. Kişi zikirlerini
yaparken ve günlük yaşamında “İman, Allah’ın nerede olursan ol seninle
olduğunu bilmendir” hadisini düstur edinerek hayatına adapte etmeye
çalışmalıdır. Veliler başbuğu Hz. Ali (kv) ilk makam olan Allah’a doğru seyirde
salikin manevi halinden bahsederken şöyle der: “Sairin (Seyr-u sülük eden
kişinin) ilk seyri, seyr-i ilallah (Allah’a doğru seyir) tır. Bu makamda sair dünyevi
işlerden şaibeli olanları reddeder. Süluk makamlarına ve Allah Teala’ya
yönelir” Allah’ın, nefsimize, zatımıza Nur ismi ile tecelli ederek nefsi
karanlığımızı, aydınlığa, ilme, nura çevirmesi, nefsimizi esirgediği
nefislerden kılması, bu yolda yürüme azmi ve iradesi vermesi niyazı ve duasıyla.
NEFS İLE
İLİŞKİLİ TEFEKKÜR AYETLERİ
1) “Onlar
(Kafirler) (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki
onlar ancak nefislerini (kendilerini) aldatırlar ve bunun farkında değillerdir”
BAKARA/9
2) “Musa kavmine
demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle nefsinize
(kendinize) kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edinde nefislerinizi
(kötü arzularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınız katında sizin için daha
iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul
eden ancak O’dur.” BAKARA/54
3) “Hakikatte
onlar bize değil, sadece nefislerine (kendilerine) kötülük ediyorlardı.”
BAKARA/57
4) “Allah’ın
kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah’ın
indirdiğini (Kur’anı) inkar ederek nefislerini (kendilerini) harcamaları ne
kötü bir şeydir. Böylece onlar gazap üstüne gazaba uğradılar. Ancak kafirler
için alçaltıcı bir azap vadır.” BAKARA/90 36
5) “Kim bunu
yaparsa muhakkak nefsine (kendine) kötülük etmiş olur. Allah’ın ayetlerini
eğlenceye almayın. Allah’ın sizin üzerinizde ki nimetlerini hatırlayın, size
öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun.
Biliniz ki Allah her şeyi bilir.” BAKARA/231
6) “Allah onlara
zulmetmedi; fakat onlar nefislerine (kendilerine) zulmediyorlar.” AL-İ
İMRAN/117
7) “Nefislerine
(kendilerine) zulmeden (yazık eden) kimselere melekler canlarını alırken “Ne
işde idiniz? Dediler.” NİSA/97
8) Nefislerine
(kendilerine) hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş
günahkarları sevmez” NİSA/107
9) “Kim bir
günah kazanırsa onu ancak nefsi (kendi) aleyhine kazanmış olur. Allah her şeyi
bilicidir, büyük hikmet sahibidir.” NİSA/111
10) “İnkar
edenler sanmasınlar ki, nefislerine (kendilerine) mühlet vermemiz onlar için
daha hayırlıdır. Onlara
ancak
günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
vardır.” AL-İ İMRAN/178
11) “Kim bir
kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse,
Allah’ı çok merhamet sahibi ve esirgeyici bulacaktır.” NİSA/110
12) “Kim bir
nefse (cana) veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir
nefse (cana) kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir nefsi
(canı) kurtarırsa O bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz
onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine
yeryüzünde aşırı gitmektedir.” MAİDE/32
13) “Onlardan
çoğunun, inkar edenlere dostluk ettiklerini görürsün, Nefislerinin onlar için
önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap
içinde devamlı kalıcıdırlar.” MAİDE/80
14) “(Onlara)
Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Diye sor. “Allah’ındır” de. O, merhamet
etmeyi zatına (ZATINEFSİNE) farz kıldı. Size varlığında şüphe olmayan kıyamet
gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini (kendilerini) ziyana sokarlar
(zulmedenler) varya işte onlar inanmazlar.” ENAM/12
15) “Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu (Resulullah) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Nefislerini (kendilerini) ziyan edenler varya, işte onlar inanmazlar.” ENAM/20
16) “Gör ki
nefisleri aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve tanrı diye uydurdukları şeyler
kendilerinden nasıl kaybolup gitti.” ENAM/24
17) “Onlar, hem
insanları Peygamber’e yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hemde kendileri
ondan uzaklaşırlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak nefislerini (kendilerini)
helak ederler.” ENAM/26
18) “Dinlerini
bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir
tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması
için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, nede
şefaatçi…” ENAM/70
19) “Haydi
nefislerinizi kurtarın.” ENAM/93
20) “Onlar
(günahkarlar) yalnız nefislerini (kendilerini) aldatırlar, ama farkında
olmazlar.” ENAM/123
21) “ Rabbinin
bazı alametleri geldiği gün,önceden inanmamış ya da imanında bir hayır
kazanmamış olan nefse (kimseye) artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki:
Bekleyin, şüphesiz bizde beklemekteyiz.” ENAM/158
22) Deki: Allah
her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka Rabmi arayacağım? Herkesin kazanacağı
yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başka nefsin (başkasının) suçunu
yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve o uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği
size haber verecektir.” ENAM/164
23) “Kiminde
tartıları hafif gelirse, işte onlar, ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden
dolayı nefislerini ziyana sokanlardır (nefislerine zulmedenlerdir).” ARAF/9
24) “Öyle bir
günden korkun ki, o günde hiçbir nefis (hiç kimse), başkasını (başka bir nefis)
için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiçbir nefisden (hiç kimseden) (Allah için
vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardımda
yapılmaz.” BAKARA/48
25) “(Ey
bilginler)! Sizler Kitabı (okuduğunuz gerçekleri bildiğiniz halde), insanlara
iyiliği emredip nefsinizi (Kendinizi) unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor
musunuz?” BAKARA/44
26) “Ehl-i
kitaptan bir kısım istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa
onlar sadece nefislerini (kendilerini) saptırırlarda farkına varmazlar.” AL-İ
İMRAN/69
27) “Kendi
nefislerinin (canlarının) kaygısına düşmüş bir grupta, Allah’a karşı haksız
yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyor. “Bu işten bize ne”
diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen
Allah’a aittir. Onlar sana açıklayamadıklarını nefislerinde (içlerinde)
gizliyorlar.” AL-İ İMRAN/154
28) “Allah’a
iftira eden ya da O’nun ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir! Onların
Kitapta ki nasipleri kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler)
gelip canlarını alırken “Allah’ı bırakıpta tapmakta olduğumuz tanrılar nerede?”
Derler. (Onlara da): “Bizden sıvışıp gittiler” derler. Ve kafir olduklarına
dair nefisleri (kendi) aleyhlerine şahitlik ederler.” ARAF/37
29) “İnanıp da
iyi işler yapanlara gelince ki hiçbir nefse (hiç kimseye) gücünün üstünde bir
vazife, yüklemeyiz. İşte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedi kalacaklar.”
ARAF/42
30) “…… Onlar
cidden nefislerine (kendilerine) yazık ettiler ve uydurdukları şeyle (putlar)
da kendilerinden kaybolup gitti.” ARAF/53
31)
“Ayetlerimizi yalanlayan ve nefislerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne
kötüdür.” ARAF/177 37
32) “Allah’ın
dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter nede nefislerine
(kendilerine) yardım edebilir.” ARAF/197
33) “Allah’a ortak koşanlar, nefislerinin (kendilerinin) kafirliğine bizzat kendileri şahitlik ederlerken, Allah’ın mescitlerini imar etme selahiyetleri yoktur. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedi kalacaklardır.” TEVBE/17
34) “(Ey
Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah
bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kafir
olarak nefislerinin (canlarının) çıkmasını istiyor.” TEVBE/55
35) “Orada bütün
nefisler (herkes) geçmişte yaptıklarını karşısında bulur. Artık onlar gerçek
sahipleri olan Allah’a döndürülmüşlerdir. Uydurmakta oldukları şeylerde onları
terk edip kaybolmuştur.” YUNUS/30
36) “Şüphesiz ki
Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar nefislerine
(kendilerine) zulmeder.” YUNUS/44
37) “(O zaman)
zulmeden bütün nefisler yeryüzündeki bütün servete sahip olsa (azaptan
kurtulmak için) elbette onu feda eder. Ve azabı gördükleri zaman için için
yanarlar. Aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.” YUNUS/54
38) “İşte onlar
nefislerini (kendilerini) ziyana uğrattılar. Uydurmakta oldukları şeylerde
kendilerinden kaybolup gitti.” HUD/21
39) “Ben size:
“Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum, gaybıda bilmem. “Ben bir
meleğimde” demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için “Allah
onlara asla bir hayır vermeyecektir” diyemem. Onların nefislerinde
(kalplerinde) olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben
gerçekten zalimlerden olurum.” (HUD/31
40) “Onlara biz
zulmetmedik; fakat onlar nefislerine (kendilerine) zulmettiler. Rabbinin (azap)
emri geldiğinde, Allah’ı bırakıpta taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey
sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadı.” (HUD/101
41) “Nefislerine
(kendilerine) haksızlık ederlerken meleklerin canlarını aldıkları kimseler: Biz
hiçbir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. (Melekler onlara şöyle
der:) “Hayır, Allah sizin yaptıklarınızı çok iyi bilendir.” NAHL/28
42) “Gömleğinin
üstünde sahte bir kan ile geldiler. (Yakub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size
(kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir.
Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan ancak Allah’tır.” YUSUF/18
43) “Evinde
bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve
“Haydi gel!” dedi O’da (Haşa) Allah’a sığınırım! Zira kocan velinimetimdir,
bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!” dedi. YUSUF/23
44) “Yusuf:
“Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi” dedi. Kadının akrabalarından
biri şöyle şahitlik etti: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru
söylemiştir, bu ise yalancılardandır.” YUSUF/26
45) “Şehirdeki
bazı kadınlar dediler ki: Aziz’in karısı, delikanlısının nefsinden murat almak
istiyormuş; Yusuf’un sevdası onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir
sapıklık içinde görüyoruz.” YUSUF/30
46) “(Kral
Kadınlara) dedik ki: Yusuf’un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz
neydi? Kadınlar, Haşa, Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler.
Aziz’in karısı da dedi ki: “Şimdi gerçek ortaya çıktı: Ben O’nun nefsinden
murat almak istemiştim. Şüphesiz O doğru söyleyenlerdendir.” YUSUF/51
47) “(Bununla
beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü
emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”
YUSUF/53
48) “(Kardeşleri
dediler ki: “Eğer o çaldıysa daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı” Yusuf bunu
nefsinde (içinde) sakladı, onlara açmadı. (Kendi kendine) dedi ki: Siz daha
kötü durumdasınız! Allah sizin anlattığınızı çok iyi bilir.” YUSUF77
49) “(Babaları (Yakub)) dedi ki: “Hayır nefisleriniz sizi (böyle) bir işe sürükledi. (Bana düşen) artık güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” YUSUF/83
50) “… De ki:
“O’nu bırakıp da nefislerine (kendilerine) fayda ve zarar verme gücüne sahip
olmayan dostlar mı edindiniz?” RAD/16
51) “Bütün
nefislerin (herkesin) kazandığını gözetleyip, muhafaza eden (hiç böyle
yapamayan gibi olur mu?) Onlar Allah’a ortaklar koştular.” RAD/33
52) “Çünkü, O,
bütün nefislerin (herkesin) ne kazanacağını bilir. Bu yurdun (dünyanın) sonunun
kimin olduğunu yakında kafirler bileceklerdir.” RAD/42
53) “(Şeytan
diyecektir ki) Zaten benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin,
nefsinizi (kendinizi) yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni
kurtarabilirsiniz. İBRAHİM/22
54) “Nefislerine
(kendilerine) haksızlık ederlerken meleklerin canlarını aldıkları kimseler: Biz
hiçbir kötülük yapmıyorduk, diyerek teslim olurlar. (Melekler onlara şöyle der)
Hayır Allah çok iyi bilendir.” NAHL/28
55) “Onlardan
(kafirlerden) öncekilerde böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmedi, fakat
onlar nefislerine (kendilerine) zulmediyorlardı.” NAHL/33
56) “Eğer iyilik
ederseniz nefsinize (kendinize) etmiş, kötülük ederseniz, yine kendinize
(nefsinize) etmiş olursunuz.” İSRA/7 38
57) “Kim hidayet
yolunu seçerse, bunu ancak kendi (nefsi) için seçmiş olur, kimde doğruluktan
saparsa kendi nefsi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkar başkasının günah
yükünü yüklenmez. Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azab edecek
değiliz.” İSRA/15
58) “Ben onları
(iblis ve soyunu) ne göklerin nede yerin yaratılışına, nede bizzat nefislerinin
(kendilerinin) yaradılışına şahit tuttum. Ben yoldan çıkanlarını yardımcı
edinecek değilim.” KEHF/51
59) “Bütün
nefisler (her canlı) ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırlada, şerlede
imtahan ederiz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” ENBİYA/35
60) “ yoksa
kendilerini bize karşı savunacak bir takım ilahlarımı var? (O ilah dedikleri
şeyler) nefislerine (kendilerine) bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar
bizden de alaka ve destek görmezler.” ENBİYA/43
61) “Kimlerinde
tartıları hafif gelirse, artık bunlarda nefislerine (kendilerine) yazık
etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedi cehennemdedirler.” MÛMİNUN/103
62) (Kafirler)
O’nu (Allah’ı) bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış
olan nefislerine (kendilerine) bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye,
hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkartmaya
güçleri yetmeyen
tanrılar edindiler.” FURKAN/3
63) “Bizimle
karşılaşmayı ummayanlar, Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi
görmeliydik dediler. Andolsun ki onlar nefisleri (kendileri) hakkında kibire
kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir.” FURKAN/21
64) “Nefisleride
(kendileride) bunlara yakinen inandıkları halde, zulum ve kibirlerinden ötürü
onları inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak.” NEML/14
65) “Nitekim,
onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar
savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin
dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar
nefislerine (kendilerine) zulmediyorlardı.” ANKEBUT/40
66) “Onlar, yeryüzünde gezipde kendilerinden öncekilerin akibetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, yeryüzünü kazıp alt-üst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri onlarada nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar nefislerine (kendi kendilerine) zulmetmekteydiler.” RUM/9 67) “Kim inkar ederse, inkarı kendi aleyhine olur. İyi işler yapanlara gelince, onlarda nefisleri (kendileri) için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” RUM/44
68) “Kendisini
ve İsHakk’ı mübarek eyledik. Lakin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı
gibi nefsine (kendine) açıktan açığa kötülük edenlerde olacak.” SAFFAT/113
69) “(Ey Allah’a
eş koşanlar!) Siz de O’ndan başka dilediğinize tapın. De ki: Gerçekten hüsrana
uğrayanlar kıyamet günü hem nefislerini (kendilerini) hemde ailelerini ziyana
sokanlardır. Bilesiniz ki, bu apaçık hüsrandır.”
ZÜMER/15
70) “(Resulum!)
Şüphesiz biz bu Kitab’ı sana insanlar için Hakk olarak indirdik. Artık kim
doğru yolu seçerse, kendi nefsi lehinedir; kimde saparsa ancak kendi aleyhine
sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.” ZÜMER/41
71) “İnkar
edenlere şöyle seslenilir: Allah’ın gazabı, sizin nefsinize (kendinize) olan
kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat
inkar ediyorsunuz.” GAFİR/10
72) “Ateşe arz
olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli
baktıklarını göreceksin. İnananlarda: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü
nefislerini (kendilerini) ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler.
Kesinlikle biliniz ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” ŞURA/45
73) “Kim
cimrilik ederse ancak nefsi aleyhine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz
fakirsiniz.” MUHAMMED/38
74) “bunlar
(putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.
Allah onlar, hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve
nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici
gelmiştir.” NECM/23
75) “Kim
nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” HAŞR/9
76) “Allah’ı
unutan ve bu yüzden Allah’ında onlara nefislerini (kendilerini) unutturduğu
kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” HAŞR/19
77) “Gizli
konuşmaktan men edildikten sonra, yine o yasaklananı yapmaya kalkışarak günah,
düşmanlık ve Peygamber’e karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin
mi? Onlar sana geldikleri zaman seni Allah’ın selamlamadığı bir şekilde
selamlıyorlar. Kendi nefislerinden de: Bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize
azap etmesi gerekmez miydi? Derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir.
Ne kötü dönüş yeridir orası!” MÜCADELE/8
78) “O halde
gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin. Kendi (nefs)
iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar
kurtuluşa erenlerdir. TEGABÜN/16
79) “Bunlar
Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz nefsine
(kendine) zulmetmiş olur.” TALAK/1
80) “Ey
inananlar! Nefsinizi (kendinizi) ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan
ateşten koruyun.” TAHRİM/6
81) “Nefislere
büyü yapanların şerrinden (Rabbe sığınırım).” FELAK/4
2. NEFS-İ LEVVAME
Tam sükûnete
ermemekle birlikte şehvetlere karsı koyan nefse denir. Kur’an-ı Kerim’de nefs-i
levvâme ile ilgili olarak, “Kendisini alabildigine kınayan nefse yemin ederim.”Ayetinde
nefsin kendisini kınaması anlatılmaktadır. Nefsin bu kınayıcı özelligine vicdan
ismi verilmektedir.
Levvâme nefis, şerre
yaklaşamaz ama tam manası ile kendini hayra da veremez. Buradaki hayırdan
murad, Allah Teâlâ’yı devamlı anmaktır. Bu nefse sahip olanlar kendi ellerinde
olmadıgından ârızi günahlardan yakalarını kurtaramazlar.
Kastî hareket
etmeseler bile bazı durumlarda günahlara müptela olurlar. Bununla birlikte günahlara adım attıkça
nefislerini kınar, pismanlık duyar, teessüf gösterir, kendilerini günahlara
sürükleyen sebeplerden kaçınma hususunda dikkatli davranacakları noktasında
niyet tazelerler.
Bu nefis mertebesinde, hemen hemen nefsi emmarenin
kısmen ıslah olmuş halidir. Benlik bilinci ve benliğinin Allah’la devam ettiği
idraki ve çabaları kişiyi küfür ve nifaktan kısmen kurtarmışsada henüz hal
halini almamıştır.
Onun için bu nefs mertebesinde olanların uyanık olup,
nefs mücahedesi ile nefsin ihtiraslarına karşı muhalefet ve tevbe ile nefsi
mülhime mertebesine geçmeye çabalamaları gerekir. Gevşeklik göstermemeli
gayret, çaba ve çalışmalarına devam etmelidir.
Nefs-i Levvamenin huylarını şöyle
özetliyebiliriz:
Fısk: ilahi emirlerden kaçış Cehalet: Maddi ve manevi ilimleri
öğrenmekten haz duymama, kaçış Ucub:
insanın helakına sebep olan kendini ve özelliklerini beğenmek ve bu konuda
ısrarcı olmak Uykuyu sevmek:
Gereğinden fazla uykuya düşkünlük, vakitlerini uyku ve gereksiz şeylerle meşgul
ve zayi etmek. Yemek ve içmeye
gereğinden fazla, ölçüler dışında düşkün olmak Hırs: Dünya ve içindekilere karşı ihtiraslı olmak, hiçbir şey ile
tatmin ve mutlu olmamak, kanaati ve şükrü unutmak Pişmanlık: Yaptıklarına pişman olmak, ancak iradesini pişmanlığa
düştüğü şeyler hakkında, vazgeçmek hususunda her zaman kullanamamak Şehvet: Cinsel ve diğer nefsi
arzularına karşı aşırı istekli olmak, tatmin için gayrı meşru yollara da
sapmak. Geçimsiz olmak. Bu fena
huylar, hem manevi pislik, hemde zehirli mikrop gibidir.
Tüm kötü ahlak sıfatlarından kurtulmak için, yaşam
maksadımızı, çokluklardan kurtarıp tek bir hedef haline getirmek ve bu bilinçle
hareket etmek gereklidir. Tek hedef, maksat ise Allah’tır. Hedefi Allah olan
bir kişi, Allah’ın rızası ve istekleri doğrultusunda hareket edecektir.
Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde yaşam amacını kilitleyecektir.
“Dürüst davranın. Allah dürüstleri sever” (Bakara/195)
“Allah tevbe edenleride sever, temizlenenleride sever” (Bakara/222) “Allah
sabredenleri sever” (Al-i İmran/146) “Allah iyi davrananları sever” (Al-i
İmran/148) “Allah kendisine tevekkül edenleri sever” (Al-i İmran/159) “Resulüm
De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın” (Al-i İmran/31) “Allah güzel davranışta bulunanları
sever” (Al-i İmran/134) “Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever” (Maide/13) “Allah
adil olanları sever” (Maide/42)
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin
ki) Allah sevdiği ve Kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda mücadele
ederler ve hiç bir kimsenin kınamasına aldırmazlar” (Maide/54) “Allah
haksızlıktan sakınanları sever” (Tevbe/4) “Allah adaletli davrananları sever”
(Hucurat/9) “Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara/205) “Allah inkârcılıkta ve
günahta ısrar eder kimseyi sevmez” (Bakara/276) “Allah zalimleri sevmez” (Al-i
İmran/57) “Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi sevmez” (Nisa/36) “Kendilerine
hiyanet edenleri savunma, Allah hainliği meslek edinmiş günahkarları sevmez”
(Nisa/107) “Allah aşırıları sevmez” (Bakara/190) “Allah’ın size helal kıldığı
iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları
sevmez” (Maide/87) “Allah israf edenleri
sevmez” (Enam/141) “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak
haksızlığa uğrayan başka” (Nisa/148) “Doğrusu O, zalimleri sevmez” (42/44) “Şu
kesindir ki O, kibirlenenleri hiç sevmez” (Nahl/22) “Rabbinize yalvara yakara
ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez” (Araf/55) “Allah
hainleri sevmez” (ENFAL/58) “Allah hain ve nankör olan herkesi sevgisinden
mahrum eder” (Hacc/38) “Bil ki Allah şımarıkları sevmez” (Kasas/76) “Allah
kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez” (Lokman/18) “Yiyiniz,
içiniz, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez” (Araf/31) “Allah
ise bozguncuları sevmez” (Maide/64) “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu
iste. Dünyadan da nasibini unutma” (Kasas/77)
Kudsi Hadis: “Akıllı kimse vaktini üçe ayırmalıdır.
Bir saatinde Rabbine dua etmeli, diğer saatinde nefsini hesaba çekmeli, bir
saatinide yemesine ve içmesine (dünyasına) tahsis etmelidir.”
Böyle bir durumda nefis nurlanacak, zaten nur olan,
nuru örtülmüş olan nefsin nuru artacak ruhun nuru ile nurlanıp, ruha muti olup
uyacaktır, uymaya başlayacaktır. Aksi ise isyan edip, nurdan zulmete, karanlığa
geçiştir ki emmareliğe düşüş ile neticelenir.
“Herkese, uğruna yaratıldığı şey müyesserdir” ve “Bir şeyi aşırı
sevmen, seni kör ve sağır yapar” hadisi şerifleri hedeflememiz
gerekenin Allah olduğunu bizlere ne güzel açıklamaktadır. Allah dışındaki
sevgilerin tam bir hedef ve maksat olamayacağı ve bu sevgilerin aşırıya
kaçtığında bizi dünyaya ve Allah’a karşı kör ve sağır yapacağı ne güzel
vurgulanmıştır.
Her türlü sevginin ve muhabbetin kaynağı Allah’ın
Zatıdır. Allah Zati Nefsinden O’nu anlayabilmemiz için bizlere nefislerimizi
hibe etmiştir, halk etmiştir (yaratmıştır). Bu vehb olan nefsimizi bize,
bilinmek ve bilinip istediklerini yerine getirmemiz için emanet etmiştir.
Bedenimizi de buna aracı kılmıştır. Dünya âleminde ancak bu bedenle
bulunabilmekteyiz. Zira ayeti kerime de “Nefisler bedenlerle
birleştirildiğinde…” (Tekvir/7) denerek bu işin basit bir hadise
olmadığı vurgulanmıştır.
Bu nedenle emanete iyi bakmamız, emirler ve yasaklara
riayet ederek emanetin hakkını vermemiz gerekmektedir. Bunu nasıl yapmamız
gerektiğini açıklamak için hem dünya hem ahiret saadetimiz için, nefsimize
hitap için Kur’an indirilmiştir. Kur’an’ın nasıl yaşanıp, hayatımıza adapte
edeceğimizi öğretmek için Peygamberini Zatı nefsinin aynası olarak, içimizden
nefsimizden seçip, yine bizlere hibe etmiştir.
“Nefsinizden bir resul geldi” (Tevbe/128)
“Gerçekten Allah, müminlere ihsan ve ikramda
bulunmuştur. Çünkü onlara kendi içlerinden, onlara Allah’ın ayetlerini okuyan,
onları temizleyip arıtan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermiştir” (Ali İmran/164)
“Ameller niyetlere göredir…” hadisiyle maksadını Allah’a ve
emirlerine çevirip, niyetlerimizi dolayısıyla bu niyetlerle işleyeceğimiz
fiillerimizi de Hakk yoluna döndürmeliyiz.
Hadisin tamamı şöyledir: “Ameller niyetlere
göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Resulüne
ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kiminde hicreti elde edeceği bir dünya
malına ya da evleneceği bir kadına ise, onun hicretide hicret ettiği şeyedir”.
“Pişmanlık
tevbedir” hadisiyle
Peygamber Efendimiz (sav) bize büyük bir ışık tutmaktadır. Her mertebede
geçerlidir. Allah’ın Zati İlmi sonsuz olduğundan, her yeni öğrendiğimiz bilgi
bize yeni ışık tutacağından, o mertebede ya yaptıklarımızdan ya da
yapamadıklarımızdan dolayı pişmanlık duyacağımız açıktır.
Ancak bu geçici bir durumdur. Zira rehberimiz Hz.
Muhammed (sav) “Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir” hadisiyle
bizleri müjdelemiştir. Ancak arkasından aynı hataları işlemememiz için bizleri
şu hadisle uyarmıştır:
“Mümin aynı delikten iki kere ısırılmaz” diyerek tevbe ettikten sonra
aynı hataları yeniden yapmamamız konusunda bilgi vermiştir. Allah’da kulların
hata işleyebileceğini ve tevbeyi zorunlu kıldığını şu kudsi hadisiyle
bildirmiştir: “Kullarım hiç günah işlemeseydi, işleyip tevbe
etmeselerdi, onları yok eder yerlerine günah işleyip tevbe edecek yeni bir
kavim yaratırdım”.
Zira Allah Tevvab, Gafur, Gaffar, Afüvv gibi
isimlerinin zuhura çıkacağı mahaller ister. Bu isimlerin zuhur mahalleri ise
günah işleyenlerdir. Ancak Allah bunun devamlılık arzetmemesi gerektiğini şu
ayetiyle açıkça ilan eder:
“Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever” (Bakara/222).
Allah tevbe etmeyi, manevi kirlerden temizlenip,
arınma yolu olarak vermiş ve bu kişileri sevdiğini bildirmiştir. Bu temizlik
halini ve Allah sevgisini kaybetmemek için Allah’ın emir ve yasakları hususunda
azami dikkati ve titizliği gösterecek iradeyi kullanmamız gerekmektedir. Yine
irademizi kullanarak, Nasuh tevbesi yaparak yani bir daha aynı günahı işlememek
azmiyle tevbe etmemizi bize yine Kur’an bildirmektedir.
Nasuh tevbesi nefs terbiyesinde, mücahesinde ve tezkiyesinde (arınma) çok önemlidir. Aynı hataya düşsek bile her defasında “Nasuh tevbesi” azmiyle yola çıkmak bize işlerimize daha büyük bir kolaylık sağlayacaktır. Bu konuda şu hadisin uyarısına dikkat etmeliyiz: “Tekrar tekrar tevbe edip aynı günahı işleyerek Allah’la alay etmeyiniz”.
Bütün bu bahsedilen ayet ve hadisleri analiz ve sentez
ederek günahlardan ve hatalardan mümkün olan en kısa zamanda kurtulma azmi ve
iradesini benliğimize, nefsimize yerleştirmeliyiz.
Yunus Peygamberde, nefsin karanlıklarından kurtulup,
nefsimizin ilahi hakikatine ulaşmamız için bizlere bu mertebede yaptığı duayı
örnek vermekte, bu şekilde Rabb’ın affına mazhar olmamıza vesile olmaktadır.:
“lâ ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin
Dikkat edilirse bu ayette karanlıklardan (nefsin
karanlığı, cehaleti ve zulmünden) kurtulmak için, Allah tek ve bir ilah
olduğunu ve ulûhiyetinde eşi ve benzeri olmadığını kabul etmek zorundadır.
Aksi nefsin ilahi hakikatine zulmetmektir.
Benliğimizin istekleri doğrultusunda yaptığımız kötü işlerden kurtulmak için
tevbe etmek çok önemlidir. Tevbe ettikten sonra yükümüz hafifleyecek ve
nefsimiz nurlanacak aydınlanacak, karanlıklardan kurtulacaktır. Yunus
aleyhisselamın hikâyesinden kısaca şu dersleri çıkarmalıyız:
- Aldığımız bir
görevi kendi aklımıza göre karar vererek bırakmamamız gerektiğini
- Dara düştüğünde
Allah’tan yardım dilemeyi
- Günah ve
hatalardan sonra pişman olup tevbe etmeyi
- Her zaman
Rabbımızdan ümitvar olmayı
- Başına gelen
hadiselerden ibret almayı
- Nefs muhasebesi
yapıp varsa yapılan yanlışlıklardan pişmanlık duyup, tevbe etmeyi
- Ahde vefayı
- Gafletten
uyanıklığa dönüş yapmayı, şuurlanmayı.
Böylece kişi cüzi aklından, akl-ı küle, Allah’a doğru
gitmede azmetmelidir, iradesini güçlendirmelidir.
“Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir” hadisiyle Peygamber Efendimiz, bize kul hakları hariç, büyük bir müjde vermiştir. Bu nedenle özellikle nefsi levvame mertebesinde ve her mertebede nefs muhasebesi yaparak, nefsimizi, kendimizi hesaba çekmeliyiz. Bu kendimize yapacağımız en büyük iyilik olacaktır. Bu nefs muhasebesinin her gün yapılması, hesaplarımızın birikmesini engelleyecektir. Zira Hz. Resul, bu hususu şu hadisi ile teşvik etmiştir.
Allahü Teâlâ Kur’anında şöyle buyurmaktadır: “Kim
bir kötülük yapar yahut nefsine zulmederde sonra Allah’tan mağfiret dilerse,
Allah’ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır”. (Nisa/110)
Kur’anın bir indiriliş amacınıda şöyle açıklıyor:
“… Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonrada O’na tevbe etmeniz için
indirildi”. (Hud/3)
“Nihayet Allah’ın cezasından, yine Allah’ın kapısından
başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılarda, bundan sonra önceki iyi
hallerine dönsünler diye, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı”. (Tevbe/118)
Hz. Peygamber (sav) şöyle dua etmiştir: “Allahım
seni bana kendi nefsimden, kulağımdan, gözümden, ailemden, malımdan ve soğuk
sudan daha sevimli kıl”
Bu makamda veliler serdarı Hz. Ali (kv): “İnsan,
seyri lillahta aşırı dünyevi isteklerden vazgeçmeye başlar; uhrevi gayelere
yönelir. Bir yandanda irfanını arttırmaya çalışır” buyurmuştur.
Allah’ın, nefsimize Nur ismiyle tecelli
edip aydınlatması, Mürid ismiyle tecelli edip bizleri tevbe yolunda ve irfan
yolunda irade sahibi kılması, Âlim ismiyle tecelli edip mertebelerin ilmini
nefsimize ilham etmesi niyazı ve duasıyla.
3. NEFS-İ MÜLHİME
Şems suresinde ki su âyet-i kerîme de; “Nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtulusa ermiş, onu kötülüklere gömende ziyan etmiştir.” İfadeleri ile anlatılan, ilham ve keşfe nail olan nefistir. Bu mertebede yer alan nefis, bir süre istikamet üzere devam ettikten sonra bazı günahlarda tutkularına, şehvetlerine yenilir; o şehvetini kıramadıgı için kasten günahları işler.
Bununla beraber ibadetlerini sürdürür, yapma imkânı olmasına rağmen günahlarından bir çogunu terkeder. Kendisini mağlup eden bir veya iki tutkudan gönülden vazgeçmek ister.
Allah’ın
kendisini bunlardan uzaklaştırmasını, şerrini kendisinden defetmesini temenni eder,
şehvetinin gereğini yerine getirdikten sonra pişmanlık duyar ve “keşke
yapmasaydım, tevbe edecegim” der. Bu grupta yer alanların ibadetlere devam
ettikleri ve işledikleri günahları çirkin gördüklerinden bağışlanmaları umulur.
Nefsi mülhimenin iki yüzü vardır. Biri levvameye, diğeri mutmainneye bakar. Görünüşü (zahiri) zühd ve takva iledir, iç âlemi (batını) günah haddini aşmak, Hakk’tan ayrılmak yolundadır. Kendini beğenme, riya, medh edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ham sofudur. Ahlaki şeytanidir ancak çabalarsa düzelir, kibir, kendini beğenme, riya, mekr huyudur; hali hile ve fitnedir, nasın ahlakı fiilidir. Nefsi mülhime hayra ve şerre kabiliyetli ilham ve evham mertebesidir. Rengi yeşildir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HU ismidir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. KABZ ve BAST halidir.
Nefs-i mülhime, manevi terakkiye başlamış, terbiye ve taatini arttırmış, fakat arzu ve isteklerini unutmamışsa mülhimedir. Arzu ve isteklerini unutmamış demek, her ne kadar nefsin taati ve terbiyesi artmışsa da, içinde kötülük bulunan fiili icra etmek, yapmak arzusu nefsinden tamamen çıkmamış nefs mertebesidir. Yani nefsi mülhime sahibi fiili terk etmişsede, hala yapma arzu ve isteği devam etmektedir, daha unutmamıştır.
Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz, şöyle
buyurmuşlardır: “Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır. O ıslah edildiği
zaman bütün vücut iyi olur. O kötü olduğu zaman bütün vücut kötü olur. O et
parçası kalptir.”
Bu makamda salik celal ve cemali ayırt edemez. Nefse iyilik (cemal) ve kötülüklerini (celal) ilham ile yardım eden Allahu Teala’dır.
Kişiye düşen görev bu gelen ilhamları Kur’an ve Sünnete göre ayırt edip uygulamaya çalışmak, fiile bu kurallara göre geçirmektir. Bu makamda salik Allah’a daha önceki mertebelere göre daha çok muhabbetle bağlanır. Bu muhabbeti, ilim ile destekleyerek olumlu yönde kullanırsa, nefsin en büyük ve çirkin zevklerini ortadan kaldırma şansı yakalanır. Zira bu makam kalp makamıdır.
Akıl ise kalpte hakla batılı ayıran bir nurdur. Gelen ilhamlar ayırt edilip, ilham ve evham olanları ayırt edilirse kalpte bu nur daha da artar. Bunun için Kuran ve Sünneti Muhammedi ilminin gerektiği açıktır. Zira bu mertebede irfan yolcusunun nefsine (kalbine), iç alemine değişik duygular gelmeğe başlar, bunların bir kısmı meleki ilham, bir çoğuda şeytani evham ve vesvesedir.
Burada en mühim mesele gelen duyguları ayırt edebilme yeteneğine sahip olmağa çalışmaktır. Eğer bu başarılabilirse şeytaniler bertaraf edilip Hakk ve melekilerden faydalanılmağa çalışılır. Buradan geriye dönmemek için nasuh tevbesi ile azmedip irade gücü oluşturulması, yeterli ilim alınması yerinde olacaktır. Bu başarılırsa Nuh’un gemisine binilmiş olacaktır.
Ayrıca “Nefsini temizleyen mutlak kurtuluşa erer” (Şems/9) hükmü gereği nefs mücahedesi ile terbiye ve tezkiye (temizlenme, arınma) çalışmalarına devam edip, bu konuda da şuurlanıp irade gücü oluşturulması çok önemlidir. İç ve dış bünyedeki temizlik, kişinin varlığının, nefsinin hakikatine doğru yol almasını sağlar.
Bu mertebede şiddetli, aşırı sevinçlerde Hakka ulaşmaya engel teşkil eder. Ruhunun nurunda, iman nuru zuhur eder ve bu sayede ilahi bilgilere ulaşması kolaylaşır.
Nefs arındıkça, temizlendikçe gelen ilhamları değerlendirmesi kolaylaşacaktır. Gerçi Hakk doğumdan itibaren bu ilhamları, nefsinin iyilik ve kötülüklerini, kişiye bildirmektedir. Kişi nefs aynasını ne kadar kirletirse, ilhamla kendisine bildirilen uyarıları değerlendiremez, dikkate almaz. Nefsi emmareye kadar sürüklenir.
Hiçbir ilhamı uyarıyı değerlendirip, hayatına adapte etme fırsatını yakalayamaz. Ama nefs aynası ne kadar temiz ise, doğumdan itibaren kirlenmemişse, o günlerden itibaren İlhami bilgileri alır ve “iyiliklerini” arttırır hayatına sokar; kötülüklerini bu ilhami bilgilerle engeller, yaşamından çıkarır ve bir daha kötülükleri yapmamaya çalışır.
Bu konuda her an çevresinden aldığı bilgileride hayatına, bu ilhami bilgilerle birlikte değerlendirerek sokar. Ayrıca Hak, insana “şah damarından yakın” olduğundan, nefsinin ona verdiği ilhamları, evhamları ve vesveseleri bilir. Zaten kişinin maddi ve manevi gelişimini arttırmak için bu ilhamları nefsine, nefsinin mertebesine ve düzeyine göre, kişinin nefsinde oluşturan yine Allah’tır. Bütün amaç, nefsin terbiye ve tezkiyesine yardımcı olmaktır. Kur’an ve Sünnet ilmi olmaz ise, çevresinde de iyi ve kötü örnekler olur ise, kişi sadece kendindeki ilim ve çevresindeki örneklere göre nefs düzeyi, şahsiyeti şekillenecektir.
Yaptığı işlerde, kendileri ilim, tecrübe ve çevre örnekleri ve bu ilhamları nasıl değerlendirdiğine göre oluşacaktır. Kısaca fiilleri bu hususlara bağlı olacaktır. Fiillerini yapmakta ki iradesinden bu nedenle sorumludur. Bu nedenle; “Kim iyi bir iş yaparsa, bu nefsi lehinedir. Kimde kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir” (Fussilet/46) ayeti ile bizlere yaptığımız fiil ve amellerimizdeki sorumluluğumuz hatırlatılmaktadır.
Yapılan her işin, fiilin ve fiilden açığa çıkan sonuçların nefsede etkisinin olduğu bu ayetle açıklanmaktadır. Yapılan her iyi iş nefsi nurlandırır, aydınlatır; nefs aynası parlar, cilalanır. Yapılan her kötü amel ve fiil ise nefsi karartır, nefs aynasını kirletir ve bilgi almasını engeller. Kişi nefsini geliştirmede, tezkiye (arındırıp, temizlemede) etmede bu kadar aktif rol oynar. Yoksa Allah kullarına zulmetmemektedir. Kişiler kendilerine zulmediyorlardır ve şu ayetin tarif ettiği insan grubuna girerler:
“Allah onlara zulmetmedi, onlar nefislerine zulmediyorlar” (Ali İmran/117)
İnsan nefsi, nefse gelen ilhami bilgileri ve nefsi ile verilen kararları ve iradi kararla verilen karar sonucu yapılan fiilleride bilmektedir. Yani nefis her an insandaki bu faaliyetlere şahid olmaktadır. Bu nedenle “Artık insan nefsi kendinin şahididir” (Kıyamet/14) ayeti ile bu konuya ışık tutulmaktadır. Nefis ölümü tadıp, bulunduğu hal üzere, kabire, oradan cennet veya cehenneme gideceğinden, kıyamet günü nefsimiz bütün bu faaliyetlere şahid olacaktır. Tabi ki bütün uzuvlarımız ile birlikte. İşte ayet hem bugünümüze hem ahiretimize ilişkin bilgi vermektedir. Daha bugünden kendi şahidimizi kendimiz hazırlamaktayız. Bu nedenle akıllı insan daha bugünden yarını düşünen insandır.
Akıl ise, kalpte Hakla batılı ayıran nurdur. Bu nuru Allah kendinin bilinmesi için insana hibe etmiştir. Aklını kullanıp bu günden, yanında şahidini götüreceğini kavrayabilen insan, yaptığı fiillerde ve amellerde aklını Hakk’tan yana kullanacak ve ahiretini bu günden imar edecektir. Bu nedenle ayeti kerimede:
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanmaz. O, akıllarını kullanmayanları inkarcı kılar” (Yunus/100) buyurulur.
Allah bu ayeti kerime ile insanlara akıl vererek “iman izni” verdiğini açıkça bildirmektedir. Aklın imanı ve Allah’ı bulmak için verildiğini açıklamaktadır. Ancak bu aklı kullanmayanların inkarcı olduklarını bu şekilde kendi nefislerine ve kendilerine zulmettiklerini ifade etmektedir. Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir. Allah, tüm insanları verdiği akıl ve diğer donatılarla, kendinin bilinmesi için yaratmıştır.
İşte insan, kendisine bahşedilen hibe edilen nefis, akıl, irade ve ilim ile yaptığı fiillerinden sorumludur. Bu ayet hem aklın neden verildiğini ve bu akıl ile yaptığımız fiillerimizden sorumluluğumuzu bize açıkça göstermektedir.
Nefsi mülhime, aldığı ilhami bilgilerle dünyanın gayri meşru lezzetlerinden nefret edip, ebedi hayatın mutluluğuna daha bir şevk ve istekle sarılır. Dünya-ahiret dengesini sağlamak için Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye’ye sarılması gerekir. Bu makamda oluşacak irfan nurunu söndürmemek için irfan yolundaki ilimleri almalı, yaşantısına adapte etmeye çalışmalıdır. Cenab-ı Hakk bu konuda şöyle buyurur:
“Ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez” (Nahl/111)
İlme ve ruhani zevke ulaşmak için nefs tezkiyesi
şarttır. Bu yola girmeyip, nefsine zulmedenlere Kur’an şöyle seslenmektedir:
“İnkar edenlere şöyle seslenir: Allah’ın gazabı, sizin nefsinize (kendinize) olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkar ediyorsunuz” (Gafir/10)
İşte kişinin yaptığı fiillerden sorumlu olduğunu
ve yaptıklarının hesabını vereceğini açıklayan başka bir ayet daha:
“Kim iyi bir iş yaparsa faydası nefsine (kendine) dir, kim de kötülük yaparsa zararı yine nefsinedir. Sonra Rabbınıza döndürüleceksiz” (Casiye/15)
Ayrıca Rabbınıza döndürüleceğimiz zaman ve sonrası için şu ayetleri tefekkür etmemiz nefsi menfaatimiz için çok gereklidir. Dünya menfaatleri için zamanımızı ne derece harcadığımız açıktır. Hem dünya hem de ahiret menfaatimiz için aşağıdaki ayetleri çok iyi düşünmeli, idrak etmeli ve yaşantımıza adapte etmeliyiz. Zira fiillerimizde irade ve akıldan sorumluyuz. Sorumlu olmasak, bu kadar ayet neden insanlara yollansın?
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes (tüm nefisler) yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Haşr/18)
Nefsini bugünlerden yarına, ahirete hazırlayıp, hazırlanmayanlar hakkındaki ayetlere örnek olarakta şu ayetler örnek verilebilir:
“Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü
arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır” (Naziat/40)
“Ateşe arzolunurken, onların zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin. İnananlarda: İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü nefislerini ve ailelerini ziyana sokanlardır, diyecekler. Kesinlikle biliniz ki, zalimler, sürekli bir azap içindedirler.” (Şura/45)
Peki, Cehennem’den nefsimizi kurtarmak için bize ne gibi uyarılar gelmiştir: İşte bir ayet örneği;“Ey inananlar! Nefsinizi (kendinizi) ve ailelerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim/6)
İrfan yolcusu salik, nefs-i mülhime makamında iken şeytan yolunu kesmek için nefsinin mertebesine uygun durumlarla ona yaklaşır. Celali evham ve vesveseler ile onu Hakk yolundan alıkoymaya çalışır. En çokta onu bildikleri ile ifsad edip gurur, ucub ve kibire sevkeder. Salik, bildikleri ile amel edip, amellerinde de Kur’an ve Sünnete dikkat ederse bu tehlikelerden arınır. Zira şeytan evham ve vesvese verir, ancak fiili yaptırma gücü yoktur.
Kişi aklını Kur’an ve Sünnete ayarlar ve iradesini bu yönde kullanırsa, Allah’ta fiilini Hakk’a yöneltip halk edecektir. Salik şeytani fikirlere uyarsa, bildikleri ile arif oldum. Her şeyi biliyorum zannına kapılır. Bu vehim ve vesveselere kapılıp hayırlı amellerini bile terk etme tehlikesi yaşar. Bütün fiilleri Allah yaratmaktadır, diyerek nisbi ve izafi iradesini ve aklını reddederek, kötü ahlak fiil ve vasıflarını Allah’a isnat etmeye kalkar. Herkesin fiillerine de bu gözle bakarak, vesveselerin verdiği vehmi zanlarla her türlü kötülük yoluna sürüklenebilir.
Bütün bu kötü hallerden kurtulmanın tek çaresi,
Kuran ve Sünnete tam olarak tabi olmaya çalışmaktır. Nefs terbiyesi ve
tezkiyesinde en büyük mücahede, nefsin şeytanın ifsadıyla verdiği bu
vesveselere ve evhamlara karşı direnmek, zerre kadar Sünnet-i Muhammediyeden
ayrılmamaktır. Bu kişinin bu yolda ilerlemesinin, terakkisinin anahtarıdır.
Zira celali evham ve vesveseler kişinin ilerlemesini sağlamak için imtihan
sırrınca, nefsinin mertebesine göre yine Hakk tarafından halk edilmektedir.
Zira kişinin nefsinin mertebesinden Allah haberdardır.
4. NEFS-İ MUTMAİNNE
Kur’an-ı
Kerim’de nefs-i mutmainne ile ilgili olarak şu âyette, “Ey
itminana ermis nefis! Dön
Rabbine. Sen ondan râzı, o senden râzı olarak.”Buyurularak nefsi
huzura eren kimsenin Rabbi tarafından ödüllendirilisi ve kulun memnun edilişi
bize örnek olarak sunulmaktadır.
Burada itminana ermiş nefisten asıl maksat, hiçbir şüphe ve tereddüt taşımadan, mutmain olmuş kalple, Allah’ı Rab kabul edip O’nun peygamberlerinin getirdiği dini de hak din bilerek Allah’a ulaşan insandır.
Şehvetlere karşı koyması sebebiyle emir altında sukûna erip serkeşliği kaybolduğunda nefse bu isim verilir.
Nefse zarar
verici özelliklerden sıyrılarak Allah’ın rızası istikametinde hareket eden
konuma gelmiş olan nefis, huzura ermiş demektir.
Hakla mutmain olan, tatmin olan nefs mertebesi. Ya
Hak Hakk esmasının anlamı: Zatı, sıfatları, isimleri, fiilleri Hakk ve
hakikat olan, hukukları zayi etmeyen, her türlü hakikat O’nun tecellisi olan.
Varlığı kendinden olan. Zatı ile kaim, vacip ve değişmez olan.
Nefs-i Mutmainne’nin iki yüzü vardır. Biri mülhimeye, diğeri radiyeye bakar. Bu mertebenin belirgin ahlakı meleki ahlaktır. Hali tevazu ve ihlâs üzeredir. Kanaat, sehavet, şecaat, iffet fiilleriyle iş görür. Taat ve itaatten zevk alır. İyiliği terk etmekten ve kötülüğe dönmekten korkar. Rengi beyazdır. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HAKK ismidir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. KABZ ve BAST hali devam eder. SEKR ve SAHV halidir.
Cenabı Hakkın emirlerine layıkıyla uyup, men
ettiklerinden titizlikle sakınmak suretiyle manevi hastalıklardan kurtulmuş,
hakiki ve kuvvetli bir iman ile de huzur, sükûn, itminana kavuşmuş nefs
mertebesidir. Kalb zikrullah bereketiyle şüphe ve tereddütlerden arınmış, her
an şükür ve sena halindedir.
Bu mertebede nefse arız olan kötü ve çirkin vasıflar
arındırılmış, nefs güzel ahlak vasıfları ile donanmıştır. Hz. Peygamber’in
(sav) ahlakı titizlikle uygulanmaya, yaşamaya çalışılmaktadır. Kulun kalbi
sabır, tevekkül, teslimiyet ve rıza ile taçlanmıştır. Böyle kimseler Hakk zikri
ve Hakk fikri ile meşguldür.
İmam-ı Rabbani Hazretleri: “Nefs-i mutmainneye
kadar yapılan ibadetler ve kulluk taklididir. Nefs-i mutmainnede bunlar
taklidden tahkike dönüşür” buyurmuştur. Tahkike ulaşmak için kemal
yolunda çalışmalara devam eder. Nefste mesuliyet anlayışında yüksek bir
hassasiyet oluşur.
Nefs-i mutmaine, Cenab-ı Hakkın tevfik ve inayetiyle
hakikat, sükûnet ve kısmen aynel yakıne kavuşarak, bazı keşf ve ilhamlara nail
olmuştur.
Bu mertebede kalbin üzerindeki gaflet perdeleri büyük
ölçüde kalkmıştır. Gönüller, hakikatleri kısmen aynel yakın mertebesinde
müşahede halindedir. Yani kalb tereddüd ve şüphelerden arınmış, gerçek bir
teslimiyetle tam bir itminan ve huzura ermiştir.
Bu hale erişen kul, dini mükellefiyetleri hem zahiren
hem de ilmi ölçüsünde batınen tereddüdsüz olarak kabul edip, güzel bir şekilde
ifa eder. Artık böyleleri imanları uğruna çile ve mücadeleden korkmazlar.
Nitekim Kur’an-ı Kerimde kıssası anlatılan Firavun’un sihirbazlarıda, Hz. Musa
(as)’dan gördükleri apaçık mucize karşısında mutmain bir gönülle Allah’a iman
etmiş ve imandaki kararlılıklarını canları pahasına muhafaza etmişlerdir.
Zalim Firavun’un, imanlarından dönmedikleri takdirde
el ve ayaklarını çaprazlama kestireceği ve kendilerini hurma ağaçlarına
astıracağı tehditlerine bile aldırış etmemişlerdir. Ve: “… Biz zaten
Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde, onlara
inanmadığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz: Bize bol bol sabır
ver ve Müslüman olarak canımızı al” (Araf/125-126) diyerek büyük bir
iman heyecanı içinde canlarını seve seve vermişlerdir.
Zira bu mertebede gözleri perdeleyen beşeri kesafet
azalmış, latif duygularla kalpte hakikat nuru ve akıl nuru zuhur etmiş
olduğundan bu gönül: “Ey mutmain nefis Rabbine dön” şeklinde
ilahi hitaba mazhar olmuştur. Bu “Rabbine dön” emrini her
Müslüman duyar, fakat bulunduğu mertebesi itibariyle icabet etmeğe çalışır.
Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ve “Nefsini bilen Rabbini bilir” hakikatine aşina olanlar bu çağrıya gerçekten icabet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umumilikten seçilmişliğe geçiştir ve çok çalışma ve gayret gereklidir. Bir ömür boyu ibadet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki (Rabbine dön) hitabına muhatap oldu?
Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri
(hayali Rabbına yani Haktan gayrı muhabbet ettiği ne var ise (masiva)) farkında
olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık
muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi bu hitabı duymağa başlamasıdır. Buda
masiva diye adlandırılan “eşyanın hakikati” nin idrak edilmesi ile mümkün
olacaktır. Eşyanın (yaratılan her mevcud) hakikatinin Allah’ın isimlerinin yansıması,
gölgesi olduğu idraki ile eşya (tüm mevcudlar) ile Allah arasında irtibatını
sağlayacaktır. Bu husus İlmi Tevhid-i Esma bölümünde gelecektir.
“Rabbine dön” emrine ancak Mutmainne nefis gerçek haliyle icabet
edebilir ve Rabbın bu emri vasıtasız (müşahede ederek), idrakle alır. Daha
evvelce halinde var ettiği hayali Rabbına ibadet ederken, eşyanın
(yaratılmışların) hakikatini idrak ile burada gerçek Rabb’a yani Rabbül
erbab’a, Rabların Rabbına, yani Allah’ın zatına yönelmiştir. İşte bu yüzden de
Mutmain nefis hitabına mazhar olmuştur. Mutlak irfan mertebesinin
başlangıcıdır. İlmi Tevhid-i Esma irfanının talim edildiği mertebedir. Nefsini
tanıma yolunda büyük aşama kaydedilmesidir.
Ne büyük saadettir ki Rabb kişiye bu mertebede özel
olarak hitap etmektedir. Duyanlara, yaşayanlara, uyanlara ne mutlu. Burada
umumilikten, seçilmişliğe geçen kişi:
“Ben mutlak varlığımı (vechimi) semavat ve arzı var
edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim” (Enam/79)
İdraki ile bu halin gereğini elinden geldiğince
yaşamına adapte etme çabasını gösterir. Burası şirkten tevhide yani birliğe
dönmenin, şirkten kurtulmanın başladığı yerdir. Bu mertebede çoklukları tevhide
dönüştürecektir.
“İyi bilinki kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain
olur” (Rad/28)
lafzı ilahisi bu hali çok güzel anlatır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih
ile Allah Allah diye sayarak O’nu anmak değil, ancak idrak ve tefekkür ile
evvela Rabb yani Rububiyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da
yapılan çalışma ve zikirlerle ulûhiyet mertebesine ulaşmakla olacaktır.
Tefekkür ile yapılan zikrin nefsi nurlandırdığını daha öncede vurguladık.
“Ey mutmaine nefs” ilahi hitabına daha üst
mertebelerdeki nefislerde muhataptır. Daha üst mertebelere ancak mutmain bir
nefis ile erişilebilir. Bu iltifata layık olabilmek ise ciddi, kararlı ve
azimli bir nefs mücahedesi, terbiye ve tezkiyesi ile mümkündür.
Nefsi natıkası Mutmainneye nail olan bahtiyar kullara,
sırasıyla radiye, merdiyye ve kâmile denilen üç yüce nefs mertebesinin kapıları
açılıp oralara yönelirler. Muvaffakiyetleri nispetinde Hakk’a yakınlık
kazanırlar ve vuslatın zirvesine ererler.
Sıfatları: Cömertlik, güler yüzlülük,
tevekkül, sabır, teslimiyet, reca, doğruluk, hamd, sena, şükür, daima huzur,
kusurları örtmek, hataları bağışlamak vs. Bunları şu sıfatlarla
özetleyebiliriz:
1. Salih amel: İlmiyle amil olmaktır. Hem ilmi vardır. Hem de ilmiyle gerekli amelleri yapmaktadır.
Nefs-i mülhimede ilim olabilir, ancak ilmiyle amil
olunmazsa mutmain nefse yükselemez. İlmiyle amil olan nefse huzur, rahat ve
itminan gelir. Bu nedenle Hz. Peygamber (sav) “Ya Rabbi! Fayda vermeyen
ilimden sana sığınırım” buyurmuşlardır.
1. Riyazat: Nefsin riyazatı akla tabi
olması, Aklın riyazatı da Kur’ana tabi olmasıdır.
2. Tevekkül
3. İhlâslı ibadet
4. Tefekkür
5. Sabır ve Şükür
6. Tevazu ve Edep
Hz. Resul (sav): “Bir kimse kalbini iman için
temizlerse ve kalbini selim, lisanı sadık, nefsini mutmain, ahlakını müstakim,
kulağını Hakkı duyan ve gözünü ibret ile bakıp hakkı gören haline getirirse
muhakkak felaha ermiştir” buyurmuştur.
Dünya işleri, bu nefs mertebesinde ki kişiyi Cenab-ı
Haktan ayırmaz, gafil bırakmaz. Çünkü İlmi Tevhid-i Esma ile eşyanın hakikatini
idrak edip eşyanın Hakk’tan ayrı olmadığını,
Hakkın ilahi esma ile zuhurundan başka bir şey
olmadığını idrak etmiştir. Her eşyaya Kur’an ve Sünnet ölçüsünde değer verir ve
bu ölçülerle eşyayı (mevcudları) kullanır.
Cenab-ı Hakk onu bu makamda insan suretinde gizler ve
korursa, bu hal onun için bir nimet ve saadettir.
Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Dört
haslet müminde toplanırsa, Allah ona bu sebeple cenneti vacip kılar: Dilde
doğruluk, malda cömertlik, kalpte muhabbet, gizli ve aşikârda ittika ve
hayırseverlik”
Bu mertebede Hz. Peygamber’in bizlere talim örneği
olması için yaptığı şu duaya devam etmek önemlidir:
“Allahım senden itminana kavuşmuş bir nefsi mutmainne
dilerim ki, likana iman etsin, kazana razı olsun, verdiklerine kanaat etsin”
Ayrıca Hz. Resül (sav): “Bir kimse zahir ve
batınını (dışını ve içini) temizleyerek kırk gün halisane Cenab-ı Allah için
amel ve ibadet ederse kalbi hikmet pınarlarının kaynağı olup lisanından marifet
sözleri akmaya başlar” buyurmuşlardır.
Bu mertebeye ulaşan kalp, akıl nuruyla tam
aydınlandığından gönül adını alır. Hz. Resul (sav) bu makamda: “Fetva
verselerde sen kalbine danış” hadisini söylemiştir. Zira gerçek
akıl kalpte Hakk’la batılı ayıran bir nurdur. Bu nur Allah’ın nurundandır.
Bu nedenle bu mertebede nefs-i natıka akıl ismi ile müsemma olur.
Böyle bir kalb, hatırına ne gelse, bu fikri Sünneti Muhammedi ile kıyas eder ve ona göre amel eder. Şeriat-ı Muhammedi ile amel etmeyene yapılan amellerin batını olan Hakikat-i Muhammedi açılmaz.
Mutmainne nefis, içi rahat, şüpheleri kalmamış,
hakikati anlayarak tatmine ulaşmış nefs demektir. Yüce Allah’dan aldığı
ilhamlar neticesi ilahi nurla aydınlanmış, emmare nefsin kötü ahlak vasıflarını
tamamiyle terk etmiş, imanı yücelmiş ve takva ahlakı ile ilahi vasıflarla
bezenmeye çalışmaktadır.
“Allah imanlarına iman katsınlar diye, müminlerin
gönüllerine huzur ve mutluluk indirdi” (Fetih/4) diyerek kalbi mutmain olan nefs mertebesini
tarif etmektedir. Mertebesi yükselerek imanı yücelen kulda, telaş ve endişenin
yerini huzur, mutluluk ve güven duygusu alır. “Kalpler ancak Allah’ı
anmakla huzur bulur” (Rad/28) bilinciyle Hakk’tan gafil olmazlar.
Nefsi mutmainne mertebesine ulaşanların nefisleri
Allahü Teâlâ’nın lütfu sayesinde ilahi nur ile aydınlanmıştır. Bu aydınlanma da
tefekkürle zikrin çok büyük rolü vardır. Bu nurla arifliğe adım atmışlardır. Elmalılı
Hamdi Yazır nefsi mutmainne için: “Nefsi mutmainne, esasen istikrarsız ve
muhtaç olan sebepler, müsebbebler silsilesinden geçip bizzat müessir olan
Allah’a yükselerek O’nu tanımak gayesinde karar kılan, vücudunda ve işlerinde
O’ndan başkasına eğilmeyen ve Allah’a sadece O’nun için ibadet eden nefs
demektir.
Bunun manasıda nefs-i emmarenin aldatıcı arzularından,
nefs-i levvamenin kınayışlarından, masivaya (Allah’dan gayrı) ya esaret
bağlarından kurtulup hakiki hürriyet kazanmak kararıdır” buyurmuşlardır.
Bu mertebede kişi “masiva” denilen eşyanın (halkedilen
her şey) hakikatini idrak ederek, eşyanın Hakk’la, Hakkın ilahi isimleri ile
irtibatını anlar, idrak eder. Bu mertebede kişi; Hz. Peygamber’in bize yol
göstermek için yaptığı şu duayı etmelidir: “Ya Rabbi! Bana eşyanın
hakikatini göster”
Âlemde diğer mevcudlarla birlikte yaşayan insanda bu
mevcudlarla birlikte halk edilmiştir. Bu mertebede Âlem-Mevcudlar-Hakk
üçlüsünün tümünün tek bir Zata dayandığını esma mertebesinde idrak edecektir.
İlmi Tevhid-i Esma irfanı bu mertebede çok önemlidir. Tüm mevcudların esmalar
kanalıyla tek, bir ilah olan Allah’ın Zatına dayandığını idrak eder. (lâ
mevcude illallah; la ilahe illallah) zikrine devam eder.
Bu idrak ile “ene” sini, benliğini tek bir Zata
döndürür. “Rabbine dön” emrine bu mertebenin idraki ve
şuhuduyla uyar. Bu ulaşılan mutmainlik, ilk huzur bulunan, belirli denge
sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde, kendine ait
mutmainlik hali vardır.
Bu makamda Hz. Ali (kv) şöyle buyurmuştur: “Bu
mertebe seyri Allahû Teâlâ’nın “Nerede olsanız O sizinle beraberdir” (Hadid/4) buyurduğu
gibidir. O Peygamber (as)’in “Allah’ı görüyormuşcasına ibadet etmendir” dediği
gibi Allah Teâlâ’nın “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf/16) sözünün
anlamını tefekkür ederek, Allah’la beraber olup, O’nun huzurunda esma ve
sıfatlarını müşahede etmektir”
5. NEFS-İ RADİYE
Razı olan nefs, kayıtsız şartsız her şeyden razı olan nefs mertebesi. Ya Hay Hay isminin kısaca anlamı: Her zaman var olan, ezeli ve ebedi hayat sahibi. Daima uyanık ve yapıcı olan.
lâ mevsufe illallah; lâ ilahe illallah (Allah’dan başka vasıflanan yoktur) (Vasıflanan ancak Allah’tır) (Allah’tan başka ilah yoktur) (İlah ancak Allah’tır) Nefsi natıka bu mertebede Sır ve izafi ruh ismiyle müsemma olur.
”Ya eyyetühen nefsül mutmeinnetü. (27) İrcii ilâ Rabb’i ki radiyeten… ”(28) (Fecr/27-28) “Ey nefsi mutmainneye eren nefs, razı olarak Rabbine dön.
“Ya eyyühellezine amenüsteinü bissabri vessalati, innellahe meassabirin” (Bakara/153) “Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin. Allah-u Teâlâ muhakkak ki sabredenlerle beraberdir”
“Ve minennâsi men yeşri nefsuhub tigâe
merdatillah. Vallahü raufun bil ibad” (Bakara/207)) “İnsanlardan
öyleleri de var ki Allah’ın rızasını almak için nefsini feda eder. Allah’da
kullarına, gayet şefkatli ve merhametlidir.”
“İn külli nefsin lemma aleyha hafizûn” (Tarık/4) “Hiçbir nefis yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici olmasın”
Nefs-i natıka bu mertebede “sır” ismi ile müsemma olur. Ancak nefsi natıkanın “sır” sıfatını kazanması, beş hazret mertebelerinde ki aynı ilgili bölümün tahsil edilmesi ile tamamlanır.
Nefs-i Radiyenin iki yüzü vardır. Biri mutmainneye, diğeri Merdiyyeye bakar. Başına gelen her hale rıza göstermeye çalışır. Büyük cehd içinde olur. Tevekkül hali çok gelişmiştir. Hakk’ın rızasını kazanamamaktan korkar.
Nefsi Radiyenin belirgin ahlak ve sıfatları şunlardır. Ahlakı hoş görüdür. Tevekkül, sabır, teslim rıza halidir. Nefsi mutmainnede ki sıfatları daha da geliştirmiştir.
Tezekkür, tefekkür fiilidir. Keramet sevgisi ve melekût keşfi zevkidir. Rengi sarıdır. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HAY ismidir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. SEKR ve SAHV hali devam eder. TELVİN ve TEMKİN halleri eklenir.
Bu nefs mertebesine rıza makamı da denilir. Nefsi radiye mertebesinde ki kişi Allah için ibadet, zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya ancak Hakk ettiği kadar değerini verir. Hayvani vasıflı nefs-i emmare’nin arzu ve isteklerinden tamamen vazgeçen, Allah’ın sevgi ve rızası dışındaki bütün arzu ve isteklerini terk eden kemal yolundaki nefs mertebesidir. Bu makama gelen insani ruhta, nefste kaza ve kadere rıza esastır. Böyle bir kimse Allahû Teâlâ’nın iradesine kayıtsız, şartsız teslim olur. Allah’tan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede razı ve memnun olur. Bu sebeplerin arkasındaki ilahi Zatı bilir, idrak eder. Bu mertebede nefs-i natıka, bütün hallerinde kemal bir rıza ile vasıflandığı için nefs-i radiye adını almıştır.
Nitekim Allahû Teâlâ nefsi natıkaya “Razı olarak Rabbına dön” emriyle hitap etmiştir. Bu hitabı Allahu Teâlâ nefs-i natıkaya hem nefs tezkiyesi sırasında, hem ölümü tattığı zaman hem ba’s (yeniden yaratma) zamanında, hemde ahirette yapacaktır. Bu hitap dört zamanada şamildir. İmanda kemale ermiş mutmain nefsin dünyada iken bu hitaba ermesi ve bunu koruyarak hayatını sürdürmesinin ne kadar değerli olduğu açıktır. Nefsi radiyede ki kişi bu değerli hitabı şu ayette açıkladığı üzere kazanmıştır:
“Allah’ın rızasını almak için nefsini feda eder” (Bakara/207)
Kişinin nefsini feda etmesi, nefsin ilahi hakikatine ulaşmak için yaptığı her türlü mücahedesini, terbiye ve tezkiye çalışmalarını içerir. Nefsini bu ilmi de alacak şekilde hayatının içinde, benliğinin (ene) aşırı ihtiras ve heveslerinden geçmek suretiyle kazanmıştır. Hakk yaptığı bu çalışmalar ile “razı olarak Rabbine dönmesini” murad etmiştir. Zaten o kişinin yaptığı bütün ameller ve fiiller Allah’ın rızasını kazanmak içindir. Bunuda Kur’an ve Sünnete riayetle, uymakla kazanmıştır. Sıkıntı, musibet, genişlik ve sevinç hallerinde kaza ve kadere rıza göstermiştir. Bu nefsi radiyenin vasfıdır. Yunus Emre bu özellikte ki nefsi anlatırken; Ne varlığa sevinirim ne yokluğe yerinirim aşıkın ile avunurum bana seni gerek seni
Dizelerini kullanmıştır. Nefsin radiye mertebesi zevk ile bilinir. Tatmayan bilmez. Masivanın, eşyanın hakikatini isim ve sıfat mertebesinde idrak ettiğinden; eşya-mevcut ve kişilere verdiği değerler, dünya yaşamı Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye’nin koyduğu ölçülere ve sınırlara göredir. O “el işte, gönül Hakk’ta” olarak yaşar. Dünya hayatı onun Hakla ilişkisini engellemez. Gaflete düşmez. Düşse de hemen idrak edip bu mertebenin tevbesini yapar. Dünyada ki tüm mevcudatı, Kur’an ölçülerine göre kullanır. Zira bu da Hakk’ın emridir.
Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre insanlara tavsiyelerde, önerilerde bulunur. “Nasa akılları düzeyinde hitap ediniz” emrine uyarak alt nefs mertebesinde olanları kibarca, yumuşak bir dille uyarır.
Zira Peygamber Efendimiz (sav); “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyurmuştur. İnsanlara yaptığı tavsiyelerde ileri gitmez. Zira kendisinin daha kat edeceği yollar, elde edeceği ilimler vardır. Nefsi raziye mertebesindeki kişi, nefsinin Allah-û Tealanın esma ve sıfat tecellileri altında olduğunun idrakindedir.
Böylece ilmel yakîn ve kısmen aynel yakîn farkına varır. Aynel yakîn ve hakkel yakın mertebelerine beş hazret mertebelerinin tahsilinden sonra ulaşılabilecektir. Bu kişi Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye’den ayrılmama gayretindedir. Ve bunları kendi nefsinde (yerli yerince) faaliyete geçirmekten zevk alır.
Nefsi raziye Allah’ın imtihan ve ibtilalarına sadakat göstermiş, gelmiş ve gelecek her şeye razı olmuş, bütün gayret ve arzusu Mevla’nın hoşnutluğunu kazanmak olan nefsin halidir. Bu makamda salikin teslimiyeti tamdır. Teslimiyet ise sonsuz bir gayret içerisinde iken, sonuçları Haktan bilmektir.
Bu teslimiyet içinde bilir ki “Her nefsin üzerinde bir koruyucu ve denetleyici vardır” (Tarık/4) Bu koruyucular ve denetleyicilerin varlığının bilinmesi, kişiyi hem korkuya hem de ümite, sevince sevkeder. Bu mertebedeki korku “heybet” e, ümitle yalvarmada “üns” e dönmüştür.
Ayrıca “Tüm nefisler yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir” (Kaf/21) ayetini tefekkür ederek, nefsini idare eden Rabb-ı hasının ve Allah’ın tayin ettiği şahidlerin her fiiliyatında yanında olduğunu düşünür. Daha bugünden faaliyetlerine amellerine dikkat eder.
“İradi karar an” larındaki kararlarını Kur’ana ve Sünnete uydurmaya azami özen gösterir ve amellerinde Allah’ın rızasını önde tutar. Bu nedenle Allah’ın Celali ve Cemali tecellilerini gönül hoşluğu ile karşılayan, kaderden şikâyeti bulunmayan nefs mertebesidir. Ayrıca bu nefis, geçmişle olan muhasebesini de en ince ayrıntısına kadar yapar. Geçmiş hadiselerden ve çevresinde ki olaylardan ibret almayı nefsine adet edinir. Bu yüzden “Mümin aynı delikten iki kere ısırılmaz” hadisine uymaya özen gösterir.
Rabbı onu “Ey mutmainne nefis Razı olarak Rabbine dön” hitabına mazhar eder. Bu hitabı duyan Hakk yolcusunun işi zorlaşır. Çünkü bu mertebe Rabbının rızasını kazanma mertebesidir ve burada bazı imtihanların olması tabidir. İmtihanlar zaten olmaktadır. Zira imtihanların sebebi Celali ve Cemali tecellileridir. Ancak bu mertebedeki kişinin olaylara bakış açısı, şuurlanması eski hallerinden farklıdır.
Cenab-ı Hakk bu mertebede HAY ismi ile yeni bir hayat verdiği kuluna böylece yeni güçler de vermiş olur. Hay ismi bütün esma ve sıfatların zuhura çıkmasını sağlayan temel isimlerden biridir. Zira hayat olmazsa bütün bu isim ve sıfatların faaliyetide olmaz. Hay isminin, yani hayatının değerini kişi daha yakından anlar.
Daha önceki mertebelerde başına gelen bedeni, mali, aile fertlerine gelen sıkıntılara başka bir açıdan bakarken, tüm sıkıntılar bu mertebede başına geldiğinde yeni bir görüş ile; Allah’ın esma ve sıfat tecellilerinin bir sonucu olduğu görüşü ile bakar. Bu da Allah’ın Zatının dilemesidir. Kaderin sınırlarına girmektedir. Kişi bu mertebede başına gelen olaylara nefs muhasebesini yapar, kararlarını, sünnet ile kıyaslar. Hataları varsa düzeltme kararını verir. Bir dahaki olaylara daha hazırlıklı olur.
Hatası olsa da olmasa da olay şehadet âleminde gerçekleştiğinde artık kader olmuştur. Kadere rıza göstermesi bu açıdan değerlidir. Ancak kadere rıza göstermesi, olaylarda ki nefs muhasebesi yapmasını engellemez.
Nefs muhasebesini yapar, eksiklerini ve hatalarını görürse, bunları tamamlar, gereken tevbeyi yapar. Bir sonraki gelişecek olaylara daha donanımlı olarak hazırlanır. Bu da nefs terbiyesi ve tezkiyesinde çok önemli rol oynar. Başına bir musibet geldiğinde şu ayeti hatırlar: “O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman biz Allah’ınız O’na döndürüleceğiz” (Bakara/156) derler.
Daha derinden bir sabır gösterir. Sabır düzeyi
artmış ve zorla olmamaktadır. Nefsi sabrı bir kazanım olarak elde etmiştir.
Zira sabır her halde Hakk’la Hakk’ça olmaktır.
“Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin. Allah muhakkak ki sabredenlerle beraberdir” (Bakara/153) emrine uyarak, sabrına ve namazına dikkat gösterir. Kişi namaz ve sabır ile Allah’a yakınlaşır. Namaz ve sabır Allah’la olmanın iki temel unsurudur. Başarının iki güvenilir anahtarıdır. Bu yolda gayretle gidenlerin Allah ile olduklarını bu ayet açık olarak belirtmektedir. “Ayrıca Allah, Allah rızası yolunda nefsini feda eden kişiye çok şefkatli ve merhametli olduğunu” (Bakara/207) ayetinde açıkça vurgulayarak, irfan yolcusuyla birlikte olduğunu bildirmiştir.
Bunlar, yolda güçlükle karşılaşan her salike büyük müjdedir. Ayrıca Allah şu ayetiyle bu müjdeyi pekiştirir: “Allah inananların dostudur, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır” (Bakara/257)
Bunlar ve benzeri ayeti kerimelerin hükümlerini yerine getirmeye çalışan salikler oldukça zorlanırlar. Böylece birimsel benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Bu noktada benliklerine Allah’ın HAY ismi ile hayat verdiği, hayat tecellisi ile hayatlarını Allah’a borçlu olduklarını idrak ederler. Eğer Allah’ın “külli, daim ve baki hayat tecellisi” olmasa, âlemlerde hiçbir varlığın hayat sahnesine çıkamayacağının şuuruna varırlar. “Her şerde bir hayır” görerek kendilerini nura çıkaran Allah’a daha yakından bağlanırlar. Ve olayların arkasındaki hikmetleri daha belirgin şekilde sezmeye başlar, başlarına gelen şeylerden şikâyet etmemeğe gayret ederler.
Diğer insanlara mümkün olan en ince hoşgörü ile muamele etmeğe ve herkesi kendilerinden üstün görmeğe çalışırlar. Bu şekilde “Razı olarak Rabbına dön” emrine, irfan yolcusuda emret ya Rabbi dilediğin şekilde muamele et. “Kahrında hoş lütfunda hoş” der bu arada “hoştur bana senden gelen, ya hilatı yahut kefen; ya gonca gül, yahud diken” sözlerini terennüm etmeğe başlar. Bu mertebede Allah, HAY ismi ile yeni güçler verip kendisine yaklaştırdığı kuluna daha derinden, daha verimli dua imkânını da sunar.
Namaz, sabır ve dua ile Allah’a yakınlaşır ve Allah’la olduğunun müjdesiyle yaşamına devam eder. Bu hal üzere epey zaman hayatını Rabb’ından gelen her türlü hale razı olarak sürdüren salike, “sabredenlere müjdele” (Bakara/155) ayeti ile cevap verilir. Buna en güzel örnek Yusuf (as)’ın hayatıdır. Yusuf (as), bilinen birçok sıkıntılardan sonra Mısır’a sultan olmuştur. Bu şekilde müjdelenmiştir. Bunu açıklayan ayeti kerimede: “Kral dedi ki: O’nu (Yusuf’u) bana getirin. O’nu nefsime (kendime) özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin dedi” (Yusuf/54)
Bu gösterilecek sabrın nasıl olacağı şu ayeti kerime ile belirtilmiştir: “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte nefsinle sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme” (Kehf/28)
Ayrıca şu ayeti kerime ile başımıza gelen ve
gelecek olayların takatimizi aşmayacağının garantisi verilmiştir: “Biz
hiçbir nefsi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı
söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar” (Müminun/62)
“Yaptıklarına karşılık olarak, onlar nefisleri için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez” (Secde/17) denilerek müjdelenen mutlulukların ne derece bilinmez ve büyük olduğu vurgulanmaktadır.
Bu mertebe için Hz. Ali (kv) “… Bu mertebede seyr esma ve sıfatların müşahedesidir” demiştir.
Hay ismi aynı zamanda Allah’ın sûbuti
sıfatlarındandır. Tüm sûbuti sıfatların kaynağıdır. Hayat olmazsa diğer
sıfatların ve isimlerin zuhura çıkması söz konusu olamaz. Bu nefs mertebesi
ilmi tevhid-i sıfatın tahsil edileceği mertebedir.
6.NEFS-İ
MERDİYYE
Allah’ın
razılığını ifade eder. Kendisinden razı olunan, hoşnud olunan kimsenin nefs
mertebesi. Zikri makamı Ya Kayyum olup Kayyum isminin kısaca anlamı:
‘’Varlığı-Mutlak vücudu ve bekası kendi Zatından olan, bulunduğu hal üzere daim
duran ve bütün varklıkları varlığı ile tutan, kendi kendine kaim. Zati Nefsiyle
kaim olan ve bu kaimiyetinde hiçbir yere muhtaç olmayan. Her mevcudu Mutlak
Zatıyla elinde tutan.’’ Olarak ifade edebiliriz. ”Ya eyyetühen nefsül
mutmeinnetü. İrcii ilâ Rabbi ki Radıyeten Merdiyeten (28)
(Fecr/27-28) ‘’ “Ey nefsi mutmainneye eren nefs, sen ondan razı, o da senden
razı (merzi) olarak Rabbına dön.”
“Fezkürüni
ezkürküm, veşkürüli ve lâ tekfüruni” (Bakara/152) “Beni zikredin, bende sizi
zikredeyim. Bana şükredin nankörlük etmeyin” “Radiyallahü anhüm ve radu
anh” (Maide/119)) “Allah onlardan razı, onlarda Allah’tan razı” “Yühübbuhüm
ve yuhibbunehû” (Maide/54) “Allah onları sever onlarda O’nu
sever” “Eslemtülirabbilalemiyn” (Bakara/131) “Âlemlerin
Rabbına teslim oldum” “Ve tevekkel alallahi ve kefa billahi vekiyla” (Nisa/81)
“Ve Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter” “Hasbünallahü ve ni’mel
vekil” (Ali İmran/173) “Allah bana yeter ve ne güzel
vekildir”
Nefs-i
natıka bu
mertebede “Hafi” ismiyle müsemma olur. Ancak nefs-i
natıkanın “hafi” sıfatını kazanması için, beş hazret mertebelerindeki aynı
ilgili bölümün tahsil edilmesi gerekir. Nefs-i merdiyye’nin iki yüzü vardır.
Biri Radiyeye diğeri Safiyeye bakar. Henüz beşeri benliğinden tam sıyrılamamış
olmakla birlikte bu halin sonuna gelmiş sayılır, eski hallerine dönmemeğe
çalışır. Rengi siyahtır. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi KAYYUM ismidir.
Mürşidinin himmeti irşadıdır. TELVİN ve TEMKİN halidir. MEKİN haline ulaşılır.
Bu
mertebenin sıfatları: Allah’ın ve Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmak, beşeriyetin
hakikatini idrak, mahlûkata lütuf ile muamele etmek, Allah’a yakınlık, Allah’ı
tefekkür ve zikir, Allah’ın nuruyla safa bulmak ve Allah’ın Zatı ile mülaki
olmak, eşyanın hakikatini idrak, Allah’a kurbiyet, kadere rıza, marifet elde
etme, marifet kesbi, halk ve Hakkın muhabbetini bir arada cem edebilmektir. Bu
makamın ehli, Hakk’ı söyler, Hakk’tan işitir. Salik bu makamda ilim ve şevk ile
ilgili olduğu için zati sırlarından perdelenirse de bu durumu aşması ve orada
takılıp kalmaması gerekir.
“Allah’ın
ahlakı ile ahlaklanınız; Peygamber ahlakı ile ahlaklanınız” hadisine uyarak Kur’an ahlakı ile
ahlaklanır. “O’nun ahlakı Kur’an ahlakı idi” (Hz. Aişe (ra))
denildiğinden Sünneti Muhammediyeye uymakta büyük özen gösterir.
Rıza
mertebesindeki nefs, bütün işlerinde Allah’ın kurallarını ihlâsla, içtenlikle
uygularsa Cenab-ı Allah’ın lütf ve ihsanı ile Mardiyye makamına yükselir. Kul
Cenab-ı Hakk’tan razı olduğu gibi, Allah’da kulundan razı olur. Bu ise büyük
mutluluk kaynağıdır. Hak-kul bütünleşme aşamasındadır. Marziyye nefis sahipleri
olayları ilahi ilim ile gören, gizli sebepleri ve hikmetleri ve ilahi sırları
idrak edebilen yüce nefislerdir, benliklerdir. Sıfatları mutmain ve raziye nefs
mertebesinin sıfatları gibidir. Ancak marziyye nefis sahipleri daha derin
ilimleri ve kemaldeki üstün vasıfları ile geliştirmişler ve uygulamaktadırlar.
Kemal vasıfları yücelmiştir.
Nefsi
mardiyye sahibi bütün mevcudiyetiyle Hakkın emrine ram olur, ibadet ve taatte
bulunur. İhlâsla hizmet görür. Sıdk ve sebat ile istikamet üzere olduğundan
Cenab-ı Hakk kendisinden razı olur.
Allahû
Teâlâ bu mertebede nefs-i natıkadan razı olduğundan nefsi merdiyye adını
almıştır. Peygamber Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmaya ve şu ayete mazhar
olmaya çalışır:
“Ve
sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem/4) İnsanları kötü ahlak vasıflarından,
zulmetten kurtarıp iyi ahlak vasıfları ve nura götürmek amacıyla insanlara meyl
ve muhabbet eder. Bu muhabbet Allah için olduğundan makbüldür, övülmüştür.
Ancak “insanlara akılları düzeyinde hitap ediniz” hadisi
gereğince hareket etmek övülmüştür.
İlahi
ilimle hâllendiğinden ona göre davranır. Her şeyi yerli yerine koyar, adaletten
ayrılmaz. Kerem menbaıdır. Gönül sahibidir. Peygamber Efendimiz şöyle
buyurmuştur: Rab olarak Allah’a, din olarak İslama, peygamber olarakta
Muhammed’e tabi olan kimse imanın tadını tatmıştır” Bu imanı tadış
yüzeysel değil, ilmi ve vicdani zevk halindedir.
Bir
müminin kalbiyle imanı tadabilmesi için Allah’ın Zat, sıfat ve isim
hakikatlerini idrak etmesi gerekmektedir. Bu mertebede de İlmi Tevhidi Zat
mertebesini elde etmek, onun karı olacaktır. Bu suretle Kur’anı ve Sünneti
iyice anlayıp, idrak etmesi mümkün olacaktır.
Nefsi
merdiyye sahipleri zahiren halk, batınen ve kalben Hakk ile olma sırrına eren
bahtiyar kimselerdir.
Nefs-i
merdiyye sahipleri, “Ey mutmain nefs. Sen ondan razı, O’da senden razı
olarak Rabbına dön. Benim kullarım arasına gir ve cennetime dâhil ol” hitabını
gönülden duyarlar. Bu kimselere gerçekten çok büyük ihsanda bulunulmuştur ve
sıradanlıktan tamamen kurtulmuşlardır. YAKIYN nuruyla aydınlanmışlar, Hakkın
sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmışlar, bu hal içinde kendilerinden
geçmişlerdir.
Halkın, âlemin hakikatini idrak etmişler, sadece Rableriyle alışverişe başlamışlardır. Rabları onlara, “Beni zikredin, bende sizi zikredeyim, bana şükredin sakın küfretmeyin” sözleri ile hitap eder. Bu hitap gönül ehli için çok büyük manalar ifade eder.
Bu
mertebede “zikir, zakir, mezkûr” birlenme yolundadır. “Beni zikr edin” hitabını
gönülden duyan salikin onu zikretmemesi diye bir şey düşünülemez. Kayyum ismi
ağırlıklı olan bu zikir baştan beri verilen zikirlerle birlikte çekilmeğe devam
edilir. Bunların feyz, bereket ve nurlarıyla salik KAYYUM isminin gereği olan
“kendi varlığı ile kaim olma” yoluna girer.
Ene’sinin,
benliğinin ancak Hakk ile kaim olduğunu, Allah’ın Zatı ile mevcud olduğunu,
Allah’ın Zatının kayyumiyeti olmazsa kendisinin olmayacağı gerçeğine ulaşır.
Allah’ın “külli daim ve baki Zati tecellisi” olmasa kendisinin olamayacağı
idrakine varır. Bu “İlahi Zati tecelli” kendisini var etmekte, bu tecelli
sayesinde hayatına devam ettiğinin farkına varır. “Zati tecelli” kesilirse
kendisinin de yok olacağının idrakine vararak beşeri benlik ve vehmi varlığının
büyük bir kısmından kurtulmuş olur.
Hakk’ın
rızasını kazanmak, kişinin kendi vehmi varlığından kurtularak, “ene” sinin,
benliğinin, varlığının gerçek sahibi olan ilahi varlığa teslim etmesiyle olur.
Ene’sinin gerçek sahibini anlar. Kendi enesinin ve âlemlerdeki her nefsin
gerçek sahibinin Allah olduğunun şuuruna varır. Gerçek mabudun, ibadete layık
tek mabudun Allah’ın Zatı olduğunun idrakiyle “Âlemlerin Rabbına teslim
oldum” (Bakara/131) diyerek kendi varlığını ve âlemleri gerçek
sahibine teslim eder.
Daha
evvelki mertebelerde başlayan teslim hali burada kemalini bulur. Kendisi, Hakk
çerçevede sonsuz bir gayret içinde sonucu Hakk’tan bekler ve bilir. “Çık
aradan kalsın yaradan” sözüyle ifadesini bulan bu yaşam neticesinde
“kul” Rabb’ına elindeki emaneti teslim edince benlik davası ortadan kalkar,
emanet sahibine devr edilir. Ancak şahsın kendisi hala dünya yaşamında hayatını
sürdürmektedir. İşte burada yaşamını nasıl sürdüreceği sorusu bir anlıkta olsa
gündeme gelir.
Bu
yaşamda “Kur’an ahlakı ile ahlaklanmak” üzere Sünnet-i Muhammedi’yeye bağlı
olarak yaşamdır. Artık o kişi Kur’an ve Sünnet ile, büyük titizlikle yaşamına
devam eder. Teslim olduğu yüce Zata, güveni tamdır.
Bu
nedenle: “Allah’a tevekkül ettim vekil olarak Allah yeter” (Nisa/81)
ayetini kendine düstur edinir. Her işinden önce ve sonra bu ayeti ve “Allah
bana yeter, o ne güzel vekildir” (Ali İmran/173) diyerek yaşamına
devam eder. Bilir ki “Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter” (Talak/3)
Önceki
mertebelerde ki tevekkül hali kemale erer.
Ancak
bu tevekkül, Allah’a güvenip dayanma hiçbir şey yapmamak değil her işinde
gerekli olan şeyleri yapmak suretiyle sonsuz bir gayret içinde olarak Allah’a
tevekkül etmektir. Mevcudları yerli yerince Hakça kullanmaktır.
Üzerimizdeki varlık emanetini Allah’a teslim ederek, Allah’ın istediği kurallarla yaşanması Allah’ın rızasına sebep olur. Emanet gerçek sahibine teslim edilmiş, böylece Allah’da tecellisini her yaptığında nefsinde kendi özelliklerini Kur’an ve Sünnetle kendisine yansıtan bir kul bulur. Böylece kul razı olunmuşlardan yani ehli Merdiyye’den olur ve “Allah onlardan razı ve onlarda Allah’dan razı” (Maide/119) ayeti ile gerçek hali ile yaşama geçmiş olur.
Rivayet
edilir ki Hz. Ömer (ra) bu hali yaşayıp idrak ettiğinde meydana gelen hoşluk
neticesinde “ene razı ente razı” yani “ben razı, sen
razı” diye diye sema etmeye başlamıştır.
“Allah
onları sever onlarda O’nu sever” (Maide/54) ayetinde olan ilahi muhabbet, kişiyi O’na
doğru yaklaştırır. Daha bir yakından Allah’ı idrak eder ve sever. Bu sevgi
ilahi aşk hükmüne ulaşmıştır.
Bu
mertebede kişinin kendi benliğinin yani Zat’ının ve âlemlerdeki her varlığın
zatının Hakk’la kaim olduğunun idrakine varıldığı nefs mertebesidir. Bu suretle
kişi kendi zatını âlemlerdeki her mevcudun Zatını Allah’ın Zatını birleyip
tevhid edecektir. Bu mertebe ilmi tevhidi zat mertebesidir. Tek Mabud olarak
Allah’ın Zatını bulma mertebesidir.
Hz.
Ali (kv) bu makam için şöyle buyurmuşlardır: “Bu makam Allah’da seyr
makamıdır. Bu seyr zatı idrak makamıdır. Bu makamda zat, esma, sıfat,
isneyniyet (ikilik) ve ma’iyyet (beraberlik) olmadan tecelli ettiği için söz
konusu makama “tecelli-i zat” denmiştir. Yani zati tecellisinin çoğalması, zat
hasebiyle değil, tecelliye uğrayan kişi hasebiyledir. Buna göre zat yönüyle,
zati tecelliler için çoğalma yoktur. Zira zat bizim için sırf vahdet ve
ıtlaktır”
7.NEFS-İ SAFİYE
Nefsi kâmile, nefs-i
zekiye, Saliha nefs saflaşmış, arınmış, kemale ermiş nefs mertebesi. Kahhar
Kahhar Ya Kahhar Kahhar isminin kısaca anlamı:
Kudretinin karşısında her şeyi aciz bırakan, kullarını, her mevcudu hâkimiyet ve
kudretle galebe eden ve onları isteselerde istemeselerde istediği yöne yönelten
ve onları yöneten. Her şeyi hükmüne itaat ettirebilen, Hakk edenleri kahrederek
zelil ve perişan hale götüren.
‘’lâ havle vela
kuvvete illa billah; lâ ilahe illallah’’ (Allah’dan başka
kuvvet, kudret sahibi yoktur) (Kuvvet, kudret ancak Allah’ladır) (Allah’tan
başka ilah yoktur) (İlah ancak Allah’tır)
“Kad eflaha men
tezakka” (Ala/14) “Nefsini temizleyen kurtuluşa (felaha)
erdi”
”Kad eflaha men
zekkaha” (Şems/9)“Nefsi temizleyip, arıtan kurtulmuştur””.
“Fen talakâ hattâ iza lekıyâ gulamen fekatelehü. Kale ekalte nefsen zekiyyeten bigayri nefsin” (Kehf/74) “Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğuna rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. (Musa) dedi ki: Tertemiz bir nefsi, bir nefis karşılığı olmaksızın katlettin ha” “Ennebiyyü evlâ bilmüminine min enfûsihim” (Ahzab/6) “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır.” “Vestene’tüke linefsihi” (Taha/41) “Seni, nefsim için seçtim” “Limenil mülkül yevm lillahil Vahidil Kahhar” (Mümin/16) “Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır” “Felâ temutünne illa ve entüm müslimune” (Bakara/132) “Sakın ha ölmeyin, ancak Müslüman olarak ölün” “Yâ eyyetühen nefsul mutmainne “İrci’î ilâ Rabbiki radiyeten merdiyyeten Fedhuli fiibadi. Vedhuli cenneti.” (Fecr/27-30) “Ey mutmain nefs, Sen O’ndan razı, O’da senden razı Rabbına dön. Kullarım arasına gir. Cennetime dahil ol.
Nefs-i natıka bu
mertebede “Ahfa” ismiyle müsemma olur. Ancak nefs-i
natıkanın “ahfa” sıfatını kazanması için, beş hazret mertebelerindeki ilgili
bölümün eğitimini de alması gerekir.
Nefs-i safiyenin
belirgin sıfatı, beşeri varlığından tamamen soyunmuş olmasıdır. Ahlakı
yokluktur, hiçliktir, yorumsuzluktur. Özelliği renksizlik, kayıtsızlıktır,
dünyaya ve içindekilere Hakk ettiği kadar değer vermektir. Kendini gerçek
hüviyeti ile bir başka manada, bir başka âlemde bulmasıdır. Geçici dünya
şartlarından kurtulup ebedi âleme intibak etmenin başlangıcıdır. Kişi dilerse
seyrini bunada bırakabilir, fakat daha ilerisini isterse çalışmalarını
sürdürmesi gerekir. Rengi renksizliktir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi
KAHHAR ismidir. Mürşidinin himmeti irşadıdır. Korkusu heybete, ümidi Üns-i
billaha dönmüştür. FENA ve BEKA hallerinin yaşanmasının başlangıcıdır.
Nefs-i safiye
mertebesi, nefsanî ve ruhani saflığın, mutlak arınmışlığın en üst seviyede
gerçekleştiği mertebedir. Subjektif olan her şey geride kalır. Bütün geçici ve
maddi kayıtlardan hür bir varlık olarak
ferd, bu mertebede Allah ile O’nun hüviyetiyle
birleşir ve dünyevi hayatına O’nun halifesi olarak devam eder. İşte burası,
halife sözcüğünün çıkış noktasıdır. Bu makamda renk yoktur, saf nur vardır.
Ferd diğer insanların
arasında günlük hayatına devam eder. İrfanı olmayan bir insan o ferdi diğer
insanlardan ayırt edemez. Zati tecelliye de mazhar olan nefistir.
Nefsinin asıl
hüviyetini idrak edip, “nefsini bilen Rabbını bilir” hitabını
yakından anlayan arınmış, zekiye olmuş nefs mertebesidir. Arındığı için nefs-i
natıka aslı olan Allah’ın nuruna, Kur’an’ın sırrı makamına ulaşmıştır.
Nefsi kâmile tezkiye
neticesinde arınmış, saf, berrak ulvi ve olgun nefstir. Marifet sırlarının
tahsil edildiği ve ancak Cenab-ı Hakk tarafından Vehbi olarak lütfedilen bir
makamdır. Hakk vergisidir, sadece çalışmakla olmaz.
Çok çalışma ve gayret
ve fedakârlıklar neticesinde Hakk’ın bir
lütfu olarak, Vehbi olarak kişiye armağan edilir. Kader sırrına mebni, ezeli
istidata göre ilahi bir ihsandır.
Nefsi kamileye
erişenlere, beş hazret mertebelerinin eğitimide verilerek gerekirse umumiyetle
irşad hizmeti tevdi edilebilir. Bu nedenle bu makama irşad makamıda denilir.
Cenab-ı Hakk bu mertebedekilerin hal ve davranışlarında ki mükemmellikle
insanları gafletten ikaz edici bir tesir halk eder. Böyle zatlar, bir fasık ile
görüşseler, o fasığın halini anlar; kalbi hastalıklarının ilacını hal lisanıyla
kendilerine bildirirler. Fasık, eğer kalbi mühürlenmemişse, insafa gelir ve
pişmanlıkla gafletten uyanır. Bütün güzel ahlak vasıflarını bünyesinde
toplamış, salih ameller yapan nefsin mertebesidir.
Nefs-i safiye sahibi vehbi olan ilmi ledünne mazhar olmuş, beş hazret mertebesinde bu sırlara vakıf olacak varis-i enbiyadır. Bu mertebede kalpte lahuti güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellinin nurlu eserleri insanın bütün azalarında zahir olur. O zaman bu makam sahipleri kulluk vazifelerini derin ve deruni bir zevk ve neşe içinde seve seve ifa ederler.
Bu
makam sahiplerine ilahi sırlar ilham edilir. Arif olan bu veliler halkı bir
menfaat mukabilinde olmayarak, Allah’ın Zatına, Hakk yoluna davet ve irşad
ederler. Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: “Derken
kullarımızdan bir kul buldularki, O’na katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona
tarafımızdan ilmi ledünni öğretmiştik” (Kehf/65)
Ayrıca Cenab-ı Hakk
bu ferdler için şöyle buyurmuştur: “Kudretine nihayet olmayan Allah’ın
sadakat meclisinde huzuru kibriyasındadırlar” (Kamer/55).
Batın saltanatı
kemale erip, mücahede asli olarak tamam olmuştur. Ancak “ene” nur olmasına
rağmen, bunu devam ettirebilmek için ve nuru arttırabilmek için mücahedeye
devam etmek gerekir. Bu kâmil arifin amelleri “Allah için” dir. Kudsi Hadis’te
şöyle buyrulmuştur: “Kim Allah için olursa, Allah’da onun için
olur” Temiz nefesleri kudret ve inayettir. Sözleri ilim ve hikmettir,
pür lezzet ve halâvettir. Yüzünü görmek huzur ve saadettir. Bu arifi görenlerin
kalbine, Allah Tealayı zikretme ve O’nu hatırlama fikri gelir. Huşu ve hudu ona
yönelir. Bu makamın sahibi bir an ibadetsiz olmaz. Bedenin her uzvuyla ibadettedir.
Hakk’tan gafil olmaz. İstiğfar ve tevazusu çoktur.
Bu makamdaki arifin
kahrı lütfuyla, celali cemaliyle karışmıştır. Himmetle bir şeyin olmasına
uygun, rıza ve kızmasıda Hakka mutabıktır. Ruhu daima Hakk’ın huzurundadır. Nur
kaynağı, Kur’an ve hadisleri her mertebede yerine göre açıklayan ferddir.
Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Bu Allah’ın dilediğine verdiği lütufdur.
Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir” (Maide/54)
Bu makamda mahviyet
vardır. Vücud, akıl, ruh, nefs, kısaca nefs-i natıka nur olmuştur. Bu “nur
oluş” nedeniyle Peygamber Efendimizin gölgesi olmamıştır. Âdem (as) bu nur-u
Muhammedi sayesinde bütün isimleri ve eşyayı bilmiştir. Bu mertebe
sahiplerininde Nur-u Muhammedi’den hisseleri vardır.
“Ben kulumu sevdiğim
zaman, onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli olurum” hadisinin
sırrına ermiştir. Ölümle kalkacak perdelerin arkasını görerek daha dünyada iken
ahireti idrak etmiştir. Hz. Ali (kv) bu makamda “Perde kalksaydı,
yakînım artmazdı” buyurmuşlardır.
Safiye nefs mertebesi
Allah ile kulu arasındaki esrar makamıdır. Tadmayan bilmez, vasıl olan ancak
gerektiği kadarını söyleyebilir.
Nefs-i safiye
sahipleri ayrıca şu vasıfları da taşır:
1. Onlar
Hakk’ın kulu, kölesidir. İyi bilirlerki Mevla dilerse tutar, dilerse atar;
dilerse muhafaza eder, dilerse etmez
2. Bir
damla rahmeti ilahiyeye muhtaç olduklarını bilirler. Aczlerini, fakrlarını
bilirler.
3. Bildirilmedikçe,
bildirilmeyen hiçbir şeyin bilinemeyeceğini bilirler.
4. Mevla dilerse istediklerini saadet dairesine alır, dilediklerini almaz.
Kısacası her an, her
tecellide Hakka muhtaç olduğunu, her mevcudun ve kendisinin her zerresinin
O’nunla varlığını devam ettirdiğini yakinen idrak eder. O’nu hem sever, hem de
korkar. Bu mertebe Resulullah Efendimiz “Allah’ı en çok bileniniz
benim, O’ndan da en çok korkanınız benim” buyurmuşlardır.
Bu nedenle şöyle
buyurmuşlardır: “Sana ruhum ve cesedim bütünüyle secde etti”
Bu mertebeye eren
arifde bilirki, ne zaman O’nu ansa ruhu secdededir. Bunlar hakikat ölçüleridir,
hareketler bu ölçülerle anlaşılır. Bu nedenle kâmil nefs sahipleri Kur’an ve
Sünneti Muhammedi’nin emirleri dışına çıkmamaya çok özen gösterirler. Hakk’ın
kayyumiyeti ile devam ettiğini idrak eden nefs, artık tüm varlığını asıl
sahibine teslim etmesi gerektiğini anlar. Bütün varlığının devamının Allah’ın
kuvvet ve kudreti ile sağlandığını (lâ havle vela kuvvete illa
billâh) ve varlığının temel kaynağının Allahü Teâlâ’nın ulûhiyetine
dayandığını (lâ ilahe illallah) kavrar. Allah’ın Zatı,
sıfatları ve isimleri ile ulûhiyetini âlemlerde ve dolayısıyla kendisinde ilan
ettiğini iyice idrak eder. Allah’ın zati, sıfati ve esmai tecellilerini kestiği
anda, hiçbir fiilin ve hareketin olamayacağını yakinen anlar. Allah’ın
tecellilerini kestiği anda, şahsının yok olacağı şuuruna varır.
Bunun idrakiyle, tüm
varlığını Hakka teslim eder, gerçek manada “iradi ölümü” yaşar. Bu Peygamber
Efendimizin “Ölmeden önce ölünüz” hadisi şerifi gereği mecburi
ölüm gelmeden önce, iradi tercihle Hakka emanetini teslim etmektir.
“Vücudun kadar büyük günah
olamaz” hadisinde vücud ile temsil edilen tüm varlığını gerçek
sahibine teslim etmekle en büyük yükten de kurtulmuş olur. Teslim olmak,
selamete ermek, Müslüman olmaktır. Varlığının tamamını Hakk’ın iradesine
bırakmaktır.
“Sakın ha ölmeyin,
ancak Müslüman olarak ölün” emri ilahisini daha
bugünden yerine getirmiştir. Cenab-ı Hakk kulunun gaflet içerisinde ölmesine
razı değildir. Ancak “Müslüman” olarak, yani teslim olarak ölmesine rıza
gösterdiğini açık olarak yaşantısının idrakinin arttığı nefs mertebesi, safiye
mertebesidir.
Bunun oluşabilmesi
için kâmil bir mürşide ihtiyaç vardır. Hızır’ın Hakka yakin bir durumdaki,
haldeki çocuğu öldürmesi ayeti bu gerçeği anlatmaktadır.
Çocuk Hakk’ın
indinden yeni ayrılmış ve dünya yaşantısında nefsi henüz Hakk’tan ayrılmamış ve
dünyadaki perdelerle nefsi perdelenmemiş, kirlenmemiş haldedir. Kısacası çocuk
Hakk’tan yeni ayrılmış ve kirlenip perdelenmemiş nefsi temsil etmektedir. Zira
ayette geçen “nefsin zekiyyetün” ibaresi işte bu tertemiz,
arı, duru, saf nefsi temsil etmektedir. (kehf/54)
İşte yaşı kaç olursa
olsun bir salik, böyle saf, tertemiz, arı, duru bir nefse sahip olduğunda,
başka bir nefs karşılığı olmaksızın, nefsinin Hızır’ı olan Murşid-i kâmil
vasıtasıyla ölümü iradi olarak tadar. Yani “ölmeden önce ölünüz” hadisi
şerifi Mürşid-i kâmil tarafından kendisine tatbik edilir ve bu mertebeye
ulaştırılır.
Bu arınmış, tertemiz nefsin Allah indinde kurtulmuş bir nefs olduğu şu ayetle vurgulanır: “Nefsi arıtıp, temizleyen kurtulmuştur” (Şems/9)
İşte bu safiye nefs,
zekiye nefs mertebesindeki kişinin belirgin sıfatı, beşeri ve vehmi benliğinden
tamamen soyunmuş olmasıdır. Ahlakı yokluktur, hiçliktir, yorumsuzluktur.
Özelliği renksizlik, kayıtsızlıktır.
Kendini gerçek
hüviyeti ile bir başka manada, bir başka âlemde bulmasıdır. Geçici dünya
şartlarını gönlünden uzak tutup dünyada yaşarken, ebedi âleme intibak etmenin
başlangıcını hayat olarak sürdürmektedir.
Seyrine nefs-i
emmareden başlayıp devam eden salik, nihayet nefs-i safiye mertebesine
ulaştığında kendisinde, nefsinde çok büyük değişiklikler olduğunu idrak eder.
Evvelce var
zannettiği, tamamen kendine mal ettiği birimsel varlığının aslında hiçbir zaman
var olmadığını bunun bir şartlanma, hayali ve vehmi bir mahsül olduğunu, kendi
nefsinin ilahi hakikati olduğunu, kendisinin Hakk ile kaim olduğunun şuuruna
varır. Allah’ın mülkünde ikiliğe yer olmadığını, görünen ve görünmeyen
varlıkların O’nun zuhur mahalleri, tecelli yerleri olduklarını ve bunların
kendilerine has varlıkları olmadığını idrak eder. Ancak bu düşünce ve yaşam bu
mertebeye ulaşanlara has bir hükümdür. Kesret yani çokluk âleminde yaşayanlara
göre değildir.
İşte bu idrak
içerisinde “Bugün mülk kimindir?” sorusuna kendi öz müşahedesi ile “Vahid ve
Kahhar olan Allah’ındır” cevabını, gerçek hükmü kararıyla nefsinde idrak ederek
verir. Kahhar ismi bütün ilahi isim ve sıfatları bünyesine alarak tecellilere
son verme özelliğine sahiptir.
Vahid olan Allah bu
özelliği ile tüm âlemlerdeki tecelliye son verip kıyameti yaşatma
potansiyelindedir. İşte bu bilinçle kişi adeta bugünden kıyameti yaşar.
Tecellilerin sona erdiği kıyameti adeta yaşar. Yine Allah’ın isimlerin hakkını
vermesiyle başlayan ahiret âlemini düşünür ve ahiret âlemine bugünden
hazırlanır.
Kahhar ismi, son
kalan birimsel benlik artıklarınıda ortadan kaldırıp, nefsi tam bir safiyete
ulaştırır. Bu safiyet ve arınmışlık, salikin tam ve mutlak öz yapısı ile
kalmasıdır. O’da Hakk’ın kendisine Zatından, Zatıyla hibe ettiği hakikatidir.
Zati İlimdeki ayan-ı sabitesidir, vücududa bu ayan-ı sabitesinin suretidir. Bu
mertebe çok değişik bir yaşam arzeder.
Burada yaşanan
hayatın sırrını, ancak yaşayanlar idrak ve muhafaza edebilirler. Bu da ancak
Hakk’ın lütfuyladır. Bu halin bazı tehlikeleride vardır. İradesi güçlü olanlar
Hakk’ın lütfuyla bu tehlikeleri yenerler.
Müslüman kelimesinin
gerçek ifadesi; teslim olan, geçici vehmi benliğinden kurtulup salim olan,
selamette olan, ilahi hüviyetini idrak eden manasındadır. Rabbımızın ikazı
bizleri, hayali, vehmi ve birimsel varlığımızın emri altında iken ölmemizden
kurtarıp, gerçek ilahi hüviyetimize, kimliğimize ulaşınca ölmemize rıza
gösterdiğini belirtmesi içindir.
Gerçekten nefsini bilmeden, ilahi hüviyetini idrak etmeden, kendini bulmadan bu dünyadan ayrılmak büyük kayıptır. “Ölmeden önce ölünüz” hadisine göre, mürşidinin himmetiyle bu emre uyan salik, kendini yorumsuzluk, kayıtsızlık, renksizlik içinde bulacaktır. Ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunda fikir beyan edemez. Bu geçici çok kısa sürekli bir haldir.
Mürşid-i kâmil
kendisine varoluş nedenini hatırlatır. Bununda hakikati, özü Hakikat-i
Muhammediye’ye dayanır. “Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri
yaratmazdım” kudsi hadisi ile kendine gelen salik, varlığının
sebebinin “Vedud” ismiyle Allah’ın Peygamber Efendimize olan sevgisi ve “Bilinmekliğini
sevmesi” nden kaynaklandığını anlayarak yoluna devam eder.
Bu gerçekler
doğrultusunda şu ayetin gerçeğine ulaşır: “Peygamber, müminlere kendi
nefislerinden daha yakındır” (Ahzab/6). Varoluş sebebini Hz. Resul
(sav) kanalıyla Hakk’tan olduğunun idrakiyle, Kur’an ve Sünnet-i
Muhammediye’den zerrece ayrılmamaya gayret eder. Ayrıca “Seni nefsim
için seçtim” (Taha/41) ayetinin sırrına erip, Peygamberlerin
hakikatlerine erer.
Peygamber
Efendimizin “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadisinin sırrı
gün ışığı gibi açığa çıkar. Salik, varlığında olan her şeyin bu ilahi sevgi
kanalıyla, Hakikati Muhammedi kanalından kendisine “Vehhab” ismiyle hibe
edildiğinin şuuruna erer. Kendi bünyesindeki ve çevresindeki her şeyin, her
zerrenin dahi hibe edildiğinin idrakini yaşar. Bundan gayenin “Allah’ın
bilinmek istemesi” ve “koyduğu kurallara uyulması” olduğunun farkına varır. Bu
idrak daha önceki mertebelerden daha üst düzeyde olan bir idraktir.
Salik hemen Peygamber
Efendimizin şu sözünü hatırlar: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”. Salik
bu emre uyarak kendi bünyesindeki ve çevresindeki her şey için şükür ve hamdü
senalara başlar. Ve hemen aklına şu ayet gelir: “Rabbinizin hangi
nimetini yalanlarsınız?” (Rahman/13) İrfan yolcusunun tek zerredeki
nimeti bile yalanlayabilecek durumu zaten yoktur. Hemen bedeni ve ruhu ile
şükür secdesi yapar. Beden olarak her zaman secde yapamasada Allah ne zaman
kalbine gelse ruhen secdededir. Âlemleri kendisi için yaratana hamd eder. Secdede anlarki, yaşamdaki gerçek şükür ve
hamd, halini, tavrını, yaşayışını Kur’an ve Sünneti Muhammedi’ye ye
uydurmaktır.
Bütün bu gerçeklerin
ışığında “Lâ ilahe illallah Muhammeden Resulullah” zikrini
yapar. Zaten bu zikir vardır. Ancak bu mertebede, bu zikrin bilinci ve
tefekkürü bambaşkadır. Zira irfan yolcusu Peygamber Efendimizin hakikati olan
Hakikat-i Muhammedi’yi her mevcutta, her zerrede, kendinde ve âlemlerde
müşahede etmeye başlamıştır. O’na sevgisi bambaşka bir boyut kazanmıştır. Vehmi
birimsel varlığının farkına varmış, Hakikat-i Muhammedi ve Hakikat-i İlahi’yeye
ayna olan nefsiyle, Hakk’la ilahi hüviyetle dirilmişlerdir.
İşte bu gerçek
yaşamdır. Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde; “İlim ile diri
(hayy) olan ebeden ölmez” buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.”Arz
başka bir arza, gökler başka göklere değişip” “vahid ve Kahhar olan Allah’ın
huzurunda” ilahi boyuyla (sıbgatullah) boyanmışlardır. Yani Allah’ın
ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanmışlardır.
Kişi bu mertebeyle, ilmini hem nefsinde hemde afakta (zahiri âlemde) geliştirmek üzere ve bu müşahedelerini nefsine tatbik etmek için “beş hazret mertebe” lerinin tahsilini yapması uygun olur. Ancak o zaman kâmil bir insan olabilir. Beş hazret mertebelerinde elde edilen ilimlerle, dış âlemden kazanılan bilgiler, halka Hakkı cem etmesini kolaylaştıracak, nefse yeni ufuklar açıp nefsindeki ve afaktaki tüm bilgilerinin tek bir Zat’tan ve hakikatten kaynaklandığını aynel ve hakkel yakin idrak edecektir. Bu seyr sırasında Hakk’ın tecellilerine uyması ve bu suretle dünya ve ahiret yaşamına uygun olarak hayatına devam etmesi kolaylaşacaktır.
Mutlak tevhide,
tevhidi nefsinde bulma aşamasına ancak beş hazret mertebelerinin eğitimleri ile
ulaşılır. Kesrette vahdet, vahdette kesret, kesret-vahdetin tek bir hakikate
dayandığını ancak bu eğitimle yakinen anlar.
Bu makamla ilgili
olarak Hz. Ali (kv) şöyle buyurmuşlardır:
“Seyr billâh, “Lâ
havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” sözünün muktezasınca fenadan
sonra bekaya seyirdir. Ve Allah Teâlâ “Muhakkakki sana biat edenler ancak
Allah’a biat etmektedirler” (Fetih/10) buyurmuştur.
Yine Allah Teâlâ “onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları…” (Enfal/17) buyurmuştur.
Ayetin devamında “Attığın zamanda sen atmadın Allah attı” (Enfal/17) buyurulmuştur.
Fakat “Allah öldürdü onları” sözü fenadan sonra beka olmadan sırf fena olduğuna
işaret etmektedir. “Attığın zaman” sözüde fenadan sonra bekaya ve Allah’ın
halifesi olduğuna işarettir.”
Seyri billâh
(Allah’la seyr) beş hazret mertebelerinin eğitim süresince devam eder. Tevhid
mertebeleri afaktada (enfüstede eğitim sürerken) tahsil edildikten sonra
Hakk’tan halka dönülür ve irşad vazifesi ile görevlendirilme istidadı olanlar
görevlendirilir.
Bu ise seyr-i anillah
(Hakk’tan halka iniş seyri) tır. İşte bu nedenle hazret mertebelerin
tahsilinden sonra gerçek bir kâmil insan olunabilir.
Kişi nefsi natıkanın
Hakkın bir hediyesi ve Kendisinin bilinmesi için kişiye verilmiş bir tecelli
mahalli olduğunu idrak ettiğinde, nefsini Hakkın tecellilerine teslim eder. Bu
teslim ediş o kişinin Müslüman olması ve tecellilere Hakkıyla nispet ederek abd
(kul) olması demektir.
Allah’ın Zatı
Nefsinin bir aynası olarak verilen nefsi natıkasıda Hakk’a ait bir emanettir.
Bu emaneti teslim etmesi onu Müslüman kılar, bu emanete devam eden tecellilerin
hakkına riayet etmesiyle “abd” olmuş olur. Ve Hakkın “fedhuli ibadi ve
vedhuli cenneti” (Fecr/29-30) hitabına maruz kalır. Kulluğa ve irfan
cennetine alınmış olur. Kişinin nefsi hakikatini bu şekilde tertemiz olarak
Hakka sunmasının diyeti, karşılığı Allah’ın Zati Nefsinin, Zatının hakiki kul
olarak zuhur mahalli olmasıdır. Kehf/74 Ayette bir nefs (nefs karşılığı
olmaksızın tertemiz bir nefs) in alınmasının bedeli ve diyeti Allah’ın Zati
nefsine tecelli mahalli olmaktır. Zaten Allah’tan başka bir şey yoktur, ama
bunu idrak edip, kendini nefsini Hakka teslim edeni Allah, kendi nefsine Zatına
zuhur mahalli olarak seçerek, diyetide O olmaktadır. Bunu Musa (as)’a
hitabında “Seni nefsim için seçtim” (Taha/41) ayetiyle
buyurmaktadır.
Ayrıca kudsi
hadisdede Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: “Beni bilen taleb eder… Beni
taleb eden bulur… Beni bulan sever… Beni seveni öldürürüm… Bir kimseyi
öldürürsem diyeti Bana düşer… Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti
bizzat BEN olurum”
Söz konusu kudsi hadisde yukarıdaki gerçek ifade edilmekte. Buda ancak marifet yolu ile gerçekleşir. Hakkı Marifet-i Zat olarak, mutlak ahadiyeti yönüyle bilmek mümkün değildir. Marifet-i Sıfat yönüyle bilmek mümkündür. Buna göre marifet talebi gerektirir. Taleb ise bulmayı icab ettirir. Bulmakda sevmeyi gerektirir. Sevgide ölümü. Bu ölüm “fena” halidir. Ölüm ise diyeti icab ettirir ki bu da “beka” halidir. Diyet ise ancak aklı başında olana ödettirilir. Gerçekten öldürülmenin diyeti ancak öldürendir. Özellikle bu manaya şu ayeti kerime işaret eder: “Bir kimse, Allah ve Resulüne doğru yola çıkarda sonra ölürse, onun ecri Allah’a kalır” (Nisa/100)
Yani Zatı ile ona
“beka” verir. Çünkü bu manada katil maktulün aynıdır. Hakikat değişmez. Zira
hakikat birdir. Kesrete gelince, o bir takım akli, vehmi ve izafi nispetlerden
ibarettir. Burada söz konusu ölüm ile kişi “Ölmeden önce ölünüz” hükmüyle
fena bulmuş, Hakk ona diyet olarak “Hakk ile beka” kazandırmış olmaktadır.
“Bugün mülk
kimindir?” sorusuna “Vahid ve Kahhar olan
Allah’ındır” cevabını idrak ile vermek gerekir. Allah ismi camisi
bütün ilahi isimleri bünyesinde cem etmiş, toplamıştır. “Vahid” oluşu açısından
BİR ve TEK olup Allah’ı niteler. “Kahhar” oluşu açısından ise tüm ilahi
isimleri zuhura çıkıp çıkmayacağı konusunda hükümran oluşudur. Dilerse ilahi
isimleri zuhura çıkarır, dilerse bünyesinde, batınında tutar; zuhura çıkmaz.
İşte Allah’ın, Vahid ve Kahhar oluşu bu nedenledir.
Tek ve Bir olan
Allah, ilahi isimleri zuhura çıkarmayarak, tecelli mahallinin hükmüne son verme
özelliğine sahiptir. Bu ise o tecelli mahallinin kıyametidir. Varlığı ancak
Allah’ın isim ve sıfat tecellilerine bağlıdır. İşte bu idrak ve anlayışa ulaşan kişi, “Mülk
Vahid ve Kahhar olan Allah’a aittir” diyebilir. İşte bu şuurla bu
ayetin yaşanması, bu ayetin o kişide müşahede haline geçmesidir. Daha
bugünden “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle bilinçlenmesine yol
açar. Ve Allah’ın tecellisi ile yani Allah ile (billâh) yaşamasını sürdürme
bilincidir. O kişinin yaşamına aldığı gerçektir.
Nefsin hakikatinin
Hakkın Zati sıfatları olduğunu idrak eden kişi, bu idrakiyle nefsinide Zata
teslim eder. Nefsini idrak edebildiği kadar Hakkın Zatını idrak edebilmiştir.
Ancak Mutlak Zatı ihata edemeyeceğinin şuuruna vararak Hz. Resulün (sav) “Künhü
Zatını idrak edemedik” sözünün hakikatine ulaşır. Bu o kişinin
fenasıdır.
İkinci idraki ise
nefsi natıkasının Hakkın tecelli mahalli olduğunun idrakidir. Yani Allah’ın
Zati Nefsindeki özelliklerin, nefsi natıka kanalıyla tecelliye mazhar olduğunun
bu şekilde O’nu idrak ettiğinin bilincine varılmasıdır. İşte bu tecelliler ile,
bu tecelliler sayesinde varlığının devam ettiğinin şuuruna varılmasıdır. Bu
idrakle Allah ile (billâh) mevcut olduğunun şuuruna varır. Bütün kuvvet,
kudret, heybet ve azametin Hakk’a ait, Allah’a ait olduğunu itiraf eder “la
havle vela kuvvete illa billâh” ve “lâ ilahe illallah” tevhidlerini
büyük bir idrakle zikreder ve Ulûhiyeti Zatıyla TEK ve BİR İLAH olduğunu, ulûhiyetiyle
her zerrede hükümlerini yürüttüğünü idrak eder.
“İlahınız tek bir
ilahtır” (Nahl/22) “Sen gaybleri en çok bilensin” (Maide/116)
“O’nun misli (benzeri) yoktur. O semi ve basirdır” (Şura/11)
Ayetleri ile “Seni
hakkıyla sena edemedik, Sen nefsini sena ettiğin gibisin” hadislerini
yakinen müşahede eder.
Allah’ın
nefsimize, Nur ismi ile tecelli ederek aydınlatması ve nuru baki kılması; Âlim
ismi ile tecelli ederek ilimleri idrak etmemizi kolaylaştırması; Fettah ismi
ile tecelli ederek bu ve bundan sonraki hakikatleri keşfetmemizi sağlaması dua
ve niyazıyla…Evet nefis mertebeleri konusunda değerli katkılarını esirgemeyen
Mehmet İzzet ASLIN beye teşekkür ediyoruz ilim zekatı verilen ve verildikçe
çoğalan bir ilahi ikramdır. Çok değerli çalışmalarını delemelerini sitesinden
takip edebilirsiniz.
NEFİS EĞİTİMİ
Gazaliye göre Nefis,
kötü sıfatların; ruh da iyi ve güzel sıfatların mahallidir. Yapılan birçok
tarif nefsin bu durumuna işaret etmektedir. Bu tarif nefsin alt konumda yer
almasına; ruhunda terbiye yoluyla üst makama çıkma ve özelliklerinin orada
kökleşmesi durumuna göre yapılmış olan bir tariftir.
Nefsin kötü
sıfatların mahalli oluşu, onun daimi olarak o konumda kalmasını zorunlu kılmaz.
Nefis, kötü vasıfları iyi tespit edilip uygun kurtuluş yolları ve reçeteler sunulduğunda
arınır. Nefsini temizlemek isteyen insan, nefsinin kusur ve hatalarını iyi
tespit ederek işe başlamaladır.
Kulun kötü
olarak nitelendirilen vasıfları iki çesittir.
Birincisi
irâdesi ile kazandıgı günah ve isyan,
İkincisi aşağı huylardır.
Aslında kötü
olan bu nevi huylar insan tarafından tedavi ve terbiye edilerek, tedricî bir
sekilde düzeltilmeye uğraşılırsa, devamlı bir mücadele ile kötü huyları yok
etmek mümkün olur.
Birinci kısım
hükümler içerisinde, haram veya mekruh kılınarak yasak kılınan şeyler yer alır.
İkinci kısımda ise, nefsin aşagı ve bayağı şeyleri yer alır. Bunlar içerisinde
kibir, gazap, kin, haset, kötü huy, tahammülsüzlük gibi yerilen ve kötülenen
huylar vardır.
Nefsin
hükümlerinden en çetini, zoru hatta en elem verici hali; nefsin bu gibi şeylerin
güzel olduğu vehmine kapılması veya kendisinin bir değeri bulunduguna, kadrinin
bilinmesi hakkının olduğuna kanaat getirmesidir ki. Bunun için bu husus gizli şirk
sayılmıştır.
Sûfîler’e göre,
günahlar tevbe ile kötü huylar ise, riyâzetle giderilir. Günah olarak işlenmiş
olan hataların temizlenme yolunu tevbe olarak gören sûfîler, bunu kendilerine
vazgeçilmez bir ölçü olarak kabul etmişlerdir. Tevbe etme onlar için bir giriş
kapısı olarak her zaman önemini korumustur.
NEFSİ EĞİTMENİN
YÖNTEMLERİ
1. Müridin,
Nefis Egitiminde
Takip Ettigi
Yöntemler:
Ahlaktaki
itidal, nefsin sağlıklı oldugunu gösterir. İ’tidalden sapmak ise bir illet,
nefisteki bir hastalıktır. İ’tidale riayet, beden mizacı için saglamlık;
i’tidalden ayrılmak beden için bir derttir.
Burada anlatacagımız metodların herbiri kamalat ehli
gözetiminde yapılabildigi gibi hakiki talip olanın kendi azim ve gayretiyle de
yapılabilir.
Nefis tedavisinde, onu rezilliklerden ve düşük huylardan temizleyip faziletleri ve güzel ahlakı kendisine aşılamak, bir bedendeki hastalıkları yok etmek suretiyle bedeni tedavi edip onu sağlığına kavuşturmaya benzer.
Beden mizacında
asl olan dengedir. Ancak yiyecekler, hava ve bazı ârızi durumlar sebebiyle sağlam
mide zarar görür, hastalanır ve itidali kaybeder.
Asılda var olan
denge doğan çocuğun sağlam bir fıtratla doğmasına rağmen ebeveynin onu yahudi,
hristiyan ya da mecusi yapması sözü, ebeveynin ve çevresel faktörlerin çocuk
üzerindeki etkisinin hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir örnegidir.
İlk başta
mükemmel olmayan beden, gıda verilmekle nasıl gelişiyorsa; nefis de noksandır,
fakat olgunlaşmayı kabul edecek bir istidatta, yetenekte yaratılmıştır. Nefsin tekâmülü
ve olgunlaşması; ahlakını güzelleştirme, onu terbiye ve ilimle beslemekle sağlanır.
Beden sağlam
olduğunda doktorun vazifesi koruyucu hekimlik ise; seyhde nefis sağlam iken onu
güçlendirme yollarını arar. Hastalandığında da her ikiside tedavi yollarını araştırır
ve uygulamaya çalısır. Bedendeki hastalık nasıl zıtlarıyla tedavi ediliyorsa; (mesela,
hastalık hararetten kaynaklanıyorsa sogukla, soguktan kaynaklanıyorsa sıcakla
tedavi edilebilecegi gibi) kalp hastalığı olan kötü huylar da zıtlarıyla tedavi
edilir.
Cehalet hastalıgı
ögrenmekle, cimrilik illeti cömert olmaya çalısmakla, kibir hastalığı
tevazuyla, açgözlülük hastalıgı arzu duyulan şeylerden zorlana zorlana geri
durmakla tedavi edilir.
Kişinin hedefine
ulaşmasının engellerinden bir kısmı, ahiret yoluna girmemesi ve ahireti tercih
etmesi konusunda önündeki engellerdir. Bunların kisinin önüne durmasının asıl
nedeni ahirete imanın bulunmayısıdır. İman olunca, ahiret yoluna girme
iradesini ortaya koyanın
yapacagı ilk iş,
kendisi ile Hakk arasında bulunan engeli ve perdeyi kaldırmaktır.
Çünkü halk
katmanlarının Hak’tan mahrum olmalarının sebebi, Hakk’a giden yol üzerinde yoğun
şekilde enğellerin bulunmasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de:
“Önlerine ve
arkalarına sed çekmisizdir.
Gözlerini perdeledigimizden artık göremezler.”
buyurulmaktadır.
Bu engeller sebebiyle insanoğlu, hedefe ulaşma konusunda zorlanmaktadır. Ne ileri gidebilir ne de geri kalabilir.
Burada ruhsal
olarak durgun bir insanın hali anlatılmış oluyor. Müridin, Hakk’a ulaşmasındaki
engeller dört tanedir:
a- Mal
b- İtibar
c- Taklitçilik
d- Günah
Mal engeli,
Malın mülkiyetten çıkarılıp sadece zaruri ihtiyaçları karşılayacak kadar bir miktarının elde bırakılmasıyla aşılır.
Kişinin yanında gönlünün bağlı bulundugu bir dirhem kaldığı sürece bu kişi, bununla tutsak bir halde olup Allah’tan perdelenmiş demektir. Aslında dünya senin olsa onu gönlüne sokmadığın ve onun sevgisi seni Allah tan alıkoymadığı sürece hiçbir sıkıntı yoktur.
Zengin birçok
bağları olan bir muterem fakir bir arkadaşına çok güzel bir bağ bağışlar.
Arkadaşı şöyle bir düşünür ve Elhamdülüllah der. Sonra fakir üzerinden zaman geçer bağ ile
meşkul olur itibar kazanır sonra bir gün arkadaşı derki ben malımı senden geri
alıyorum. Fakir iken zengin olmuş zenginliği tamış kişi şöyşle bir bakmış ve
Elhamdülüllah Elhamdülüllah demiş. Zengin arkadaşı sormuş fakir idin zengin
oldun Elhamdülüllah dedin bunu anlarım fakat zengin iken falir oldun bu sefer
iki defa elhamdülüllah dedin niçin böyle yaptın bunu anlamdım der. O da
tebessüm eder ve ikisindede nefsime baktım ne yapayor diye ilkinde hiç
sevinmedi ikincisinde de hiç üzülmedi demiş.
Hakiki kul için mal ve mülk aslında herkes için bir nimettir. Çünkü
onlar ne elde tutarlar nede gönle sokarlar bulunca dağıtırlar bulmayınca
şükrederler. Sen bize bu nimetleri vermeseydin biz bunları asla yapamazdık diye
şükür secdesine kapanırlar. Onlar böyle yaptıkça misli misli yine gelir.
İtibar engeli ise,
İtibar
kazandıran makam ve mevkilerden uzaklaşılıp tevazuya yönelmek, sessizlige bürünmek,
ad ve şanı andıran nedenlerden kaçmak ve halkın kendisinden nefret etmelerini
saglayacak bir takım işleri yapmak suretiyle aşılır.
Taklitçilik engeli,
Mezhep bağnazlıgının bırakılıp; “Lâ ilâhe illallah Muhammedurrasûlullah” sözünün anlamının gerçek bir imanla tasdik edilip Allah’tan başka her türlü ma’bud’un kalpten sökülüp atılmasıyla saglanır.
Allah dışındaki tapınılan ma’budların en büyügü heva ve heveslerdir. Mürid, inançları hususunda bagnaz davranır, nefsinde baska inançların analizini yapmaz, onlara yer vermezse bu bağnazlığı kendisi için bir bağ, engel olur.
Ancak taklidî
yoldan benimsediği itikadî meselelerin gerçek mahiyetlerini, mücadele
yöntemiyle değil mücahede metoduyla kavrama arzusunu hissettiğinde ve atılması gereken
şeyleri kalbinden söküp attığında olayların hakikatleri önüne serilir.
Günah engeline gelince,
Bu da bir mânia olup ancak tevbe ile yapılan haksızlıklardan sıyrılmakla, bir daha kötülüklere dönmeme hususunda samimi bir irade ortaya koymak, geçmisten pişmanlık duymak, hak sahiplerine haklarını vermek ve haksızlık yapılanların gönüllerinin alınmasıyla ortadan kalkması gerçekleşir.
Çünkü samimi bir
sekilde tevbe etmeden, zahirî günahları bırakmadan mükâşefe yoluyla dinin
esrarına vâkıf olma sevdası gösteren, arapça’yı dil olarak edebi yönüyle
ögrenmeden Kur’an’ın sırlarına ve tefsirine vakıf olma hevesini gösteren gibidir.
Bunu ögrenebilmek için önce Kur’an’ın Arapçasının anlasılması, sonra manalarındaki sırların kavranmasına yönelinmesi gerekir.
Ahiret yoluna
giren kişi önce şeriatın zahiri emirlerini dogru biçimde uygulaması, akabinde şeriatın
derinliklerine ve sırlarına yönelmesi gerekir.
Nefis ile mücadeleye,
ilmihal bilgilerini özellikle abdesti, guslü, namazı ve öteki zahiri ibadetleri
ögrettikten sonra onu terbiye ederek devam edilmelidir.
Bu işin o kadar
da kolay olmadıgı unutulmamalıdır.
Tüm zorluklara ragmen Hakk’a ermek için güçlüklere katlanarak nefis terbiye edilmelidir. Zira Yüce Allah’ın ruh ile göndermiş oldugu güzel özellikler insan vücudunun sag tarafında, kötü huylarda sol tarafında yerleşmiş durumdadır.
Ruh ile kalbin birleşiminden yaratılan nefs-i nâtıka’nın gıdası ruhtan verilirse vücudun her yanı adaletle dolar ve insanın hükmü Hakk’tan yana olur.
Eğer onun gıdası kalpte bulunan kötü huylardan verilirse vücudun her yanı zulümle dolar ve insanın hükmü hevâdan yana olur.
Nefsi terbiye yollarından biri, Hakk’a yönelip dünyadan yüz çevirmiş ve nefsini temizlemiş Allah dostlarını, kendisine arkadaş edinmektir.
Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dogrularla beraber olun.” meâlindeki âyette dogru insanları dost edinmemizi bize tavsiye etmekte, imanlarında ve ahitlerinde; niyet, söz, fiil, hatta her hususta Salih olanlarla bulunmayı telkin etmektedir.
Mürid, bu kisilerle beraber oldugu sürece onları örnek alır ve nefsinde var olan kötü huylardan uzaklasarak nefsini güzellestirir.
Ebu’l-Abbas Seyyârî’ye, nefsin nasıl terbiye edilebileceği sorulunca: “Emirleri yerine getirmek ve yasaklardan kaçınmakla, salih kimselerle sohbet etmek ve yoksul kimselere hizmet etmek gibi konularda sabır göstermekle” cevabını vermiştir.
Mürid, kimlerle irtibatlı ise onun bir takım hal ve hareketlerini de kendisine örnek alır. Arkadaş çevresinin insan üzerindeki etkileri düşünüldüğünde bunun önemi daha çok açığa çıkar.
Nefis terbiyesinde salih kimselerle beraber olmak son derece önemlidir. Salihleri kendisine dost edinen müridin nefsindeki değişim ve gelişim de onlardan alacağı güzel hasletlerle müsbet yönde olacaktır.
Nefis terbiyesi için tasavvufta düstûr haline gelmiş olan “az yeme, az konusma ve az uyuma” önemli bir egitim tarzıdır. Bununla ilgili olarak mutasavvıfların önde gelen isimlerinden Hasan Kazzaz’dan su söz nakledilir. “Şu tasavvuf isi üç sey üzerine kurulmuştur:
Zaruret
olmadıkça yememek, uykuya mağlup olmadan uyumamak ve mecburiyet olmadan
konusmamak.” Bu egitim şekli tasavvuf yoluna girmiş olan her müridin metodu
olmuştur.
Açlıgı, az uyumayı, az konusmayı mücahedenin erkânından bir rükun sayan bu yolun ehli, yemeyi bir kenara bırakmış ve hikmetin menbalarını açlıkta bulmuşlardır.
Tasavvuf
sürecinin tekâmülünü tamamlyanlar ise;
Tasavvuf ateşi aşk ile Suzan olmaya derler.
Tasavvuf hakkın esrarına hayran olmaya derler.
Tasavvuf gönül tahtında sultan olmaya derler. Demişlerdir.
Sehl
b.Abdullah’ın yemek yeme usulü on beş günde bir yemekti.
Ramazan gelince
aybaşından itibaren bayrama kadar yemek yemezdi.
Her aksam yalnız su ile iftar eder ve Allah Teâlâ dünyayı yaratınca günahı ve cehaleti tokluğun içine, ilmi ve hikmeti açlığın içine iskân etti, sözüyle tokluğun kişiyi tenbellik ve günaha sürüklediği, açlığın; ilmin ve hikmetin giriş kapısı olduguna işaret eder.
Yahya b. Muâz, açlığı müritler için riyazet ve nur, tokluk nâr (ateş) dır. İştah oduna benzer, ondan ateş meydana gelir, bu ateş sahibini yakmadan sönmez, diyerek fazla yemenin insanın mahvına sebep, açlığın kurtuluş olacağına işaret eder.
Ebu Süleyman Dârânî de dünya amelinin anahtarı tokluk, ahiret amelinin anahtarı açlık olarak görmektedir.
Sûfîlerin açlıga
dayanıklı olmasını ifade etmek için Ebu Ali Ruzbâri, bir sûfi bes gün açlıga
tahammül edemez ve açım derse, onu derhal çarsıya götürünüz ve maişetini çalışarak
kazanmasını emrediniz, diyerek ondan
artık hayır çıkmayacagını, iradesiz bir kimsenin sûfi olarak nitelendirilemeyecegine
ışık yakıyor.
Edep, insan hayatının vazgeçilmezlerinden biridir. Nefis, edepli olmaya zorlanarak da terbiye edilir.
Sehl b.Abdullah
Tusterî, nefsini edeple saran kişinin, Allah’a ihlâsla kulluk yapacağını
belirtir.
Kuseyrî ise, edep, kisinin nefsini tanımasıdır.”der.
Nefis eğitiminin
yollarından biri de yolculuk yapmaktır.
Tarîkat ehli,
gerek cismani ve gerekse ruhani sefere büyük önem vermistir.
Ruhî sefer kadar
bedenle yapılan yolculuğun, degişik yerler görüp farklı insan ve Allah
dostlarıyla tanışmanın değeri büyüktür.
İbret almak için çok yer ve memleket görmek gereklidir.
Çok gezmenin gayesi,
sebeplere güveni ortadan kaldırmak ve nefsi terbiye etmektir.
Yapmış olduğumuz her yolculukta degişik kimseleri görmek, Allah dostları ile kaynaşmak kendimizi gözden geçirmenin, murakabe ve muhase yapmanın bir fırsatı olarak da degerlendirilebilir.
Nefis eğitiminde yukarıdaki hususları bir bir gerçekleştirirken bunları sürekli olarak yerine getirebilmek için en önemli esas, iradede sebat göstermektir.
Mürid, iradeli
ve istikrarlı olursa şimdiye kadar kazandıkları ile bir şehveti, arzusunu
terketmeye azmettiginde kendisine onu bırakma sebepleri kolaylaştırılır, bu
Allah tarafından kendisi için bir imtihan ve deneme olur.
O halde kişi azimlerinde sabırlı olmalıdır.
Zira kişi
iradeli olmaktan vazgeçerse nefsi buna alışır ve tamamen bozulur.
Eğer nefsi iradesine zıt bir davranışta bulunursa bundan dolayı nefsini cezalandırması gerekir. Nefsini cezalandırmakla korkutamazsa, nefsi kendisine galip gelir ve arzularına uymasını güzel göstererek riyazetini berbat eder. Üzerilerine tembellik çökmüş kişilere nefis mücadelesi, riyâzet yapmak, nefis tezkiyesi ve ahlak temizligi ile ugrasmak ağır gelir.
Nefisleri
aksaklıklarını kendi kusurlarına, çirkefliklerine, içlerinin bozukluklarına vermez,
bunu bir türlü kabule yanaşmaz da tutar huyların degişmesinin tasavvur dahi
edilemeyeceğini ileri sürerler, tabiatlar degişmez derler. Oysa hayvanlar bile eğitilirken
insanın eğitilmemesi nasıl düsünülebilir?
Huylar degişmeyi kabul etmeseydi bütün ögütler, va’zlar ve egitimler hükümsüz kalırdı.
Rasûlullah
(S.A.V) “Ben ancak ahlâki üstünlükleri tamamlamak için gönderildim.” buyurmazdı.
Bu hadis, eğitim yoluyla ahlâkî özelliklerin insana kazandırılabileceğine güzel bir örnek oluşturmaktadır.
Rasulullah’ın getirdiği prensiplerle tanışan, onları benimseyip hayatında uygulamaya çalısan herkes, nefis eğitimi ve huyların güzelleşmesi konusunda önemli sonuçlar elde etmiştir.
Birçoğu bu
prensipleri uygulamasına göre hayatlarında degişime ugramışlar.
Kendini yenileyebilenler hep ileriye dogru adım atmışlar ve ahlak açısından olgunlaşıp kemale ermislerdir.
Bugün egitim
yoluyla hayvanların bile ahlakını degiştirmek mümkün iken insanoğlu için bu
ahlak değişiminin mümkün olmamaması düsünelemez.
Vahşi dogan kuşu ehlileştiriliyor, at serkeşlikten usluluga, rahvanlıga kavusturuluyor.
Degişim ve gelişim
olmasaydı insanlık ilk olarak başladığı yerde kalması gerekirdi.
Elbette insanoğlunda bulunan tabiatlar çesitlidir.
Bazıları çok
çabuk değismeyi kabul ederken bir kısmı yavas yavas kabul eder.
Bazı özellikler vardır ki, özellikle öfke ve şehvetin hiçbir izini bırakmadan kökünden söküp atmayı istesek de bunu başaramayız.
Ama onları riyâzet ve mücâhede yollarıyla gevşetip emir altına almayı istersek bunu yapabiliriz.
Bu özelliklerin
tamamen ortadan kaldırılamamasının iki nedeni vardır:
Birinci nedeni,
fıtratın aslındaki garize gücü ve varlık sürecinin uzamasıdır.
Sözgelimi şehvet,
büyüklenme, öfkelenme insanda mevcuttur.
Ancak değişimi
en zor olan şehvet gücüdür.
Çünkü şehvet gücü en önce varolan bir güçtür.
Çocuğa daha yaratılışın basında şehvet (arzu etme, isteme) gücü verilir, yedi yaşından sonra öfkelenme gücü ve daha sonra da temyiz gücü bahsedilir.
İkinci nedeni,
bazı huyların istekleri dogrultusunda yoğun faaliyet gösterilip güzel kabul
edilmesi ve beğenilmesidir.
Yani daha sonradan çalışarak kazanılıp elde edilen ve benimsenen özelliklerdir.
Bu halde olan insanlarda
dört gruba ayrılır:
Birinci grup, Hakk ile bâtılı, güzel ile çirkini birbirinden
ayıramayan, yaratıldıgı sekilde tüm inançlardan soyutlanmış bulunan, zevklerin
peşinde gidip arzuları tam tekemmül etmemiş gafletteki kisilerdir.
Bunlar tedaviye gerçekten
çok hızlı cevap verirler. Sadece mürşide, kılavuza, nefislerini mücahedeye
yöneltecek bir uyarıya ihtiyaçları vardır. Uyarıldıkları takdirde çok kısa bir
sürede huyları güzelleşir.
İkinci grup, çirkinin çirkinligini bilen ama henüz güzel amellere alışmamış, kötü amelleri kendisine güzel gösterilmiş, şehvetinin kurbanı, esiri oldugu için isabetli düsüncelere iltifat etmeyen, bununla beraber amel hususunda kusurlu olduğunun farkında bulunanlardır.
Bu gruptan olan
biri kötü amellere bağımlı oldugundan öncelikle bu tutumunu gönlünden söküp
atması, ardından nefsine salih amelleri yerleştirmesi gerekir.
İşi ciddi tutar,
samimi şekilde çalışırsa gerekli eğitimi elde edebilir, çünkü genelde eğitime
elverişli bir konumdadır.
Üçüncü grup, çirkin huyları, alışkanlıkları yerine getirilmesi
gereken güzel görevler olarak telakki eden, onları dogru, güzel gören ve bu
inanç çevresinde yetişen gruptur.
Böylelerinin
tedaviye olumlu cevap vermeleri nadirdir.
Bunun sebebi
onların doğru yoldan ayrılma nedenlerinin yoğunluğudur.
Dördüncü grup, bozuk düşünce doğrultusunda yetişmiş,
eğitilmiş, fazileti aşırı kötülüklerde, vurupkırmada, cana kıymada görüp
bununla övünen, bunun şerefini artırdıgını zanneden kişilerin oluşturdugu
gruptur. Bunların egitimi çok zordur.
Bu gruplardan
birinci grupta yer alanları cahil;
İkincileri cahil ve doğru yoldan ayrılmıs;
Üçüncüleri cahil, dogru yoldan ayrılmış, fâsık;
Dördüncüleri de cahil, dogru yoldan ayrılmış, fâsık ve şerir
(şer işleyen, kötü, hayırsız kimse) dir.
Riyazetle ve
mücahede ile eğitimdeki amaç, aşırı uçların ortadan kaldırılmasıdır.
Yoksa şehvet, gazap duygularının tamamen kaldırılması söz konusu degildir.
Çünkü fıtratın
içerisine yerleştirilmişlerdir. Şehvet duygusu ortadan kaldırılmış olsa;
örnegin yeme arzusu kesilse insan helak olur, cinsel ilişki istegi kesilse zürriyet sona erer. Gazap duygusu olmazsa, insan kendisini helak edecek şeylere karşı kendisini savunamaz.
Kur’ân-ı Kerimde
“Öfkelerini yutanlar, insanların kusurlarından af ile geçenlerdir.”
âyetinde, öfkelerini yok edenler olarak bahsedilmiyor, yutanlar denilerek gazap duyğusunun tamamen ortadan kalkmayacagı ifade ediliyor.
Gazap ve şehveti, ikisinden birisini akla hâkim olmayacak ve aklı mağlup etmeyecek, aksine her ikisini de kontrol altına alacak ve üstün gelenin akıl olacağı şekilde itidal sınırına çekmek mümkündür. Huy değişikligi ile amaçlanan budur. Zira çok defa şehvet insanı öyle istila eder ki akıl fenalıklara açılmasını engelleyemez de riyazetle normal çizgiye döner. Bu deliller öfke ve şehveti normala dönüştürmenin mümkün olduğunu gösteriyor.
Ahlakta istenilen ifrat ve tefrit olmayıp itidaldir. Mesela; cömertlik, şeriat tarafından övülen bir huydur, israf ise pintiligin ortasıdır. “Yeyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah isrâf edenleri sevmez.” ayeti bize bunu ögretiyor. Mutluluk, kalbin dünya ârızalarından selâmetine bağlıdır. Cimrilikte, savurganlıkta dünya arızalarındandır.
Kalbin selamet içinde olmasının koşulu ise bunlardan azâde olması yani ne mala yönelmesi ne de malı harcamaya veya elinde tutmaya hırslı olmasıdır. Çünkü malı elinde tutanın kalbi nasıl cimrilige kendini kaptırmışsa, malı harcamaya hırslı olanın kalbi de kendini savurganlıga, harcamaya kaptırmıstır. Kalbin kemal noktası bu iki nitelikten de arınmış olmasındadır.
Bunlar da dünyada mümkün olmadığına göre en uygun çare orta yoldur. Cömertlik, savurganlıkla cimrilik arasında yer alır. Yigitlik, korkaklıkla saldırganlık arasında yer alırken, iffet de aşırı arzularla donukluk arasındaki bir konuma sahiptir.
Nefsi terbiye etmek için mutasavvıfların genel olarak izledigi yollara başvuran kişi, ayrıca nefsini sıkı bir sorguya da çekmelidir. Bu sorğu geriye dönük tüm hayatı kuşatıcı olmalıdır.
Hz. Ömer(r.a), “Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekin! (Amelleriniz) ölçülüp tartılmadan önce onları ölçüp tartın! Hiçbir seyin gizli kalmaksızın (amellerinizin) sunulacagı o (hesap) gün(ün)de Allah Teâlâ’ya sunmak üzere nefislerinizi süsleyin!” diyerek nefis muhasebesinin önemine işaret eder.
Nefis sorguya çekilirken içerisinde bulunulan durum asla begenilmemeli, sürekli daha kötü durumlarla karşılaşılabilineceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Kişi nefsinin yapıp ettiklerinden dolayı azaba ugrayacağını düşünerek onu adeta yerden yere vurmalıdır.
Kul, geçmişte işlediginden ötürü nefsini hesaba çeker, derhal durumunu düzeltir, kararlı olarak hak yolda yürür, kendisiyle Allah arasındaki haller itibariyle kalbini dikkatle, güzelce denetlerse bütün hallerinde Allah’ın kendisini kontrol ettiğini de hatırlamış olur.
Nefis muhasebesi
ile kul, geçmişi, bugünü ve yarınını degerlendirme imkânına sahip olur.
Nefiste bulunan
bir takım duygu ve düşüncelerin kontrolden geçirilmesi şarttır.
Kontrolden ve eğitimden geçmemiş bir nefis için bencillik duygusu, kibir, riyâ, vb. hususlar çok zararlıdır.
Bu duygulardan nefsi arındırmak için, nefse değer vermemeli ve onu küçük görmeliyiz.
Nefis, kul ile dini arasında engeldir.
Ebû Amr b.Nüceyd’in su sözü buna güzel örnektir: “Nefsi aziz olanın, dini zelil olur.”
Zünnûn el-Mısrî: “Allah hiçbir kuluna, nefsinin zilletini göstermek suretiyle verdigi izzetten daha önemli bir izzet vermemiştir. Allah hiçbir kuluna, nefsinin zilletini görmesine mani olmak suretiyle verdigi zilletten daha kötü bir zillet vermemiştir.” der.
İnsan, başkalarından önce kendi nefsinin eksiklik ve kusurlarını görürse, nefsinin kibir ve gurura kapılarak bencilleşmesine engel olur. Nefsin bencilleşmesini enğellemenin bir başka yolu da nefsi daima kınamak ve onu küçük görmektir. Kişi, nefsini yerdiği zaman, nefsin kendini beğenme duygusu da engellenmiş olur.
Nefis, tüm kötülüklerin kaynagı olarak kabul edildiğine göre nefsin isteklerine de boyun eğilmemelidir. Nefsin arzularının tam tersi yapılıp şehvetlerden uzak tutulmalıdır.
İlim ve Allah korkusuyla
kontrol edilmelidir.
Mürid, Allah’a ulaşmakla noktalanacak manevi yolculuğu esnasında kendisini tehlikeye atacak olan şu üç husustan uzak durmalıdır:
“Kendisine
uyulan sehvet, tâbi olunan heva ve kişinin, nefsinin çagrısına uymasıdır.”
Şeyhlere İslâm’ın ne oldugu soruldugunda cevap olarak nefsi, muhalefet kılıcı ile bogazlamaktır, diye cevap vermişlerdir. Bir kimsenin içinde nefsaniyet yıldızları doğarsa, o kimsenin kalbinde Allah ile üns batar.
Zünnûn el-Mısrî:
“İbadetin anahtarı tefekkürdür, isabetli olmanın alâmeti, hevâ ve hevese, nefse
muhalefettir.
Nefse ve hevâya muhalefet, onun arzularını terk etmek demektir.” diye nefse muhalefeti, ibadette isabetli olmanın temeli olarak nitelendirir.
İbn Atâ nefis
konusunda; “Nefis, cibilliyeti icabı edepsizdir, hâlbuki kul sürekli olarak
edebe riayet etmekle memurdur.
Nefis, tabiatı
icabı muhalefet meydanında at oynatır, kul harcadıgı çaba ile nefsin fena arzularına
ulaşmasını engeller.
Nefsini doludizgin salıveren, şer ve kötü işlerde onun ortagı olur.”der.
Nefse
muhalefetin Allah katındaki değeri konusunda Sehl b. Abdullah:
“Nefse ve nefsin hevâ ve hevesine muhalefet edilmek suretiyle Allah’a ibadet edildigi gibi başka bir şeyle ibadet edilmemiştir.” demiştir.
Amr b. Osman Mekkî: “İlim komutandır; Allah korkusu, sevk edicidir. Nefis ise itaatsizdir, serkeştir.
Muradını
eksiksiz ele geçirmen için nefis atını, ilim siyasetiyle idare et ve onu Allah korkusu
ile sür!” diyerek nefisle mücadelenin ilim yoluyla yapılacağını, cehaletle; serkeş
olan nefsin kontrol edilmesinin zor olduğuna işaret etmektedir.
Nefsânî arzuları terk etmek ve nefsi kırmak, isteklerinin zıttına hareket etmek suretiyle onu tedavi ve terbiye etmek; açlık, susuzluk ve uykusuzluk gibi güçsüz ve kuvvetsiz hale gelmeyi temin eden mücâhede çesitlerine göre daha mükemmel ve daha tesirli bir tedavi tarzıdır.
Her ne kadar
açlık, susuzluk ve uykusuzluk gibi hususlar da nefsin arzularını terk kısmına
girerse de durum böyledir.
Sâlik, nefsin hevâ ve heveslerini terk etmek için bu şehvetleri, Allah korkusuyla ve büyük şevkle kalpten atmaya çalısmalı, sabır ile de nefsin hevâya gidişini durdurmalıdır.
Muhammed b.
Verrak:
“Uzuvlarını
nefsânî arzularla tatmin ederek razı kılan, kalbine pişmanlık ağacını dikmiş olur.”
demistir. Bu durumda pişman olmamak için, nefsin arzuları kontrol edilmeye çalışılmalı
ve denetim altında tutulmalıdır.
Nefsi kötü
huylardan uzaklaştımak, güzel huylar kazandırmak lazımdır. Nefsi kötü şeylerle
meşgul etmektense, Allah Teâlâ’nın güzel buldugu işlerle meşgul etmek daha
uygundur.
“Nefis, öyle
birseydir ki; sen onu meşgul etmezsen, o seni mesgul eder.”sözü, buna isaret etmektedir.
Nefse muhalefet için en etkili yolu, onun isteklerinin zıttını yapmak olarak niteleyen Serî Sekatî söyle demistir:
“Otuz- kırk yıldır nefsim, havucu hurma pekmezine batırıp yemek istiyor; ama yine de ben onun istegini yerine getirmiyorum.”
Sâliklerin seyr-u sülukteki seferlerinin nihai hedefi, nefislerine karşı zafer kazanmaktır. Nefislerini yenip muzaffer oldular mı vuslata erdiler, demektir.
Nefis terbiyesinde; nefis ile isteklerinin arasına engel koymak, ona korku salmak, rahatlığını azaltıp önüne birtakım zorluklar koymak, gıdasını kısmak, lezzetlerden onu yoksun bırakmak ve Allah’ın emirlerine uyma istegi kibir duygusuna galip gelinceye kadar onu tehdit altında bırakmak da önemli terbiye metodlarındandır.
Nefis terbiyesi
ve nefisle mücadele, nefis muhasebesi, nefsi küçük görmek ve yermek, nefse muhalefet
ve onu şehvetlerden uzak tutmak baslıklarının her biri en ince detayına kadar
incelendiginde birçok yol ortaya çıkar ki bunların her biri nefis egitiminde
ayrı bir metod olarak kullanılabilir.
2. Mürşidin, Müridin Eğitiminde İzlediği Yöntemler:
Müridin nefis
egitimini tek başına sürdürmesi çok zordur.
Cemaatle namaz
kılmak isteyen kişi, kendisine uyacagı bir imama nasıl muhtaç ise müridde peşinden
gidecegi, kendisini dogru yola iletecek bir mürşide ihtiyaç duyar.
Çünkü din yolu,
girift iken şeytanın yolları pek çok ve alenidir. Kendisini dogru yola iletecek
mürşit bulunmayan kişiyi seytan, kendi yoluna iletebilir.
Mürşit nefsi
şeytana teslim etmemek için istikamet üzere bazı kalelere sokar.
Bu kaleler ise sunlardır:
a- Açlık
b- Uykusuzluk.
c- Suskunluk
d- Halvet.
Açlık, kalbin kanını azaltıp beyazlatır. Kalbin nurlanması ise beyazlaşmasında saklıdır. Çünkü açlık kalbin yağlanmasını azaltır.
Kalbin yağlarının erimesi ise yufkalaşması, kalbin yufkalaşması ise mükâşefenin anahtarıdır. Kalbin kanı eksildiğinde düşmanın giriş noktaları daralır. Çünkü düşmanın kalbe nüfuz alanları şehvetlerle, dünya tutkularıyla dolu olan damarlardır.
Geceleri uyumamak kalbi cilalar, parlatır, aydınlatır. Uyumamak da pek tabii açlığın bir sonucudur. Tok karınla uyumamak mümkün degildir. Zaruret miktarı dışındaki uykular kalbi katılaştırıp öldürür.
Sehl b. Abdullah sunları söylemistir: “Abdal diye nitelendirilen kişiler şu dört haslet sayesinde abdâl olmuşlardır: Karınlarını aç bırakmak, uyumamak, suskunluk ve insanlardan uzaklaşmakla.”
Suskun kalmayı,
uzlet (yalnız yaşama) kolaylaştırır. Ancak uzlete çekilmiş olan kişi de
yiyecegini, içecegini ve öteki işlerini görecek kimseleri görmekten uzak
olamaz.
Bu sebeple
bunlarla mecbur kalmadıkça konuşmamalıdır.
Çünkü söz kalbi oyalar.
Kalpler, konuşmaya
karşı büyük arzu duyarlar.
Kalp, konuşmaya dalınca zikir ve fikirle ugraşması, kendisini bunlara hasretmesi ağır gelir ve konuşma ile dinlenir.
Suskunluk aklı aşılar,
verayı çeker, takvayı ögretir.
Cemiyet hayatına
katılmamanın faydası, meşgul eden engelleri defedip kulak ve gözü kontrol
altına almaktır.
Çünkü kulak ve
göz kalbin koridorlarıdır.
Kalp, bir havuz gibidir.
Kendisine duyu
organları ırmaklarından pis, bulanık ve necasetli sular dökülür.
Riyazetin gayesi, kalp havuzunu bu sulardan ve bu sulardan meydana gelmis dipteki tortulardan temizlemektir ki, bu sayede havuzun dibinden su kaynamaya başlasın, kendisinden dupduru temiz bir su çıksın.
Bu havuzu temizlemenin
yolu, duyu organlarını zaptu rapt altına almak, zaruret miktarı dışında
kendilerine imkân tanımamaktır.
Bu da karanlık
bir oda da halvet’e çekilmekle olur.
Karanlık bir oda yoksa o zaman başını yakasının içine sokar veya bir örtüye bürünüp öyle durur.
İşte bu durumlarda Hakk’ın sesini duyar.
Bu saymış
oldugumuz dört haslet bir kalkandır.
Bunlar sayesinde yol kesiciler savuşturulur, yoldaki engeller kaldırılır ve yollara engeller konulması önlenir.
Mürid bunları
gerçeklestirdikten sonra yola koyulup devam eder.
Yola koyulması ve devam etmesi geçitleri aşmasıyla mümkündür.
Allah yolundaki
geçitler kalbin sıfatları olup, bunların sebebi de dünyaya yönelmedir.
Bunları aşmadaki
sıralama öncelikle kolayların aşılmasıdır.
Bu küçüklerden büyük geçitlere dogru bir yol izlenir.
Mal, itibar,
dünya sevgisi, halkın görüsünü dikkate almak, günahlara bulanmak gibi
hususlardan iç âlemi temizlemek gerekir.
Bir bir bu geçitleri asan mürid, hedefine daha emin bir sekilde varma imkânına sahip olur.
Seyh, mürid
haram mal ile uğraşan veya masiyetlere sapan biri ise ona öncelikle bu işlerden
vazgeçmesini emreder.
Mürid dışını
ibadetlerle süsleyip organlarını görünür günahlardan arındırdıgında ahlâkî
durumunu tespit ve kalp hastalıklarını teshis için davranışlarından hareketle iç
bünyesine bakar.
Eger zaruret miktarı dışında malını tesbit ederse bunları kendisinden alarak hayırlara harcar, mala yönelmesin diye kalbinin mal ile ilintişini keser.
Seyh, müridde; büyüklenme, kibir ve izzet-i nefis gibi duyguların kalbine hâkim olduğunu görürse bu kez kendisine sokaklara çıkıp dilenmesini emreder.
Kibir ve büyüklenme
duygusu kırılıncaya kadar dilenciliği sürdürmesini emreder.
Çünkü en büyük zillet dilencilik zilletidir.
Gelmişler bir
şeyhe efendim felanca şeyh sizin hakkınızda şunları şunları söylüyor demişler.
Cevaben oğul oda birşeymi bizde onun söyldiklerinin çok daha fazlası bile var demiş.
Seyh, müridin beden ve elbise temizligi konusunda titizlik gösterdigini, kalbinin buna meyilli oldugunu, bundan haz duydugunu gördügünde; kendisine, tuvalet bekçiligi ve buraları temizleme görevi ile birlikte mutfak islerinde çalısmasını söyler, onu dumanlı yerlerde görevlendirir.
Böylece temizlik
konusundaki titizligini alt-üst eder.
Bunları yapan müridden kendini beğenmişlik duygusu giderilmiş olur.
Mürid birdenbire
saplantılarını bırakamaz ve kötü bir huyunu bırakıp diğerine hemen geçemezse,
kötü huyu daha hafif olan bir başka kötü huya aktarılır.
Bu tıpkı mevcut suyun kanı gideremedigi durumlarda kanı önce sidikle yıkayıp, ardından sidigi su ile temizleyen adamın durumu gibidir.
Seyh, müridinin aşırı iştahlı oldugunu tesbit ettiginde kendisine oruç tutması ve yemeklerini azaltmasını emreder.
Bir süre sonra aynı müride lezzetli yemekler hazırlayıp başkalarına ikram etmesini, kendisinin bunlardan yememesini buyurur. Bu yöntemle kişi nefsine karşı güç kazanır, sabra alışır ve oburluğu törpülenir.
Seyh, müridinin
genç ve evlenme arzusu olduğunu ama mali imkânı olmadıgını görürse kendisine
oruç tutmasını emreder.
Muhtemelen şehveti oruçla dinmeyebilir.
O zaman bu müridine bir gece ekmek yemeden sadece su ile, diger gece de su içmeden yalnız ekmekle iftar etmesini emreder, nefsi zelil olup evlenme arzusu kırılıncaya kadar et ve katık yemesini yasaklar.
İradenin
baslangıç noktalarında açlıktan daha yararlı bir tedavi yöntemi yoktur.
Seyh, müridin aşırı
gazaplı oldugunu tesbit ederse kendisine uysal olmasını, susmasını emreder ve
bu müridin başına huysuz birini musallat eder.
Huysuz kişilere hizmet etmeye mecbur ederek, nefsini tahammüle alıştırmasını sağlatır.
Mürid, tasavvuf yoluna ilk girdiği sıralarda gece ibadetine kalkma hususunda tenbellik gösterince seyh, müridini gece boyunca tepesi üstü durmaya zorlar ki normal şekilde durup seve seve ibadet yapma arzusu göstersin.
Burada tedavide
asl olan, nefsin arzu ettiği ve meylettigi her şeyde tam bir zıt yola
girmektir. Nefse muhalefet için bu zıtlık ne şekilde mümkün olursa o sekilde
yapılabilir.
Nefis terbiyesinin bir başka yolu olan müridin nefsine baskın olan her sıfatta tutkulara ters hareket etmesi, heva ve heveslerin yerine getirmemesi çok önemlidir.
Bu hususları
bilen ve irşad görevini üstlenmiş bir mürşid müridlerine, müstakil olarak
gazabın çirkinliginden, malı elde tutmanın kötülügünden söz etmeli, müsamaha göstermemelidir.
Çünkü gösterecegi ufacık bir tolerans müridleri tarafından yanlıs anlasılır, cimrilik ve gazap huylarından sıyrılmazlar, tasıdıkları huylarının müsamaha ile karsılanan oranlarda olduğunu zannederler.
Seyh, müridlerinin kötü huylarını ne kadar kesmeye çalışırsa çalışsın bu imkânı elde edemez, sadece normale dönmelerini saglayacak biçimde keskinliklerini kırar.
Seyh için dogru olan,
asıl gayeye ulasmak için bu huyların asıllarını kazımayı hedef alıp siddet
göstermesidir.
Seyh, müridin eğitimini
saglayabilmek için yukarıdaki metodların dışında farklı yollarda uygulayabilir.
Mürid, iç âleminden baskın olan tutkularını attıgında veya zaafa ugratıp kalbinde bunlarla bir ilintisi kalmadıgında bu kez kalbini daimî zikre icbar ederek kendisini çokça zahiri zikirlerden meneder.
Zahiri zikir olarak sadece farz ve revâtip denilen sünnetleri yerine getirir.
Böylece tek bir virdi
olur ki bu virdi, virdlerin özü ve meyvesidir.
Bu da kalbin başka şeyleri düşünmekten soyutlanıp kendisini sadece Allah’ı zikre hasretmesidir.
Mürid, kalbini baksa şeylerle meşgul etmemeli ve kalbini Allah sevgisi ile tamca kuşatmalıdır.
Mürid kalbinde Allah sevgisinden baska bir şey bulundurmadıgında seyh, kendisini müstakil bir zaviye (çilehane)’ye yerlestirir ve helal azıklardan cüzî bir miktarla yiyecegini temin edecek birini görevlendirir.
Mürid, bu aşamada iken şeyh kendisine kalbinin ve dilinin meşgul olacagı bir zikri yapmasını telkin eder. Mürid, şeyhin ögretecegi zikir cümlesini dili hareketsiz kalıp dilini hareket ettirmeden, zikir cümlesi dilinin üzerinde adeta akıp gidecek bir konuma gelinceye kadar devam eder.
Bu aşamada zikrini, zikrin lâfzî şekli dilinden kalbine akıncaya kadar sürdürür ve zikrin lafzı, sureti, harfleri kalbinden silininceye kadar devam ettirir.
Artık bundan sonra müridde, zikir ifadesinin sadece manasının hakikatı kalbinde kalır, bu hakikat kalbinden ayrılmaz, ona hâkim bir sekilde onunla bulunur ve mürid masivadan sıyrılır.
Çünkü kalp bir şeyle
mesgul olursa bunun dısında kalan seylerden soyutlanır.
Seyh, müridinin
durumunu gözden geçirir, zekâ ve akli melekesi üzerinde de düşünür.
Eger müridini kendi haline bıraktıgı takdirde, kendiliginden Hakk’ın hakikatine ulasacağını kestirirse, kalbine hakikatı gözlerinin önüne serecek bir nur atılıncaya kadar düsünmeye, tefekküre devam etmesini emreder.
Ama müridin
böyle bir cevherden yoksun oldugunu, tefekküre güç yetiremeyecegini anlarsa o zaman
kalbinin tahammül edebilecegi, va’z, zikir ve kolayca kavrayabilecegi bir takım
delillerle kendisini kesin itikad çizgisine getirir.
Bu noktada şeyhin
çok müsfik, lutufkar olması gerekir.
Çünkü burası yolun tehlikeli noktaları, felaket geçitleridir.
Riyazetle ugraşan pek çok mürid bozuk hayallerinin kurbanı olmus, önüne açılan hakikatlere tahammül edemediklerinden yolda kalmış, tembelleşmiş ve her seyi mübah saymaya başlamıstır.
Bu ise büyük bir helaktir. Mürid, tefekkür ederek hakikate ulaşmaya çalışırken kendi kendine mübah yolların dışına çıkmaktan her zaman korunmalıdır.
Mürid, istedigi hedefe ulaşamayıp mânevi yoldan saptıgında son çare olarak koca karıların dinine sarılmalıdır.
Bu taklit yoluyla ve hayırlı işlerle ugraşmak suretiyle imanın aslını ve inanç esaslarını kabul etmek demektir.
Bu çizgiden sapılmasında
birçok tehlike mevcuttur.
Bu durumda seyhin müridini çok iyi tanıması gerekir.
Eğer müridi çok zeki degilse, zahiri itikadlere saplanıp kalmışsa kendisini zikir ve fikir âlimine degil, fiziksel amellere veya tevatür yoluyla aktarılmış virdlere yönlerdirmeli yahut hiç degilse bereketlerinden yararlanabilmesi için kendilerini tefekküre adamış mütefekkirlerin hizmetlerinde görevlendirmelidir.
Mürid, bir mürşide ihtiyaç duyar. Bu mürşid, müridin yolculugunu tamamlamasına yardımcı olur. İrşad vazifesini yerine getiren şeyh bazı hususlarda da dikkatli olmalıdır.
Tüm hastaları tek bir ilaçla tedaviye kalkışan bir doktor hastaların çoğunun ölümüne sebebiyet verecegi gibi tüm müridleri aynı yöntemle irşada yeltenen, eğitmeye teşebbüs eden seyh de onları helak edip kalplerini öldürür.
Şeyh müridin
hastalıgına, haline, yaşına, karakterine, bünyesinin hangi oranda riyâzete
tahammül edebilecegine dikkat edip eğitimini bu esaslara oturtmalıdır.
Bu özellikleri dikkate almaksızın uygulanacak bir reçete kişiyi çözüme ulastırmaz.
Beden hastalıklarını tedavi etmek için diyet ve ilaçların acılıgına katlanmak gerekiyorsa; gönül hastalıgını tedavi içinde mücâhedenin acılığına tahammül etmek, sabır göstermek gerekir. Bu sabrın sonunda elde edilecek başarı insanın gönlünü birçok kötü özellikten arındırır.
Müridin eğitiminde şeyhin yapması gereken ilk iş, mürid şeriatın nelerden ibaret oldugunu bilmiyorsa önce kendisine abdesti, guslü, namazı ve öteki zahiri ibadetleri ögretmektir. Mürid, bunları ögrendikten sonra kendisinde varolan kötü, basit duyguları atmak için nefsini degişik yollarla terbiye etmeye başlamalıdır.
Mürid, şeyhin idaresi altında olmuş olsada nefis, belli bir yol izlenerek kontrol altına alınabilir ama nefsin kötü sıfatları tamamen yok edilip degistirilemez. Çünkü nefsin cevheri, özü ve esas mayası hiçbir zaman yok olmaz.
Nefis, terbiye
edilerek kötü huy ve sıfatlarından arındırılabilecegini düşünenlerden İbn-i
Kayyım, nefsin kötü huylarının nasıl giderilebilecegini şeyhin birine sorar ve şeyhten
şu cevabı alır:
“Nefsin afetleri, yolcunun yolundaki akreplerin ve
yılanların belâlarına benzer. Eğer yolcu bunları öldürerek, yolu bunlardan temizlemeye
koyulursa, yola devam edemez ve yol alması mümkün olamaz. Fakat senin himmetin;
yoluna gitmek, onlara yönelmemek ve onlardan yüz çevirmek olsun.
Bütün bunların neticesinde yolda ilerlemene bir
engel çıkınca onu öldür, sonra yoluna devam et.” Seyhin vermis olduğu cevap, müridin asli işini
yapmaya öncelik vermesi; hedefine ulaşması için önündeki tüm engelleri ortadan
kaldırması gerektigini vurgulamaktadır.
3. Müridin, Nefis Eğitimi Yolunda Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:
Nefsini eğitmek
için kendisini zikir ve tefekküre veren müridin önüne, zaman zaman ucup ve
riyanın yanında bir takım manevi haller ile keramet belirtilerinden dolayı duydugu
sevinç, birer yol kesici olarak çıkabilir.
Bunlardan birine
iltifat etmesi durumunda gevşeme ve duraklamaların meydana gelmemesi için
müridin, halkla ilişkisini kesip Hakk’a yönelmesi ve halvete çekilmesi gerekir.
Riyazetin
zirvesi; müridin, kalbinin sürekli bir sekilde Allah ile birlikte olduğunu hissetmesidir.
Bu da ancak
kalbi, başkalarından soyutlamakla mümkündür.
Kalbi başkalarından
soyutlamanın yolu uzun bir mücahedeye bağlıdır.
Müridin kalbi, Allah ile olma mertebesine ulaşınca kendisine Allah’ın azameti açılır, hak tecelli eder. Hakk’ın tecelli etmiş oldugu mürid, birçok ilahi ihsana da ermis olur.
Kendisine Hakk’ın tecelli ettigi müridin, bu mazhariyetleri
sona erdirecek en büyük tehlike, bunları va’z ve ögüt olarak halka anlatma
istegi duymasıdır.
Nefsi bundan zevk alır ve bundan daha büyük bir haz düşünemez. Hissettigi bu zevk, kendisinin mazhar oldugu bu manaları nasıl açıklayacagı, bunları yansıtan sözcükleri nasıl süsleyip püsleyecegi, nasıl bir sıralamaya koyacagı, hikayelerle nasıl bezeyecegi, Kur’an ve hadislerle nasıl destekleyecegi, kalplerin kendisine yönelmesi ve dinleyenlerin kendisine kulak vermeleri için nasıl söz sanatları gösterecegi konusunda düsünmeye sürükler.
Şeytan: “Senin bu yaptıgın Allah’tan gaflete düşmüş, ölmüş gönülleri diriltme yolunda bir uğrastır, sen Allah ile kulları arasında sadece bir aracısın, kullarını kendisine çağırıyorsun, bu gayretlerinde senin için nefsanî bir pay, nefsanî bir haz yoktur” düşüncelerine kaptırır.
Kendi akranları arasından sözleri daha güzel, halk yığınlarını daha çok etkileyen biri ortaya çıktıgında şeytanın tuzagı daha çok ortaya çıkmaya başlar. Çünkü içinde kıskançlık akrebi kıpırdamaya başlar.
Ama kendisini va’z ve ögüde sevkeden muharrik güç, itibar degilde Allah’ın kullarını doğru yola davet etme arzusu ise o zaman daha yetenekli bir vaizin ortaya çıkmasından büyük sevinç duyar. Kullarını düzeltme yolunda beni destekleyen, bana yardım eden, beni arka çıkanlarla destekleyen Allah’a hamdolsun, diye niyazda bulunur.
Mürid, kendisini nefsin arzularına boyun eğmesinden ve şeytanın aldatmalarından her zaman korumalıdır. Bunlardan korunabilmek için çok dikkatli ve titiz davranması gerekir.
Sonuç olarak bütün bunlar; müridin, Allah’a ulaşma yolunda takip edeceği nefis terbiyesi metodlarındandır.
Nefis terbiye edilerek kontrol altına alınabilir. Bu konuda mürid, bir şeyhe ihtiyaç duyar. Bu şeyh, müridin ihtiyacına göre degişik egitim metodları izler.
GÜZEL AHLAKIN
FAZİLETİ
VE GÜZEL AHLAKTA MÜKEMMELLİĞİ ELDE EDEBİLMEK İÇİN GEREKLİ UNSURLAR
Güzel ahlaklı
olmak, nefis eğitiminin bir sonucu olarak üzerinde düşünülmesi gerekilen bir
konudur.
Güzel ahlakın
hakikati, gerçek anlamı nedir?
Kötü ahlakın hakikati,
gerçek anlamı nedir?
Bizim nefis eğitimimiz
ahlak olarak neyi kazandırır?
Bu ahlak kimlerin özellikleridir?
Bu sorulara
verilen cevaplar tarih boyunca hep degişik sekillerde olmustur.
Mutasavvıfların önde gelen şahsiyetleri güzel huyun hakikatı ve ne olduğu konusunda birçok sözler söylemişler ama bu sözler, güzel huyun hakikatlerini degil; ürününü, neticesini yansıtmaktadır.
Mutasavvıflar
güzel ahlakın neticelerine değinirken de tüm yönlerini ele almamışlar, o an
akıllarına geleni, zihinlerinde olanı söylemişerdir.
Güzel ahlak,
erdemlerin gelişip doruğa ulaşmasıdır.
Kötü ahlakta, huyların basitliğidir.
Güzel
meziyetlerle donanmış bulunan peygamber (s.a.v.)’i, Allah Teâlâ güzel ahlakıyla
övüp ona söyle hitap etmiştir:
“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzerisin.”
Peygamber
(s.a.v.)’de hadislerinde güzel ve kötü ahlakla ilgili olarak,
“Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır.” derken hayırlı bir kimse olmanın temeline güzel ahlaklı olmayı o yerlestiriyor.
Kişinin huyu ne
kadar güzelse dini o kadar güzeldir.
Huyu kötü olan
kimsenin dini çoğu zaman kendine de hayır vermez.
“Ben ancak ahlâki üstünlükleri tamamlamak için gönderildim.” sözünde peygamber olarak gönderiliş gayesini ifade ediyor.
Bu sözlerin dışında
Peygamber (s.a.v.)’in birçok sözü ahlakın, iyi huy sahibi, iyiliksever, nefse hâkim
olmanın önemine işaret etmektedir.
“İyilik güzel ahlâktan ibarettir. Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde insanların bilmesini istemedigin şeydir.”
“Kıyamet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkinhareketler
yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.”
“İyi huylu olanlarınız, içinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana
en yakın mesafede bulunacak kimselerdir. Güzel sohbet ediyor dedirtmek için
uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler ve
bilgiçlik etmek için lügat paralayanlar ise en sevmedigim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak
kimselerdir.”
“Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardı. Kolaylığın bulunmadıgı her şey çirkindir.”
“Yumuşak davranamayan kimse, bütün hayırlardan mahrum
kalmış sayılır.”
“Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse degildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır.”
Güzel ahlak, peygamber efendimize Allah tarafından yapılan hitapta ve peygamberimizin ifade etmis olduğu sözlerde olduğu gibi kendisinin bir sıfatı ve sıddik kişilerin Allah’a imandan sonraki amellerinin en üstünüdür. Dinin yarısı, takva sahibi kişilerin mücâhedeleriyle âbid zatların riyazatlarının meyveleridir.
Kötü huylar ise öldüren zehirler, mahveden felaketler, perişan duruma sokan haller, apaçık rezillikler, âlemlerin Rabbinin çevresinden uzaklastıran çirkeflikler, kişiyi şeytanların yoluna sokan şer kılavuzlarıdır.
Güzel ahlak, kalpten cennetlerin nimetlerine ve Rahman’ın çevresine açılan kapılar oldukları gibi, kötü ahlak da yüreklere çökmek için tutuşturulmuş olan Allah’ın ateşine açılmış kapılardır. Kötü ahlak, kalp hastalıkları, ebedî hayatı öldüren nefsânî dertlerdir.
Hastalıklı kalplerin tedavisine Kur’an-ı Kerim’de su âyetle işaret edilmektedir: “Kendini arıtan saadete ermistir.”
Kalplerin
ihmaline de, “Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.”
âyeti örnek verilebilir.
Mutasavvıflardan güzel ve kötü ahlakla ilgili olarak özellikle şu görüşleri aktarabiliriz.
Hasan Basrî (r.a) güzel ahlakı; güler yüzlülük, cömertlik ve başkalarını incitmemek olarak tarif ediyor.
Yahyâ b. Muâz, rızık hazineleri engin ahlaklılıkta yatar. Huysuzluk bir seyyiedir, onunla birlikte hasenelerin çokluğu fayda vermez. Güzel huyda bir hasenedir ki o varken kabarık günahlar zarar vermez.
Fudayl b. Iyaz, güzel huylu bir facirin arkadaşlığını, huysuz âbidin arkadaşlığına yeğlerim, der.
Cüneyd-i Bagdâdî
ise ameli ve ilmi az olsa da dört haslet kisiyi en yüksek dereceye çıkarır.
Bunları yumuşak huyluluk, alçakgönüllülük, cömertlik, güzel huyluluk olarak
sıralıyor.
Güzel huyluluk, imanın kemal noktasıdır. Atâ da yükselen, güzel huy sayesinde yükselmistir, diyerek güzel huyun önemine işaret ediyor.
Vâsitî ise güzel huy, Allah’ı çok iyi tanıdığı için kişinin kimse ile dalaşmaması ve kimsenin de kendisiyle çekismemesi olarak görüyor.
Sâh-i Kirmanî de güzel huy eziyet etmemek ve sıkıntılara katlanmaktır, der.
Sehl-i Tusterî ise güzel ahlaknedir? denildiginde, en aşagı derecesi eziyetlere katlanmak, iyiliklere karsı mükâfat beklememek, zalime acıyıp bagışlanmasını dilemek, ona şefkat göstermektir, cevabını vermistir.
Ebû Saîd el-Harraz da güzel huy, Allah’tan başka tasan olmamasıdır, diye tarif eder.
Bize göre bu ve benzeri sözlerin hepsi güzel ahlakın kendisini degil, nefsin eğitimi sonrası neticesini yansıtmaktadır.
Gazzâlî, güzel ahlakla ilgili muhtelif görüşleri aktarmaktan
ise hakikatı üzerindeki perdenin kaldırılması gerektigini düşünmektedir.
Bununla ilgili olarak da şu fikri ileri sürmektedir.
“Halk ve huluk sözcükleri birlikte kullanılan iki kavramdır.”
Örnegin: içi ve dışı güzel birisidir denilirken,
“halk”
sözcügüyle kişinin fiziksel yapısı, “huluk” sözcügüyle de iç şekli, sireti
kastedilir.
Zira insan; baştaki gözle algılanan beden ile
basiret ile algılanan ruh ve nefisten oluşur. Herbirinin çirkin veya güzel
özel bir biçimi ve şekli vardır.
Basiretle algılanan nefis, fiziki gözle algılanan cesetten çok daha yücedir.
Allah, ruhun
durumu ile ilgili olarak, onu kendine izafe ederek kadrini yüceltip Kur’an-ı
Kerim’de şu sekilde buyurmustur.
“Rabbin meleklere şöyle demisti: Ben, çamurdan bir insan yaratacagım. Onu yapıp, ruhumdan onu üfledigim zaman ona secdeye kapanın.”
Burada Allah Teâlâ
cesedin çamura, ruhun da kendisine mensup olduğuna dikkat çekmistir.
Bu makamda ruh ile nefis aynı anlamdadır. “Huluk=huy, ahlak” ruhta kökleşmis bir heyet, bir hâlet (özellik) olup bütün fiiller, düsünce ve iç dürtülere gerek duymadan, kolayca ve rahatlıkla kendisinden meydana gelir.
Eğer ruhta yerleşen
bu keyfiyetten akıl ve şeriat tarafından begenilen güzel davranışlar ortaya çıkıyorsa
bu keyfiyete, hâlete “hulk-i hasen=güzel ahlak, güzel huy” adı verilir.
Eğer kendisinden
meydana gelen şeyler çirkin fiiller ise, kötü fiillere kaynaklık yapan bu heyete,
bu hâlete de “hulk-i seyyie=kötü ahlak, kötü huy” denir.
“Ahlak (huy)
ruhta kökleşmis bir heyet, bir hâlet (özellik) tir seklinde “kökleşmis” kaydını
koyan Gazzâlî, geçici bir ihtiyaçtan ötürü cömertlik yaptığı görülen kimse hakkında
cömertlik onun ruhunda yerleşip karar kılmadıgı sürece “cömert biridir” denilemez, diyor.
Bu sözden hareketle,
bir davranış insan hayatında daimi olmadığı müddetçe gelip geçicidir.
O hareketi yapan
kimse yapmış oldugu davranışı hangi sebeple yaptıgı da önemlidir.
Küçük bir
menfaati elde etmek için yapmıssa o menfaati elde etmekle son bulur ve bu hal
kişide davranış haline gelmez. Uzun vadede o güzel hareketin davranış olup
yerleşebilmesi için süreklilik arzetmesi gerekir.
Gazzâlî, bir
davranışın yerleşebilmesi için düşünmeye gerek duymadan fiillerin kolaylıkla meydana
gelmesi şartını da koyuyor. Çünkü bir adam malını mecburiyet karşısında harcar
veya öfke anında zorlanıp düşünerek susarsa infakta bulunana “cömert ruhlu”,
öfkesini yutana da “uysal kişi” denilemez.
“Huluk = ahlak, huy”
fiilden ibaret degildir. Çünkü cömertlik ruhu taşıyan öyle kimseler vardır ki
ya malı olmadıgı veya bir engeli bulundugu için infakta bulunamazlar.
Yine cimrilik
ahlakına sahip öyleleri vardır ki, riya veya başka herhangi bir nedenle bol harcama
yaparlar.
Ahlak;
kuvvetten, yapabilme gücüne sahip olmaktan ibaret de degildir.
Çünkü kuvvetin
verme veya vermemeye hatta ikisine birden nisbeti aynıdır.
Her insan
yaratılışta verme ve vermemeye muktedir bir sekilde yaratılır.
Bu da ne cimrilik huyunu ne de cömertligi gerektirir.
Ahlak,
marifetten ibaret de degildir.
Zira marifet eşit
şekilde güzel ve çirkine birlikte taalluk eder.
Ahlak, ruhta yerleşmis
bir özellik olup bütün fiillere, düşünceye, iç ve dış etkenlere gerek duymadan,
kolayca ve rahatlıkla kendiliginden meydana gelebilen durumdur.
Nefis mücahedesinde
bulunan kişi yaptıgı işi zevkle, severek yapmalı ve bu ömür boyu olmalıdır. İnsan
ruhu, güzelliklerin tümüne alışmadıkça, kötü fiillerin hepsini bırakmadıkça
ruhunda dinî huylar kökleşmez.
Cömert, iffetli,
uysal, mütevazı olmak isteyen kimse, o işler kendisinde doğallık kazanıncaya
kadar nefsini zorlamalıdır ki güzel ahlak kendisinden ayrılmayan ana unsur
haline gelmiş olsun.
Güzel huyda
mükemmelligi elde edebilmek için gerekli unsurlar ise dört tanedir.
Bunların nefiste
yerlesip, mutedil ve uyumlu sekilde bulunması gerekir.
Bu güçler ilim, öfke, şehvet ve bu üç gücün
arasındaki adalet gücüdür. Bu dört
tane güç, vücutta birbiriyle ne kadar uyumlu ise nefsin hâkimiyet ve idaresi o
kadar kolay ve başarılı olur.
Bu dört güçten
ahlakın ana unsurları ortaya çıkar. Bu unsurlar da hikmet, secâat, iffet, adalettir. Bu güçlerin güzelliğini şu
sekilde ifade edebiliriz.
İlim gücünden kasıt, zekiliktir. İim
gücünün güzelliği ve elverisliliği, sözlerde dogru ile yalanın, itikadî konularda
hak ile bâtılın, fiillerde güzel ile çirkinin arasını kolayca ayırt edecek bir
nitelikte olmasıdır. Bu güç, kıvamında
oldugunda bundan hikmetin semerisi meydana gelir. Hikmet ise güzel ahlakın
basıdır.
Gazzâlî’ye göre
hikmet ruha ait bir durumdur. Ruh bütün ihtiyârî fiillerde dogruyu yanlıştan
ayırteder. Hikmet ile Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de:“Allah hikmeti
diledigine verir. Hikmet verilen kimseye şüphesiz birçok hayır verilmistir.”şeklinde
tâzim buyurdugu manayı kastediyoruz ve hikmet, aklî kuvvetin faziletidir.
Hikmet, ruh’a
ait bir durum olduğuna göre ruhun sahip oldugu kuvvetlerden de bahsetmemiz
gerekir.
Ruhun iki
kuvveti vardır: Birincisi, yüksek cihete yönelmiş olup, bununla mele-i âlâ’dan
nazarî ve zarurî küllî ilimlerin hakikatleri elde edilir.
Bunlar asırların
ve ümmetlerin degişmesiyle degişmeyen, ebedî ve ezelî, sâdık olan yakîni ilimlerdir.
Allah’ı, O’nun
sıfatlarını, meleklerini, kitaplarını, rasullerini, mahlûkatının sınıflarını,
mülk ve melekûtundaki tedbirini, kısaca tüm ilimlerin hakikatinin bilgisi bu
gruba dâhil edilir.
İkincisi, bedeni yöne, onun tedbirine ve siyasetine
yönelmiştir.
Ruh bu kuvvetle
amellerdeki hayırları idrak eder.
Buna amelî akıl denir.
Kişi ruhunun kuvvetlerini
aile efradına ve çevresinin sakinlerine bununla tesis eder.
Akıl gücünün normalliğinden hüsn-i tedbir, mükemmel zihin, keskin görüş, isabetli zan, amellerin inceliklerine vukufiyet, nefislerin gizli âfetlerini kavrama melekeleri; akıl gücünün aşırılıgından ise cerbezelik, hilekârlık, desiselik ve dehalık dogar.
Akıl gücünün tefritinden, cılızlıgından ise ahmaklık, bönlük, saflık ve delilik meydana gelir.
Öfke gücünün güzelligi, çekilmesi ve kabarması hikmetin gerektirdiği dogrultuda olmasından kaynaklanır.
Seriata itaat edip seriatın emriyle oturup kalkmak en önemli özelligidir. Mutedil olursa “secaat = yigitlik” ile adlandırılır.
Az olursa da kişide
korkaklık meydana gelir. “Secâat”, gazap kuvvetinin bir fazileti olup, yüksek hamiyet
sahibi kimselerde bulunur.
Gazap kuvveti,
hamiyet kuvvetiyle birlikte olursa bir işe girişme ve ondan caymada akıl ve şeriata
uyar.
Bununla öfke
gücünün, atılganlık ve geri duruş hallerinde akla boyun eğmesi olgusu
kastedilir.
Secaat, itidal
üzere olursa atılganlık ve çekingenlik yerli yerinde meydana gelir.
“Kafirlere karsı siddetli, birbirine karsı merhametlidirler.” âyetiyle dinlerine karşı gelen kafirlere karşı gösterilen cesaret neticesinde atılganlık, dinlerine saygı gösteren ve tabi olanlara karşılık çekingenlik, cesaretin yerli yerince ve kimlere ne şekilde kullanılacağı hakikatini göstermektedir.
Şiddet ve
merhamet her yerde ve her zaman iyi degildir.
Bilakis iyi,
güzel olan, aklın ve şeriatın ölçülerine uygun olandır.
Bir kişi kendini kontrol ettiginde kendisinin gazap kuvvetinin, noksanlık tarafı olan korkaklıga meylettigini gözlemlerse, cesur olmak için çalışmalı; tehevvüre meylettiğini gözlemlerse, o kişi giriştigi işin tehlikesini ve akıbetini düşünüp, kendini zaptederek gazap kuvvetini mutedil bir hale getirmeye çalışmalıdır.
Secaatten;
cömertlik, yardım, bahadırlık, nefsi törpülemek, eziyetlere katlanma, uysallık,
sebatkârlık, öfkeyi yutmak, vakar ve sevilme gibi güzel huylar doğar.
Secaatin ifratı
“tehevvür”(aşırı hiddet, sonu düsünülmeden birden öfkelenme) dür.
Bu tehevvür nedeniyle kabalık, görgüsüzlük, çabuk hiddetlenme, büyüklenme ve kendini beğenme meydana gelir.
Secaatin
tefritinden ise horlanma, zelil olma, hasislik, bayağılık ve farz olan hakları
elde etmekten geri durmak gibi huylar dogar.
Şehvet gücünün
güzelligi; hikmetin, aklın ve şeriatın isareti altında olması, serkeş olmamasıdır.
Bir başka ifade
ile şehvetin, aklın ve şeriatın kontrolü altına girmesidir.
Şehvetin güzel
ve mutedil olması “iffet” olarak tarif edilir.
“İffet”, şehevî kuvvetin faziletidir.
Bu fazilet, şehvet
gücünün akıl ve şeriat terbiyesiyle egitilmesidir.
Şehevî kuvvet
içinde iki rezillik gizlidir.
Bunlardan
birincisi hırs, ikincisi şehevî durgunluktur.
İnsanların çoğu
cinsel organ, karın, mal, mevki, övünme gibi konularda ifrat derecesindedirler.
İfrat ise insan için
bir noksanlıktır.
İnsan için
kemâl, itidaldedir.
Ölçüsü, akıl ve şeriattir.
Bunlarla gazap
ve şehvet kuvvetinin yaratılış gayesini idrak eder.
İffet ahlakı ise
cömertlik, utangançlık, sabır, müsamahakârlık, kanaat, vera, nezâket, yardım,
zerafet ve tama’ azlığı gibi hasletlerin kaynagıdır.
İffetin aşırılıga ve tefrite meylinden ise hırs, yüzsüzlük, çirkeflik, savurganlık, pintilik, riyakârlık, edepsizlik, boş şeylerle ugraşma, yaltaklanma, kıskançlık, başkalarının felâketlerine sevinme “semâte”, zenginlere boyun bükme, fakirleri hor görme ve benzeri huylar meydana gelir.
Adalet gücünün
güzelligi; sehvet ve öfkenin, akıl ve şeriatın işareti altında olmasıdır.
Şehvet ve öfke
gücü ne zaman akıl ve şeriatin altında himaye edilmeyi kabul ederse o zaman
adalet gücü güzel bir şekilde ortaya çıkar.
Akıl ve şeriatın idaresine giren şehvet ve öfke, istedigi şekilde hareket edemez.
Şehvet ve
öfkenin daima kontrol altında tutulacak olması sebebiyle de, kötü huy ve alışkanlıklardan
uzak kalan nefis, güzel huylarla süslenir.
Adalet gücü kendisinde
ortaya çıkan kimse, nefsi üzerinde saglamış olduğu kontrolle etrafa hep
güzellikler yayar.
Bunu o kimsenin
hayatının her köşesinde de hissederiz.
Adalet,
faziletlerden bir cüz olmayıp, bilakis faziletler toplulugudur.
Yani adâlet;
hikmet, secaat ve iffet kuvvetlerinin itidal üzere olmaları demektir.
Gazzâlî’ye göre
adalet ruha ait bir durumdur.
Kişi onunla öfke
ve şehvetini idare eder, onları hikmetin gerektirdiği yöne sevkederek
serbestlik ve frenleme anlarında hikmetin iktizâsı doğrultusunda zapt u rapt
altına alır.
Bu dört unsurun
itidalinden, normal olmalarından tüm güzel huylar meydana gelir.
Muamelelerdeki
ve siyasetteki adalet, nefsin ahlakına bağlıdır.
İnsanlar
nefislerinde ne derece adaletli iseler, siyaset ve muamelatta da o derece
adaletli olurlar.
İnsanlar ferdî
olarak nefislerinde adaleti kurmadıkça, cemiyette adaleti kurmak mümkün
degildir.
İfrat ve tefrit halinde
adalet degil, cevr (zorbalık) zuhur eder.
Adalet faziletleri
kendisinde toplar iken, cevr ise tüm reziletlerin toplayıcısıdır.
Bu dört ana
unsurun itidalde zirvesi, Peygamber (s.a.v.)’dir.
Onun dışındaki insanlar kemâl derecesine yakınlık ve uzaklıklarına göre farklılık gösterirler. Şüpheye düşmeden Allah’a ve Rasûlüne inanmak, kuşkusuz yakîn gücünün, kuvvetli bir inancın sonucudur.
Bu güçlü inanç ise;
aklın mahsulu, hikmetin de dorugudur.
Gazzâli’nin
ilim, öfke, şehvet ve üç gücün arasındaki adalet güçlerinin güzelligi ve kemalinden
bahsederken hayvanları da örneklerinde kullandığını ve bu kullanış tarzının,
sûfîlerde mevcut oldugunu görüyoruz.
Sûfîler nefsi;
Kadın, tilki,
köpek, yılan ve fare gibi çesitli cismânî ve maddî varlıklar olarak bizzat
gördüklerini ve bu varlıklarla mücadele ettiklerini ve konuştuklarını
söylerler.
Gazzâli’nin bu hayvanları örneklerinde kullanış tarzı ve ifade ediş şekli şu şekilde dikkatimizi çekiyor.
Akıl; ögüt veren, dogruyu gösteren bir danışmanı andırır. Adalet gücü kudretin kendisidir ve aklın işareti dogrultusunda verilen kararları uyğulayan bir icracı konumundadır.
Öfke ise işarete makes olan olgudur. Bu da av köpegine benzer. Bir av köpeğinin avlanabilmesi, avcının işaretleri dogrultusunda hareket etmesi, kendi başına buyruk olmaması için bile eğitimden geçmesi nasıl bir zorunluluk ise öfkeninde kıvamında olabilmesi için akıl ve adaletin emrinde olması bir zorunluluktur.
Şehvet de av peşinde
binilen atı andırır. At bazen eğitilmiş, terbiyeli bazen de şerkes olur.
Kendisinde bu dört haslet yerlesip mutedil şekilde bulunan kişi mutlak şekilde güzel huylu demektir.
Bu hasletlerin bir kısmı normal şekilde bulunurken bir kısmı normal olmazsa o zaman güzel huyluluk o mutedil şekilde bulunan manaya göre izafe edilir.
Örnegin, kaşı gözü güzel olup diğer orğanları aynı şekilde güzel olmayan birine, kaşı ve gözü güzel denilir.
İlim, öfke, şehvet ve adalet güçlerinin itidalli bir
şekilde bulunması nefsin insan iradesi üzerinde yapacağı baskıyı dengeler.
Kisi bunların dengeli oluşuyla mutluluğu ve
hayatında birçok güzelligi bir arada yasar. Aynı zamanda hayatından zevk
almanın yolları kendisine kolaylaşır.
KALP
HASTALIKLARININ BELİRTİLERİ
Vücutta yaratılan herbir organın özel bir yaratılış gayesi vardır. O organ kendisine has görevi yerine getirmek üzere yaratılmıştır. Bir orğanın hastalanması hangi iş için yaratılmışsa o işi hiç yapamaması ya da zorlanarak yapması demektir.
Her organın yararı vardır. Kalp ilim, hikmet, marifet, Allah’a sevgi, ibadet aşkı duymak ve bütün arzulara tercih etmek, ona ibadetten zev almak, bütün şehevi arzularına karşı Allah’tan yardım dilemek için yaratılmıştır.
Bunlardan kalbin en önemli yararı da hikmet ve marifettir. Nesnelerin var edeni Allah’tır. Her seyi var edeni bilmeyen, hiçbir seyi bilmiyor demektir. Bilmenin alameti sevgidir. Allah’ı bilen onu sever. Allah’ı sevmenin emâresi dünyayı ve daha başka şeyleri ona tercih etmemektir.
Kur’ân-ı
Kerim’de ki şu âyetler bize Allah’ı tercih etmemiz gerektigini tavsiye eder.
“De ki: Eger
babalarınız, ogullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandıgınız mallar, kesada ugramasından korktugunuz ticaret,
hoşlandıgınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.
Allah fâsıklar toplulugunu hidayete erdirmez.”
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eglence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir.”
Allah’ın yerine başka varlıkların sevgisinin kalpte yer etmiş olması, insanların dünya sevgisine yönelmiş olmaları, dışları ibadet görünümünde ama içleri âdet, gelenek ve görenekten ileri geçmeyen, riyâkarlık olan fiziksel amellerle sarılması, kalp hastalıklarının en önemli belirtileridir.
Malik b. Dînâr çarsıda dolaşır, canının çektigi şeyi gördügünde nefsine: “Sabret, vallahi seni bundan benim yanında degerli oldugun için menediyorum”. dermiş. O halde ahiret mutlulugunu elde etmenin yolu nefsi heveslerden menetmek ve arzulara muhalefet etmektir.
Serî Sakâtî, “Kırk yıl nefsim benden ekmegi pekmeze bandırıp yememi istedi ama ben bunu kendisine tattırmadım.” derken mübah olan maddelerle zevk almaktan nefsi uzaklastırmadıkça ahiret yoluna girilmesinin kolay olmadıgını bize gösteriyor.
Göz, görmüş oldugu her güzel şeye bakmamalıdır. Bu bakmayı alışkanlık haline getirirse kendisini helal olmayan şeylere bakmaktan alıkoyamaz. Helali arzulayan nefis haramıda arzular. Her helal şey elde edilip kullanılırsa doyumsuz hale gelen nefis harama yönelir.
Bunun daha ileri boyutu nefis tam anlamıyla dünya zevkine yönelir, şımarıkça ve hor kullanılmış bir hayatı yaşar, kalpten korku, hüzün, ölümü hatırlama ve ahiret hallerini düşünme ortadan kalkar. Bunların herbiri kalp için birer hastalıktır. İnsanlar farklı konumlarda olmalarından ötürü her insan için mücahede ve riyazet yöntemi farklıdır. Burada temel ölçü, dünya coşkusuna sebebiyet veren her şeyden vazgeçmesidir.
Nefis her hoşuna giden şeyi elde etmek için ugraşmamalıdır.
Bunu saglamanın
yolu kişi kalbinde var olan veya gelen hastalıklardan kurtulmak için kalp
üzerinde hâkimiyet kuran, nefsin hoşuna giden şeylerden uzak durmalıdır.
Kişi kalbini meşgul eden, etkileyen her türlü şeyden zaruret oranında yararlanarak kalbini onlara meyletmesinden muhafazaya çalışmalıdır.
Kendisine yetecek
oranda faydalanarak onlarla yetinmeyi ögrenmelidir.
Sehveti kesmek, ruhsatlara meyletmekten uzak kalmak, Allah’ın hüsni zannına güvenerek magfiret dilemek, yeme ve içmeyi azaltmakla birlikte helal olanı tercih etmek kalp temizliğini elde etmenin yollarındandır.
Kalp için bir
pencere konumunda olan göz ve diger organları alışıla gelmiş olan şeylerden
korumak için uzlete çekilerek nefsi tenha yerlerde Allah’ı zikre, duaya alıştırmalıdır.
Riyazet,
mücahede, nefis muhasebesi, nefsi kınama gibi eğitim metodları ile nefsini eğiterek
kalbini hastalıklardan korumalıdır.
İNSANA NEFSİNİN
KUSURLARINI ÖGRETEN PRENSİPLER
Allah’ın yaratmış olduğu varlıklar içerisinde insanoğlu en degerlisidir. İnsan kimi zaman hata edip yanlış işler içerisinde yer alabilir.
Allah Teâlâ, bir
kulunun hayrını istedi mi ona kendi kusurlarını gösterir.
“Ey iman
edenler! Eger
Allah’tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir,
suçlarınızı örter ve sizi bagışlar. Çünkü Allah büyük lutuf sahibidir.”
Bu anlayış
kabiliyeti ile eğri ile dogru birbirinden farklılaşır.
Zihinlerde bir
duruluk meydana gelir.
“Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir” 8/29
Bu âyette oldugu gibi Allah’ın ortaya çıkaracagı durum ile basiret penceresi açık olan kimseye ayıplarını gösterilir.
Hiçbir ayıp
gizli kalmaz.
O gösterilen ve bilinen ayıpların tedavileri mümkün olur.
İnsanın,
nefsinin ayıplarını öğrenebilmesi için dört yol vardır:
a- Nefsin ayıplarını gören ve nefsin gizli âfetlerine muttali olan bir mürşit önünde oturması ve nefis mücâhedesinde mürşit işaretlerini dikkate alması, gösterdiği yolu izlemesidir. Bu müridin seyhi ile olan durumu, hoca ögrenci iliskisine benzer.
Hoca ögrencisine lüzumlu bilgileri ögretip kusurlarını gösterdigi gibi, seyh de müridine nefsinin ayıplarını gösterip tedavi yöntemlerini tarif eder.
Bugün
ise böyle şeyhlerin sayısı pek azdır hatta yok gibidir.
b- Çok dogru, dindar, kendi hallerini ve işlerini kollayan, begenmediği tutum ve davranışları karşısında kendisini uyaracak bir arkadaş edinmesidir. Akıllı kişiler ve dinin büyük önderleri böyle yapar.
Ömer (r.a) :
“Allah, bana ayıplarımı gösteren kisiye rahmet etsin” diyordu.
Akıllı ve yüksek makamlarda bulunan kimse kendisini daha az begenmeli, nefsini daha fazla itham etmeli ve başkalarının uyarıları karşısında daha çok memnuniyet duymalıdır.
Dâvud et-Tâî,
cemiyet hayatını bırakıp uzlete çekilmişti. Kendisine:
“Neden insanların arasına katılmıyorsun? diye
soruldugunda şu cevabı verir:
Kusurlarımı benden gizleyen insanları ne yapayım?”
Dindar kişiler,
kusurlarının başkaları tarafından söylenmesini arzu ederlerdi.
Gazzâlî, bizim
gibilerinde işler tersine dönmüş, en fazla kin besledigimiz kimseler bize nasihatta
bulunan ve bize kusurlarımızı bildirenler olmuştur.
Muhtemel ki bu
durum iman zayıflıgını ortaya çıkarmakta, demektedir.
c- Kişi nefsinin ayıplarını düşsmanlarından
ögrenmeye çalısmalıdır.
Çünkü öfkeli göz
kötülükleri ortaya çıkarır.
Bir insanın
ayıplarını sayıp döken kin tutan düsmanından yararlanması; dalkavukluk eden,
kendisini öven, ayıplarını örtbas eden bir dostundan faydalanmasından daha
çoktur.
İnsan tabiatı
düsmanı yalanlamak ve söylediklerini çekememezlige yorumlamak üzere yaratılmıstır.
d- Kişi halkın arasına girmek suretiyle
ahlakını düzeltir.
Halkın arasında kötü gördügü her seyi, nefsine istetip ve nefsini o şeyleri yapıyormuş gibi düşündügünde; mü’min, mü’minin aynası olduğu için başkalarının ayıplarından pay çıkararak kendi noksanlıklarını görür.
Başkalarında var
olan kötü alışkanlıkların hepsinden veya daha çogundan hatta cüz’i bir
miktarından kurtulmuş olmadıgını anlar. Bu sebeplerden dolayı hatalarını
ögrenmek için nefsini kontrol etmeli, başkalarında görüpte begenmedigi bütün
yerilen huylardan nefsini temizlemelidir.
Evet, hüccetül
islam ( islamın delili ) olan Gazzali nin nefs hakındaki tefekkürü ve bize
ulaştırdığı izahları üzerinde çokça tefekkür ederek hakikat yolu alabıleceğimiz
ve aynı zamanda bu çetin yolda seyran ederken ayaklarımızı sağlam basmamıza
yarayan kadim görüşlerini burada iletmiş olduk. Görüdüğü gibi her şey hareket
halinde kendi memziline doğru akmaktadır. İnsanlık bilincide aynı şekilde
özünün hakikatine ermek için daim yükselerek seyran etmektedir. Yani gazali
gibi nice âlimler arifler bu görüşleri dönemi itibariyle insanlık bilincinin
bir nevi hafıza olan kara kutusuna kaydetmemiş olsa idi kim bilir bugün insanlık
ne halde bulunur veya bugünkü bilinç düzeyi için belkide yüz yıllar gerekebilirdi.
Evet, o yüzden önceki âlim ve ariflerimizin daim güzel düşünce ve görüşlerini hak üzere alır zamanın şartlarına ve yöntemlerine uygun olarak ana hedeften sapmadan yani parmağa değil parmağın gösterdiği işaret ettiği ne ise o manadan ayrılmadan rahmani yolculuğumuza devam ederiz ve onlar içinde daim dua kılarız.
Ana hedef nefsi tanımak, onu hakkı ile bilmek, onsuz değil onunla birlikte kemali yolculuğa çıkmak, onun hakkını verip hazından men etmek yani helal dairesi içinde daimi istikamet yaşayıp hakkını vermek, tüm güdülerini istek ve arzularını akıl ve aşk hikmeti ile onu imanın komutanı kılmak vucut bulmuş bir hal gibi zafere ulaşmak ölmeden önce ölmek gerekir.
Sormuşlar manada ne istersin evlat diye hiç efendim diye cevap vermiş çok şey istersin evlat diye cevap vermişler. Haydi, bakalım anlayan anladı ama bu söz için den çıkmak o kadar kolay değildir pirim.
Bir veli azmettim ki şu nefsimden yılanın derisinden soyulduğu gibi
çıkayım kurtulayım şundan diye ve başardım sıydıldım çıktım dönüm arkama baktım
ki kendim mişim.
Haydi, çık bakalım bunu da içinden nasıl çıkacaksan.
İlahi hak divanında beden derki ben bir cesed idim hiçbir suçum yok bütün suç onundur diye itiraz eder. Nefs derki benim ne elim vardı ne ayağım bütün suç onunm der.
Bir nida gelir biriniz kör diğeriniz topal idiniz.
Topal olan dedi ki şu ağaçta bir elma görüyorum çok güzel fakat gidip alamıyorum elmayı öyle bir övdü ki onun hayali diğerini sardı ve o da benim gözlerim görmüyor fakat ayaklarım var gelip seni ben umuzuma alayım sen tarif et ben seni götüreyim elmayı alayım birlikte yiyelim dedi ve öylede yaptınız. Suç ne sende ne de onda suç sizde çekin bakalım cezanızı birlikte denir.
İşte bu çok mana içeren ve bizi düşüncelere salan hikmetleri akıl sahipleri çok düşünmelidir. Dün dündür bugün bugündür diyerek hataya düşme dikkat et nefis senden ne ayrıdır nede gayrı senin bugünün ne ise onun kide o dur. Sende ki bugünki arzu ve istekler ne ise onun arzu ve istekleride o dur. En az şeytandan yetmiş derece daha güçlüdür.
Sende ki nefis nekadar güçlü ise onu akıl ile yenerim deme çünü akıl da irade de bir ruhtur hamurunda nefis te vardır bu ise o çok öğündüğün aklı da hiç haberin olmadan kendi istek ve arzularına çeker demektir. O yüzde dua ile medet um Rabbinden.
Her ne kadar tanıyor ve biliyor olsanda onunla konuşmayıda hakkı ile öğrenmen gerekmektedir. Daimi olarak onu men etmenin insanı nelere sürüklediği yukarıda izah edilmiştir.
O yüzden bir durum ile karşılaştığında nefsini muhatap al ve sor ona bunu yapayım mı yapmayayım mı diye derse ki yap o zaman niçin yapayım diye sor.
Veya dediki yapma o zaman niçin yapmayayım diye sor vereceği cevaba göre ya onun dediğine uyar ya da onun o kunu hakkında söylediğinin tersinde karar verirsin. Bu süreç eğitimle uygulama ile kazanılacak bir süreç olup hal ile hal olmak gerek ki belki sohbet imkânı olur ise geniş anlamda izah yapılabilir.
Dünya fari gelip geçici insanın bir nevi hayat gemisidir. Âlemlerin
sultanı bu dünyadır.
Böyle güzel âlem yaratılmamıştır.
Allah ın rızası ancak bu âlemde kazanılmaktadır.
Mahluıkatın sultanıda insandır.
Çünkü onda bulunan ruhların tamamı ve ilahi sorumluluk hiçbir mahlûkta
yoktur.
Bu âlemde sen ne için hazır isen o da senin için hazırdır.
Dünya ( mal mülk itibar ne varsa dünyalık ) insanın gölgesi gibidir sen kaçarsın o kovalar sen kovalarsın o kaçar.
Unutma güneşe sırtını dönenlerde gölgesinin peşinden gider.
Bu da demektir ki nur a sırtını dönenler nar bilincinde olup onun
davasını güdüp dururlar.
Nur ise hakikatin ışığıdır.
Biz burada bu kadar diyelim ve Gazzali’nin tefekkür sürecini özet olarak hatırlayıp nefs ile ilgili uyanış sürecini burada noktalayalım.
İnsanın dogal olarak yapısında bulunan; Kur’an-ı Kerim, hadis-i serifler, birçok kelamcı, tefsirci, ahlakcı, felsefeci ve mutasavvıf tarafından bütün kötülük ve iyiliklerin kaynağı olarak görülen “nefis”, insan hayatının sürekliligini saglayan, bedene hayat vermesinin ötesinde bir fonksiyonu yerine getiren latif bir varlıktır.
İslam kültüründe
nefis; ruh, kalp ve akıl kavramlarıyla çoğu zaman birbirilerinin yerine kullanılmakla
birlikte mücadele halinde olmuşlardır.
Bu mücadelenin neticesinde bunların birbirilerine karşı daima üstünlük kurmaya çalıstıkları ifade edilmistir.
Biri diğerlerine
kimi zaman hâkim konumuna yükselmiş ve onları idaresi altına almıstır.
Kimi insanda kalp, kiminde nefs-i emmare hâkim olurken bazısında da akıl eğemen olmustur.
Mutasavvıflar
nefsin, insan üzerindeki etkilerini olumlu ve olumsuz yönden ele alarak onu eğitmenin
yollarını aramıslardır. Nefsi eğitme konusunda birçok metod uygulayan mutasavvıflar,
nefsi yedi mertebede incelemislerdir.
Bu mertebelerin en alt mertebesi nefs-i emmâre olup en üst mertebesi de nefs-i kâmiledir.
Nefsi insanda
öfke, şehvet gücü ve kötü sıfatların kendisinde toplandıgı varlık, insanın
hakikatından ibaret olan latîfe ve insanın bizzat kendisidir gibi cümlelerle
tarif eden Gazzâlî, nefsi insanın hayatını idame ettirmesini saglayan bir
varlık olarak görür.
Kimi zaman nefse ruh, kalp, akıl anlamlarını vererek bunların birbirilerinin yerine kullanılabilecegini de belirtir.
Nefis, sürekli kontrol altında tutulması gereken, başıboş bırakıldıgında hem kendisine hem de insanın özüne, çevresine zararı olabilen bir varlıktır.
İsanoğlu nefsini
kontrol sayesinde onun üzerinde hâkimiyet kurabilir.
Nefsin insana
verbilecegi muhtemel zararından korunabilir.
Nefis eğitimi,
insan hayatı içerisinde üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.
Güzel ahlak ile
kötü ahlakın ortaya çıkısı nefsin durumuna baglıdır.
Güzel huyda mükemmelligi
elde edebilmek için ilim, öfke, şehvet ve adalet güçlerinin güzel ve uyumlu
olması gerekir.
Bunların uyumundan
ahlakın ana unsurları olan hikmet, secâat, iffet ve adalet duyguları dogar.
Bunlar uyumlu
olmazsa insan hayatı, nefs-i emmarenin tahakkümü altında kalır ve hayatta uygun
olmayan birçok işin meydana gelmesine sebep olur.
Bu ise kisinin
dünya ve ahiret hayatının kaybına sebep olur.
Mutasavvıfların ve Gazzâlî’nin nefsi terbiye etmenin yolu olarak ortaya koydukları temel prensipler ve hususlar öyle görünüyor ki, bütün insanların nefislerini eğitme noktasında basvurabilecekleri evrensel esaslardır.
Kişinin salih
kimselerle beraber olarak onların güzel hallerini kendisine örnek alması; az
yeme, az konusma ve az uyuma ile de nefsin yönlendirebilecegi kötü duygu ve düşüncelerden
kendini koruması bu esaslardandır.
Kisi, bu güzellikleri nefis muhasebesi yaparak desteklemeli, nefse muhalefet ederek ve kendisini şehvetlerden uzak tutarak nefsine hâkim olmalıdır.
Nefsin isteklerine boyun egen, nefs-i kamile’ye ulaşamayan kimseler ise aynı huzur ve mutluluga ulaşamazlar. Nefsinin zelliklerini iyi tanıyıp kavrayan, onu olması gereken konuma yerlestiren kimse; Rabb’ini tanımanın yollarını elde etmiş bir şekilde dünya ve ahret saadetine ulaşmanın ortamını kendisi için hazırlamış olur.
Mevlânâ nefsini terbiye
ettiği iddiasında bulunan ham sûfînin hâlini, kış uykusunda uyuyan bir yılanı
yakalayıp Bağdat‟a getiren ve insanlara “Bu yılanı ben avladım.” diyerek çalım satan
kişiye benzetir. Bağdat güneşi altında ısınarak kendine gelen yılan, yalancı
avcıyı önüne katarak kovalar ve sonunda onu öldürür.
Bu hikâyenin sonunda
Mevlânâ: “Ey insanoğlu; senin nefsin de bir ejderhadır! Ölmüş görünse bile
ölmemiştir; günah işlemek için eline fırsat geçmediğinden ötürü, gamdan uyuşmuş
bir hâlde, donmuş gibi beklemektedir!
Nefs güçlense, fırsat
bulsa hemen Firavunluğa başlar; yüzlerce Musa‟nın, yüzlerce Harun‟un yolunu
keser!” diyerek nefsin gücünün hafife alınmamasını salık vermektedir. Nefs,
istekleri karşılanınca kanaat eden bir yapıdan ziyade, her defasında daha
farklı zevkler ve daha fazla isteklerle insanı karşı karşıya bırakan bir
yaratılışa sahiptir.
Nefsin tabiatının bütün
incelikleriyle tanınması durumunda en cesur insanın bile nefsin gücü karşısında
korkuya kapılacağının ifade edilmesi, nefse karşı uyanık olma konusunda uyarı
mahiyetindedir. Tarih insanın azğınlıkta hangi boyutlara ulaştığını gösteren
birçok ibret vesikasıyla doludur.
Nefsin terbiyesinin
ancak Allah‟ın kudret ve inayetiyle mümkün olabileceğini ifade eden Mevlânâ bu
düşüncesiyle kulun kişisel gelişiminde Rabb‟ine dua ve niyaz hâlinde olmasını
salık verir.
Evet son zamanlarda
ilahi kavramlar üzerinde akademik hikmetli çalışmalar ortaya konmakta ve
insanlığın hakikate yolculuğunda önemli yapı taşlarını oluşturmaktadır. Kur’an
ın ışığı baz alınarak önceki ve şimdiki bilinç düzeyinde ki çalışmalarından
ötürü emek sarf eden samimi niyet ile yola çıkan tüm hakikat yolcularına sonsuz
teşekkür ediyorum.
Bu yapılan işin
değerini ilme susamış ümmi kullar bilir. Rabbim ilim verdiklerinin sayısını ve
onların insanlığa hizmetlerini çokça artırsın. Bizim işimiz yarış değil pirim
hep birlikte aslımıza varıştır. Kudretinden geldik merhametiyle rahmetinde
yüzüyoruz ve aslımızda gaim olmaya gidiyoruz vesselam.
Hiçlik içinde bir hiçim Teke doğru gider göçüm Zaman perdelerini açın Gelen ehli naza benzer
H.K
Kaynakça,
Şu an ki bilinç
kelami hitabın oluşmasında emeği geçen en başta üzerimizdeki hak sultanlarının himmetleri
ile üveysi hocam Münir DERMAN ın Allah Dostu Derki Eserleri 1-2-3-4-5, İrfan sofrası
Necdet ARDIÇ, Tasavvufta Tevhid ve Nefsi İrfan Yolu Mehmet İzzet ASLIN ve Doc. Dr Harun Işık
eserleri, Kurana göre nefis eğitimi Yrd.
Doc. Dr.Hamza AKTAŞ, yüksek lisans tezi sayın Ayşe Betül KARAASLAN ve
yüksek lisans tezi Adem YILDIZın eserlerinden birebir istifade edilmiştir. Amacımız kimse ile yarış değil sadece hakikat
maksadımıza eriştir. Bu hak yolunda karınca misali de olsa ilim ışığı ile kim yolu
aydınlatırsa onlara daim selam ve selamet olsun. Rabbim daim ilimlerimizi hakkı
ile artırsın ve bahsettikleri tüm evliyaların âlimlerin ruhaniyetlerinin
himetleri onları ve hikmet ile kim fayda elde eder ise onları da sarsın. Rabbim
hak üzere ilim verdiklerinin sayısını iman nasip ederek çokca artırsın. Allah
emeğe geçen herkesten daim insanlığın kemali adına razı olsun.

